Norveçli yazarlar bize göz kırparken beni derinden sarsan bir isimle tanışıyorum. Tabii ki tavsiye üzerine; Kkersti Annetdatter Skomsvold. Kısaca kendisinden bahsedecek olursak; 3 Ocak 1979 yılında Oslo’da doğmuştur. Oslo Üniversitesi’nde ve Trondheim’deki Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde Matematik ve Bilgisayar Bilimi eğitimi almış. Lillehammer’da bulunan Nansen Akademi’de Yazarlar Sınıfı’na katılıp Bergen’deki Yazı Akademisi’ndeki eğitimini de tamamlamış. Ayrıca Oslo Üniversitesi Edebiyat okumuş, son olarak Caen Basse-Normandie Üniversitesi’nde Fransızca eğitimi almıştır.

Skomsvold’un kitapları şu ana kadar yirmiden fazla dile çevrilmiştir.

2009 yılında “Hızlandıkça Azalıyorum” kitabını yayınladıktan sonra Norveç’in güçlü yazarları arasına girmiştir. Kitap, Tarjei Vesaas’den (Norveç Yazarlar Birliği Birliği Edebiyat Konseyi tarafından değerlendirilmiştir) ilk ödülünü kazanmış ve 2013’te Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’nün kısa listesine girmiştir. Skomsvold, romanı oyun haline getirmiş ve 2014’te Ulusal Tiyatro’da ilk gösterimini yapmıştır.

 

“Bokvennen litterært magasin” edebiyat dergisinin yayın kurulunda görev yapmakta.

Yazarın, kadın olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlık; üçüncü bir kitabını raflarda bulamadığımda hissettiğim üzüntü; her bir satırını okurken tarifini yapamayacağım hislerin içime işleyişi, bazı cümlelerde dehşete kapılmam ve durup derin düşüncelere dalmama neden olan sorgulamaları…

Yalnızlık, sevgi, ölüm ve yaşam… Karşımızda okurunu bu kavramlar üzerine düşünmeye iten bir yazar var.

 

HIZLANDIKÇA AZALIYORUM

Kitap, yaşlı ve yalnız bir kadın olan Mathea’nin hayatıyla çıkıyor karşımıza. Bir gün çilek reçeli seven Mathea, ağzı sımsıkı kavanozları açamadığından, kasiyerden yardım istemeye karar veriyor. Yanına gitmek konusunda kararsız kaldığı kasiyer onun farkına bile varmıyor. Yüzüne bakmadan reçeli kasadan geçirip işini tamamlıyor.

“Şayet beş dakika sonra kaçırılsam kasadaki oğlan ona benim resmimi gösteren polise beni daha önce hiç görmediğini söylerdi.”

Kocası Epsilon, Mathea’yı gerçekten görebilen tek kişi. Yazar zaten ikisinin hikâyesini iç içe anlatıyor. Epsilon, bazen Mathea’nın alt beni oluyor, bazen sırdaşı. Bazen de tümüyle bir yabancı haline geliyor. Belki de bu yüzden dönüp dönüp kendi ölümü üzerine düşünüyor.

Daha çok iç dünyasını tanıyoruz her bir sayfasında. Yazar tarzıyla yakalıyor bizi. Kitap ile bağ kurmada sıkıntı yaşamıyoruz. Mathea’nın gençliğinde ve yaşlılığında yaşadıklarını, düşündüklerini iç içe geçirerek anlatıyor. Yaşlılık ile gelen yalnızlık gibi görünse de, başlı başlına yalnızlığı anlatıyor yazar bize aslında. Mathea küçüklüğünden beri yalnız biri, insanlardan uzak. Çevresindeki insanlar tarafından fark edilmiyor bile ya da en azından kendi böyle düşünüyor. Ölümden korktuğunu hissediyoruz fakat bu şekilde –yalnız- yaşamayı sürdürmekten de bir o kadar korkuyor.

Yazarın bize mesajı, aslında insanların kalabalıklar içinde birbirine yabancılaşması. Kitabın kendine has bir hüznü var. Bu hüzün, herkesin hayatına bir nevi ayna tuttuğundan aslında daha çok yakalıyor insanı.

“Beni en çok rahatsız eden, bir taklitçi olmam, normal insanlar gibi her ay maaş almak istemem değil, daha çok bir tarla faresi kadar uyum yeteneğimin olması, koşullar iyi ya da kötü yönde nasıl gelişirse gelişsin kimsenin benim rahatsızlığımı anlamaması…”

 

Kjersti Skomsvold’un, 33 romanındaki K. isimli anlatıcı, yalnızlığın insanı öldürdüğünü söylüyor: “Çocuğa radyoda duyduklarımı, bir insanın bedenine hiç dokunulmazsa onun öldüğünü anlatıyorum, bu bir tokat gibi.” Hızlandıkça Azalıyorum’da da olduğu gibi, yine “yalnızlık” kavramı ön planda.

Skomsvold’un yazdıklarına baktığımızda hatta yazacaklarını öngördüğümüzde, ortaya tanımlaması zor şeyler çıkacağından eminim. Yalnızlık ve sevgi arayışı ya da yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi anlattığı bir roman diyebiliriz.

“Kendimden başka biri daha gerekiyor bana, kendimin yanı sıra. Yoksa hep kendimi düşünüyorum! Bu da bana yetmiyor. Ne olursa olsun yetinmemeliyim zaten, yoksa kaybederim, oyunun kuralları böyle.”

İntihar eden sevgilisi Ferdinand’ın yokluğu, roman kahramanı K.’nın yalnızlığının en önemli nedeni kuşkusuz. Aynı zamanda K.’nın ciddi bir hastalığı var; akciğer nakli bekliyor. K. ile Ferdinand birbirlerinden hala kopamamış. Çünkü Ferdinand da K.’nın bir roman yazdığını görene kadar onu bırakmıyor. Bir diğer karakter, Samuel. O da bir yazar. Ferdinand, K.’nın kendisinden kopup sınırın öteki tarafına geçmesi, sevgi konulu bir roman yazması, bir çocuk doğurması için onu Samuel’le buluşturmaya çalışıyor. Çocuk, romanın metaforu. Metaforlar olsa da dili sade ve anlaşılır; cümleleri kısa ve vurucu. Her şeyi söylemenin imkânsızlığını vurgulayan K.’nın her şeyi söylemek gibi bir arzusu da yok zaten.

“Zamanın geldiğini biliyorum, o anın geleceğinden kuşkum yoktu, daha önce de geldiğini sandığım günler dışında. Konu çocuk değil, çocuk rahme düşmedi, bu nedenle konu sevgi olmalı. Sevginin neye benzeyebileceğini daha önce görmüştüm.”

Skomsvold, olaylardan bağımsız bir duruş sergiliyor. Olayların akışı dalgalı ilerliyor. Karakterin hayal dünyası karşımıza sık çıktığından gerçeklik kavramından uzaklaşıyoruz. Yineliyorum, yabancılaşma kavramını işleyişi bakımından okunması gereken bir yazar. Okuyunuz, okutunuz…

“Gerçek bir öykü diye bir şey yok. Yaşamımı bir yönde yaşarken, ondan ters yönde öyküler yaratıyorum, bir başlangıcı, ortası ve bir sonu olan öyküler yaratmak için durdurulmaz bir güdü var içimde ve bu bir şeyleri sahteleştiriyor hep, bir yaşamın olduğunu, bir yaşamın ne anlama geldiğini anlama konusunda başarısızlığa yazgılıyım, gerçek bir öykü diye bir şey yok, ama ben onun var olduğuna inanmayı bırakamıyorum, o zaman da yaşama anlam katmaya çalışıyorum!”