Lafa neden Umberto Eco’dan giriyorum ve Monica Belluci’den çıkıyorum sormayın zira sebebini bilmiyor ve bilmediğim için rencide olmak istemiyorum. Hatta yazımın odak noktasının Sophia Loren olmaması bana da biraz saçma geldi. Başlık “Sophia Loren’in Yıldız Sistemindeki Yeri” falan olsaydı mesela… Bence çok daha ilgi çekici olurdu. Ama parmak uçlarıma zuhur eden güdü bu ve ne yapacak pek bir şey var ne de adam akıllı bir konu.

“… Güzel olan aynı zamanda iyi olanla da eştir,” diyor Umberto Eco “Güzelliğin Tarihi” adlı kitabının giriş kısmında. Belirtmeden geçmeyeyim hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesidir, ilgililere şiddetle öneriyorum. Nitekim bu önerme ‘sanat’ kavramını yolculuğu boyunca rahat bırakmamış denklemlerden biridir. Güzel ile iyinin kol kola gezen iki betimleme olduğunu söylemek zannediyorum ki yanlış olmayacaktır. Fakat güzel, sadece beğenilen değil aynı zamanda arzulanandır. Her birey güzele sahip olmayı düşler. Size göre kötü biri bile kendine göre mutlaka iyidir. Örneğin ergenlikte gotik alt kültürüne vurulan 90’lar jenerasyonun bile birincil tercihi “iyi” olmaktır. Yanlış anlaşılma olmasın, gotik kelimesinin gerçek anlamı ile pek alakalı sayılmasa da babasının bıçağa takarak ikram ettiği elmayı Moonspell t-shirtü ile yiyip kendimi çok ‘gotik’ gördüğüm dönemler oldu. Kimse inkar edemez, en iyi gotik bendim mesela. Fakat aykırı olduklarını savunan bu bireyler bile kendilerine göre “iyi” olanın peşinden gitmektedirler. Bu sebeple iyi ve güzeli sadece masum ve berrak betimlemelerle bağdaştırmak doğru değildir. Goya ve Victor Hugo’nun eserleri, mevcut güzellik anlayışını çürütecek kadar etkili tasvirlerin varlığının kanıtıdırlar. Medusa’nın dahi amorf bir güzelliği vardır nitekim. Çirkin olmadan güzelden bahsetmek mümkün değildir. Zıtlıkların yarattıkları coşkuların arasında her zaman çok ince bir çizgi olmuştur.

Tabii ki 20. yüzyılda, her şey gibi, hali hazırda arzularımızı gıdıklamakta olan bu kavramlar da birer kapitalizm aracı haline geldiler ve ortaya “tüketim güzelliği” diye garip bir kavram çıkıverdi. Marilyn Monroe, Rita Hayworth, Ava Gardner, Cary Grant, Clark Gable gibi isimlerin bu durumun ‘bariz’ birer temsilcileri olduğunu anlamanın kimse için zor olduğunu düşünmüyorum. Fakat az önce saydığım dişi yıldızlar gibi “femme fatale” olamayacaklar için her zaman Doris Day ve Peggy Lee gibi “ev kızı” tiplemeleri de mevcuttu. Marlon Brando olamıyorsanız Robert De Niro’nun proleter karizması ile var olmayı pek tabii deneyebilirsiniz. Onlar da mı tutmadılar? Kendinizi Robin Williams’ın sevimli erkek imajına teslim edersiniz. Tabii ilk önce hangisinin Robbie hangisinin Robin olduğunu hatırlamanız gerekiyor.

Kapitalizmin belki de en demokratik olduğu alandır ‘star sistemi’. Her kesimi kazanmaya çalışır ve star sisteminde herkese önerilen bir rol modeli vardır. Bu rol modelleri ‘yanlış’ olsalar bile mevcut sistem tarafından önerilmelerine vesile olacak kadar ‘doğru’durlar. Antikapitalist düşüncelere sahip olsanız dahi kapitalizmin size sunabileceği bir rol modeli mevcuttur. Her kadının anatomisi Dior’un aşırı dişiliğini kaldıramayabilir ve Chanel’in maskülen (belki de şimdiye göre değil) tavrı bu kadınlar tarafından benimsenebilir. Givenchy ise arayı bulup sadece 47 kilo olan Audrey Hepburn’ü giydirebilir ve Hepburn vücudu itibariyle anoreksik ve hafif androjen bir güzelliğin temsilcisi haline gelebilir. Elizabeth Taylor ve Brigitte Bardot’un belleri daha ince olsa da burada olay kimin gerçekten en zayıf olduğu değil bireylere yüklenen star kimlikleridir. Audrey Hepburn oturuşundan kalkışına kadar her şeyiyle “zayıf”tı ve hep de öyle kalacak.

‘Yıldız Sistemi’ 20. yüzyıla özgü bir davranıştır ve ‘Stüdyo Sistemiyle’ beraber çıkmıştır. Zaten öncesinde sinemanın, tiyatro oyuncularının kaçındığı bir mecra olduğunu söyleyebiliriz. Bu sisteme göre yıldızlar tabiri caizse stüdyoların kadrolu elemanları sayılırlar. Orada burada keşfedilen yetenekler (ki çoğunlukla bu kişilerin sadece güzel olmaları yetmektedir) denemelere çağrılır, beğenildikleri takdirde kendilerine oluşturulan imaj ile kariyerlerine devam ederler. Örneğin birçok Hollywood yıldızı gerçek isimleriyle değil stüdyolar tarafından kendilerine uygun görülen isimler ile parlamışlardır. Stüdyolar tarafından belirlenen sadece isimleri değil, halk karşısındaki tüm davranış biçimleridir. Tüm bunlar Yeşilçam sineması için de geçerli. Ne mutlu ki Altın Çağ’ın bitiminde yani 1960’lara doğru bu sistem çöktü. Charlie Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D.F. Griffith 1919 yılında “United Artists”i kurarak kendilerini çoktan sağlama almışlardı. Ama kariyerleri üzerine söz hakkı olmayan Bette Davis ve Elizabeth Taylor gibi oyuncuların da isyan bayrağını çekmesi ‘Yıldız Sistemini’ hepten çökertti. Yine de günümüzde oyuncular stüdyolarla kontrat imzalamasalar bile, beyaz perdede gördüğümüz suretler günlük hayatlarında dahi bize gösterilmek istenilen şekilde gösterilmekteler.

Kışkırtıcı yani avangart güzellikle tüketici güzellik arasındaki uçurumun izleyiciyi doyuramaması durumunda bakışlarımızı Avrupalı yıldızlara çevirebiliriz. Bunun en sağlam örneği hepimizin bildiği gibi Sophia Loren’dir. Bir de onun çok benzeri Gina Lollobrigida var tabii. Humphrey Bogart’ın, Marilyn Monroe’nun Gina’nın yanında Shirley Temple (bir çocuk yıldız) gibi kaldığını söylerken bir bildiği vardı elbet. Yine de Loren’in şöhretinin daha evrensel olduğu su götürmez bir gerçek. Lollobrigida’nın nâmının Loren’inkine erişebildiğini sanmıyorum. Yani dürüst olalım, kaçınız İtalyan aktrisleri sayarken ilk Lollobrigida’nın adını hatırlar? Gazeteci Pete Hamill, Loren’in kocaman bir burna, küçücük bir çeneye ve Greta Garbo’dan sonra Hollywood’un en büyük ayaklarına sahip olduğunu fakat kamera karşısında dünyanın en muhteşem kadınına dönüştüğünü söylemiştir. Nitekim İtalyan bombshellin (lütfen bombshell’in Türkçe karşılığı varsa bana mail atsın, lazım oluyor) sahip olduğu aşırı kıvrımlı vücudun oynadığı filmler, canlandırdığı karakterler ile kasıtlı bir şekilde öne çıkarıldığı doğrudur. Sophia Loren’i gördünüz mü tüm İtalya canlanır gözünüzde. O yürüdü mü tüm İtalya onunla beraber yürür. Çünkü Sophia Loren zaten İtalya’dır. İtalya denince akla gelen ilk şeylerden biridir. Seyircinin gözünde öyle olması istenmiştir ve olmuştur. Lina Wertmüller’in de dediği gibi kim Sophia Loren’in göğsünde uyumak istemez ki? Tüm bu bağlamlarda “La Ciociara” ve “Ieri, Oggi, Domani” filmlerini izlemenizi tavsiye ederim. İkisi de İtalyan neo-realisminin babalarından Vittoria De Sica’nın filmi.

Bazı yıldızlar ise başka yıldızların devamı olabilirler. Sophia Loren şu anda 82 yaşında ve Hollywood’un Altın Çağı’nın nadir “yaşayan” simalarından biri. Bu sebeple tüm sıfatlarının yanı sıra “zamansız güzelliğin” de sembolü haline gelmiş vaziyette. Biraz solaryumda fazla kalmış Bodrum teyzesi tipi var ama bir zamanların seks ikonuysanız pek fark etmiyor. İflah olmaz Hollywood’un hala Marilyn Monroe’nun yerini çeşitli sarışınlar ile doldurmaya çalışması gibi Sophia Loren’in bayrağının da biri tarafından taşınması gerekiyor. Bu noktada ise devreye genç yaşta modellik yapmaya başlayarak kariyerine adım atan Monica Bellucci giriyor. Zannımca zamanın en güzel kadını olan Bellucci (zevkler renkler tartışılmaz, bence öyle) ünlü yönetmen Francis Ford Copolla’nın Dracula yorumunda oynayarak beyaz perdeye çok da keskin olmayan bir geçiş yaptı. Filmdeki yegane özelliği bir çeşit çıplak venüs tasviri olmasıydı. Yani hem çıplaktı hem de güzeldi. O kadar. Belluci’nin yapmış olduğu yumuşak atlayış “L’appartement” filminde oynamasına vesile oldu ve başrolü paylaştığı Vincent Cassel ile evlenerek “Avrupalı” imajını biraz daha cilalamakta sakınca görmedi.

“Dobermann” ve eşiyle beraber oynadığı daha bir sürü film derken hayalimi gerçekleştirdi ve Giuseppe Tornatore’nin ellerine düştü. “Malena” filmi mevzubahis hanımefendinin yıldız kimliğinin oluşmasında çok ama çok büyük bir rol oynadı. A sınıfı bir marka olan Dolce&Gabbana’nın yüzü oldu. Hatta Tornatore ile bu marka için “Malena” filmine çok benzeyen birkaç reklam çektiler. Karakterin giydiği kıyafetlerin çok benzerleri Belluci’nin ana dolabı haline geldi. Çiçek baskılı elbiseler ve dolgun vücut hatlarını öne çıkartmaya yardımcı olacak abiyeler. E haliyle bu noktadan sonra Monica Bellucci’nin önünü alamadık. Hemen Gaspar Noe’nin Irreversible adlı filminde oynadı. Ardından Matrix’de canladırdığı Persephone karakteri ile bir sürü dergide en seksi kadın seçildi. Bu filmlerin ortak özelliklerinden biri Bellucci’nin var olmayan oyunculuk kabiliyeti. Evet, Bellucci’nin tüm bunları yaparken herhangi bir yeteneğe ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum. Ezkaza yıldız kimliğiniz oturursa bilin ki para kazanmak için böyle yetenek gibi şeylere ihtiyaç duymuyorsunuz. Bu abla bin tane seksi Avrupa köylüsü, bin tane de vampir rolünü dizdi kariyerine. Oynadığı filmlerin hemen hemen hepsinde en az bir seks sahnesi mevcut ve bu filmlerin arasındaki yegane çekişme “en cüretkar seks sahnesini” hangisinin barındırdığı. Reklamları bunun üzerinden yapılıyor. Bellucci’nin repliklerinin minimumda tutulmasının sebebi muhtemelen yönetmenin ünlü oyuncunun sessiz kalmasını konuşmasına yeğlemesidir. Hatta Dobermann adlı filmde canlandırdığı karakter direkt dilsizdi yanlış hatırlamıyorsam (hatırlıyorsam uyarın). Zat-ı muhterem ünlü mücevher markası Cartier’in de modelliğini yaptı. Geçtiğimiz yıllarda “Spectre” adlı James Bond filminde oynayarak şu ana kadarki en yaşlı Bond kadını oldu. Tabii bu da tamamen bir pazarlama taktiğiydi zira filmde Bellucci’den başka bir Bond kadını zaten mevcuttu. Ama yine de en yaşlı Bond kadını sıfatıyla çıktı karşımıza, çünkü 51 yaşına merdiven dayadığı için zamanla güzelliğini kaybetmeyen bir karakter olarak Sophia Loren’in yerini alması gerekiyordu. Çünkü “Kadına bak bu yaşta Bond kızı oldu vay anam” olmalıydı.

Bellucci şu anda ‘Mozart in the Jungle’ adlı dizide oynuyor fakat bunu yazıyor olmamın tek sebebi yazıya nasıl başladığım gibi nasıl bitireceğimi de bilememem. Sanırım son zamanlarda “vintage” modası bu sebeple hortladı. Kışkırtıcı güzellik ile tüketim güzelliğinin birbirlerini tepelemeye başlaması yüzünden. Bu gece Emir Kusturica’nın hatrına “On the Milky Road”ı izleyeceğim. Eğer beğenirsem bir gün onun hakkında da konuşuruz. Şu çok ikonik olan fotoğrafı da şöyle aşağıda bir yerlere bırakıyorum. Arsız kalın.