“İnsanın canından can almasından büyük kir yok. Olan oldu çoktan. Onunsa deliksiz bir uykusu bir daha hiç olmayacak. Bu kadar… ”

Yapımcılığını Kültüral Performing Arts’ın Genel Sanat Yönetmeni Yağmur Yağmur’un üstlendiği, Ilgın Sönmez ‘in kusursuz diyebileceğim, proje, metin tasarımı ve rejisiyle varsıllaşan “Teessür” adlı oyunu, geçtiğimiz gün hayranlıkla izledim.

Işık tasarımında Cem Yılmazer, sahne tasarımında Cihan Aşar yine yaratıcılıklarını konuşturmuşlar. Müzik, kostüm, hareket tasarımları için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Fotoğraflar ve kısa film oyuna çok şey katmakta. Özellikle, Kreon rolünü canlandıran Ahmet Uz’un ekrana düşen görüntüsü, mimikleri, tonlamaları son derece etkileyici. Hele Medea ve Kreon’un dansı izleyiciyi adeta büyülüyor.

Nihan Büyükağaç, Ahmet Uz, Taner Rumeli, Gülru Pekdemir, Dicle Alkan, Kübra Balcan, Mesut Yılmaz, Pınar Ünsal, Mehmet Şeker başarılı oyunculuklarıyla göz doldurmakta. Özellikle Nihan Büyükağaç, yaşar kıldığı ‘Medea’ yorumuyla zirvede bir performansa imza atmış.

Aslında “Medea” ile ilk tanışmam Güngör Dilmen’in “Kurban” oyunu ve özellikle “Zehra” karakteri ile olmuştu. Piyes beni o kadar etkisine almıştı ki, hemen Euripides’in  “Medea”sının sayfaları arasında bulmuştum kendimi. Müthiş bir trajediydi. Kanlı bir adak. Hiçbir tesellisi olmayan gerçek bir teessür.

“Nehirler bile dağlara doğru akmaya başladı artık. Adalet ve beraberinde her şey tersine döndü. Gerçi tabii oldu biraz. Yeni değil. Birkaç bin yıl kadar. Sözler ve yeminler de yalan haliyle buradan bakınca. İnancı kalmadı insanların. Hiç mi yoktu yoksa? Hayat bu. Hep hazırlıksız yakalar. Hayat bu, kısa değil. Sonsuz. Zamanı geldiğinde değişir her şey. Hayat bu, acelesi yok. Hayat bu. O cevap verir. ” 

Uğruna yurdunu terk ettiği, kardeşini öldürdüğü Iason ile evlenen Medea’nın çok geçmeden iki oğlu dünyaya gelir. Sonrası kıskançlık, ihanet, ölümlerle kuşatılmış derin acılar olacaktır ve tarih onu ‘evlatlarını yok eden anne’ olarak hatırlayacaktır bundan böyle.

“Çocuklarını doğurduğunu unut bugün. Yasını tutmaya yarın başlarsın. Çektiğin acı kalesi olsun kalan ömrünün. Öldürdün evet ama çok da sevdin oğullarını. Kendini acı çekmenin huzuruna ve sana getirdiği rahatlamaya bırak. Mutsuzsun artık.”

Medea dibe vurmuştu. Kendisinin içinden çıkamıyordu. Yüreğinin yap dediğini yaptı, git dediği yere gitti. Sınır tanımadan, elini hayatın kanına batırdı. Karanlık, dağdağalı zamanlardan geçti. Katil olduğu kadar kurbandı da aslında. Hayalleri, geleceği buruşturulmuştu. Ateşten atlara binip uçsuz bucaksız gök boşluklarında kaybolmak için henüz erkendi vakit. Belki de çok geç.

“Kadın tam bir suç makinasına dönüştü. Hayatın siyasetini, siyasetin hayatını birbirine kattı. Bir sürü insan yok oldu gitti! Biz n’apıyoruz?”

Euripides’den sonra, başta Seneca, Charpentier gibi pek çok yazara esin kaynağı olan “Medea”, hiç kuşkusuz, edebiyatın sonsuzluğunda çoktan yerini almış bir eser. Eğer doğru biliyorsam, M.Faik Ozansoy’da bir “Medea” yazmıştı yıllar önce.

Ilgın Sönmez, “Medea”yı bugüne taşırken, eseri yaratıcı bir biçimde ele alıp her karakterle doğrudan bağlar kurmuş ve eseri özenle sahneye koymuş. Her detay belli bir emeğin göstergesi/ ürünü. Bir diğer ifadeyle reji, özgün sahne dili, yaratıcı üslubuyla çok başarılı.

Mükemmel bir ekip oyunu olarak da “Teessür” kesinlikle  izlenmesi, tartışılması gereken bir yapım.