Günümüz sinema ve dizi dünyası dünyanın diğer olgularına baktığımızda çok çabuk globalleştiler. Öyle ki Hollywood filmlerle yaptığı kültür emperyalizmini iyi dizilerle devam ettirmeye yöneldi. Büyük bütçeli diziler doğmaya başladı. Dizi oyuncusu ve sinema oyuncusu ayrımı çok netti. Büyük oyuncular asla bu tip projelerde yer almıyordu. Sonrasında İnternet yaygınlaşmaya başladı. Ve İnternet dizileri yaygınlaştı. Buradaki başarıya ve kitleye kayıtsız kalamayan Hollywood buraya doğru yöneldi. Fakat insanoğlunun alışılmış alışkanlığı televizyonun yerine İnterneti koyabilmek için cezbedici şeyler yapılması gerekiyordu. Başta büyük ama eski yıldızlarla bunu denediler. Bu bir kıpırdanma yaşatsa da beklenen etkiyi yaratmadı. Sonrasında bir platform çıktı: NETFLIX. İşler o zaman değişti. Özellikle son 10 yılda çok etkin olan bu platform orijinal projeleri ile adeta bir marka oldu. Sonrasında bu platform dünyaya yayılmaya başladı. Bu büyüme kitlenin değişmesini de beraberinde getirdi. Bunları daha iyi beslemek için kendini bölge bölge bölen NETFLIX, globalleşmeyi adeta ışık hızında yaptı. Sonrasında bu bölgelerden beslenme yönüne giden bu platform farklılık arayan insanları da böylece çekmiş oldu. Alman dizisi DARK, İsveç yapımı THE RAIN, Türk yapımı HAKAN:MUHAFIZ, İspanyol dizisi LA CASA DE PAPEL gibi fenomenlerde bu platformun globalleşmesinin meyveleri. Bu ekolden çok memnun kalan NETFLIX özellikle Alman ve İspanyol üretkenliğine yoğunlaştı. ELITE ve DOGS OF BERLIN bu yönelimin devam halkaları olarak geldiler. İlk iki fenomen kadar etki yaratmasa da onlarında rüzgarıyla kendi kitlelerini oluşturdular. İşte bu halkanın son dizisi HOW THE SELL DRUGS ONLINE (Fast)’ın ilk sezonunu an itibarıyla bitirmiş bulunmaktayım. Ve sizinle konuşmam gereken şeyler var…

Alman yapımı dizimizin konusu ise genelde çerçevede şöyle: Lisede okuyan Moritz’in sevgilisi Amerika’daki bir yıllık eğitim sürecini tamamlayıp geri dönmüştür. Çocukluktan beri sevgili olan çiftimizin bir problemi vardır. Lisa Amerika’dan büyüdüğünü ve eskisi gibi saf duygulara sahip olmadığını düşünerek dönmüştür. Moritz’e zarar vermemek ve yeni bir şeyler denemek isteyen Lisa’nın bu tavrı Moritz’i normalde yapmayacağı şeylere zorlayacaktır. Bir bilgisayar uzmanı olan Moritz’in ilk tabusu olan “Kız arkadaşının hesabına girmeme” yıkmasıyla olaylar başlar. Dan isimli okulun cool çocuğunun da Lisa’nın etrafında dolaşması ile birlikte çalan tehlike çanlarının farkına varan Moritz harekete geçme kararı alır.

Konusu itibarıyla aslında baktığımızda dizimiz çok sıradan, klişeler ve teenage tavırla çevriliymiş gibi duruyor. Fakat dizi bize çok daha büyük bir şey vaat ediyor. Aslında sinema dünyasında, kız arkadaşını kaybetmemek için milyonlarca saçmalık yapan erkek arkadaş hikayesine çok kez şahit olduk. Ama sinemada dünyasının büyüsü de burada devreye giriyor. Aynı konuyu farklı anlatabilmek. Bu dizinin bu konuda çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu saçmalık bir de uyuşturucu satmak gibi illegal bir konu olunca dizi ilgi çekici bir hal alıyor.
Öyle ki Breaking Bad’de gördüğümüze benzer bir karakter gelişimine sahip olan dizinin Breaking Bad’den tek farkı karakterlerin yaşı. Öyle ki B.B de Walter White karakteri bir kimya dehası. Ancak yolunda gitmeyen hayatı, onu sevmeyen ve aldatan bir eşi ve fakir bir hayatı var. Kendini ailesine ve çevresine ispatlamak için kendine verilen dehayı kullanıyor. Kontrolü kaybetmesi ile bir gangstere dönüşüyor. Baktığımız zaman ilk sezon itibari ile başkarakterimiz Moritz de aynı bu yolda ilerliyor. Bir bilgisayar dehası . Önce sevgilisinden ayrılıyor, daha sonra kendini kanıtlama çabası içine giriyor. Uyuşturucu işine bulaştığında ise para ve gücü görüp kontrolü kaybetme noktasına geliyor. ( İlk sezon bu kısımda bitti)

Bu iki farklı kültüre ait dizinin bu kadar benzemesi bile dizimizin referanslara ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi ve bir nevi duruşunun bir ürünü. Dizinin en çekici yanlarından biri de bu kısmı.

Özellikle dizinin yönetmenleri bu işte başı çekiyor. Gayet kendine has ve özgün görüntü kullanımı, kurgu, akış dizinin görüntü temposu ve atmosferi ile göz dolduruyor. Özellikle konu aldığı tür düşünüldüğünde avangard bir duruş diye bile adlandırabiliriz. Her ne kadar günümüzde farklılık arayışı klişeleşmiş gibi gözükse de bu dizide iyi iş yapıyor. Lars Montag ve Arne Feldhusen bu konuda iyi iş çıkarmışlar. Ayrıca kalabalık bir senaryo ekibinin çok iyi iş çıkardığını söylemeliyiz. Öyle ki bir teenage dizisinde soğuk atmosfer kullanmak, stereotipleri bu kadar net belli ederek klişeleri ani değişkenliklerle iyi harmanlamak gibi işleri güzel başarmışlar. Düzeyli mizah, karakterlerin hiçbirinin diğerinin önüne geçmemesi, karakterlerin iç dünyaları ve yaşlarının getirileri gibi durumları da harika şekilde işlemişler. Ama dizinin en önemli gücünü referanslar ve dizinin varsayımının sürekli desteklenerek güçlü bir şekilde gösterilmesinden alıyor. Öyle ki bu bilgisayar konusunda Nerd olan arkadaşımızın bu gücü her seferinde kullanmadan önce bu konuda dünyanın önde gelen isimlerin başına gelenlerden örneklemeleri anlatıyı müthiş güçlendiriyor. Benim de gelmek istediğim asıl konu bu. Çok zeki olan insanlar ve bunların zekalarını güce çevirmeleri yakın zamanda Hollywood’un en çok ele aldığı konuların başında geliyor.

Malum teknoloji çağındayız. Sinema dünya ise her zaman yaşadığı çağdan ve çağın öne çıkanlarından beslenmiştir. Çağımızın önde gelenlerinin her biri ise NERD olarak adlandırdığımız üstün zekaları ile teknolojiyi birleştirip bir şekilde harika işlere imza atmış kişiler. (BKZ. Elon Musk – Mark Zuckerberg – Bill Gates) Bu durum özellikle ana akım sinemayı fazlasıyla etkisi altına almış durumda. Tür ayırmaksızın bu insanlar ama referans ama replik ama isim olarak bir şekilde filmlerin içerisindeler. Bu da çağımızın Einstein’ı, Tesla’sı olmaları. Aslında biraz iş yapıyor olması da bunda büyük etken gibi duruyor. Öyle ki inanılmaz paraların döndüğü, bu paralar kadar imkansızı var eden zekalarında varlığını düşünürsek hepsi çağımızın ilham kaynağı ve bu insanların yaşadıkları ve geldikleri nokta büyük merak konusuna dönüştü. Doğal olarak da filmlerde de artık geri planda baş karaktere yardım eden stereotipler yerine, daha çok başrolde olup çağ açıp çağ kapayan başkarakterlere dönüştüler. Aslında bu dönüşümü anbean yaşamış olan 90’lar kuşağı bireyi olarak bunu fark edebiliyor olabilirim. Çünkü özellikle 2000 sonrası doğanlar bunu fark edemeyebilir. Analog ve dijitali aynı anda yaşamış biri olarak bu değişimi gözlemleyebilmekte aslında 90 kuşağına sunulmuş lütuflardan biri. Anlatmak istediğim çağımızın zeki süper kahramanlarının, başkarakterlerinin, tapılan tiplerinin 90’larda sempatik ama yancı yan roller ya da tipler olduğu. Bu değişim ile aslında hem ilham kaynaklarının kalitesinin arttığını gösteriyor hem de düşünmenin öneminin gösterilmesi ile bir nevi toplumsal fayda sağlanıyor. Bunun çok masum olmadığını düşünmemekle beraber sadece bir bilgisayar ile oturduğu yerden dünyayı çok büyük sarsıntıya uğratabilecek olan insanların varlığının bilinmesini sağlamakta alttan alta bir tehdit gibi gözüküyor. Art arda yazılan sayı ve harflerden oluşan kodların aynı anda 50 mermi atabilen silahlardan daha tehlikeli olduğunu göstermek aslında Amerika’nın dünya üzerinde güttüğü “otokratik siyasi anlayışın” önemli bir dişlisi. Yine de teknoloji ile tehdit edilmek silahla korkutulmaktan daha sempatik duruyor. Ayrıca “çağımızda zeka ve teknoloji güç, ikisi de bende” demenin de bir diğer şekli. Bireyselliği de destekleyen bu anlatılar toplumsal asosyal, İnternet haricinde dünyadan haberdar olmayan neslinde doğuşuna ön ayak oluyor. Bu da çağımızın en büyük hastalıklarından birine “oturduğun yerden çok para kazanacağına” inanma hastalığını beraberinde getiriyor. Bunlar da eksileri. Sokaklarda birbirini döven insanlardan, birbirinin sosyal medya hesabını hackleyen insanlara dönüştük. Bu da sinemanın toplum üzerindeki anlık etkisi diyelim.

Artık uçan, zıplayan, çok iyi silah kullanan ya da çok iyi dövüşen süper kahramanların yerini oturduğu yerden tek tuşla her şeyi belirleyen süper kahramanlar aldı. Bu da daha önceden pek fazla rağbet görmeyen “zeka ve düşünme”nin en büyük süper güç olduğunu gösteriyor. Sinemanın bu noktaya gelmesinin bir sebebi de “zeki sinema seyircisi”. Artık oturup körü körüne 15 adamı tek başına alt eden adamları izleyip “ Voov” çekmek yerine “Bunu kimse yapamaz” sorusunu sormasıyla birlikte karakterlerin duruşlarının bir nevi değişmesine sebep oldu. Sürekli aynı stereotiplerden, aynı akışta ve çizgide, aynı klişeleri görmekten sıkılan seyircinin Hollywood’u getirdiği noktadan bahsediyoruz. Zamanı geldiğinde ve süresini doldurduğunda bu karakterlere de veda edip başka kozmik güçlere hakim olan karakterlere yöneleceğiz belki de. Ama çağımızın hiper kahramanları şu an için NERDler.


How to Sell Drugs Online (fast) dizisiyle birlikte aslında sinemada değişen karakter özelliklerine değinmek istedim. Yıllardır göz ardı edilen zeki karakterler ve zeki izleyicilerin buluştuğu bu döneme şahit olmak cidden diğer dönemle kıyaslandığında göz kamaştırıcı. Bu şekilde hem kendi emeline rahat ulaşan ana akım sinema, hem de zekası göz ardı edilmeyen izleyici daha mutlu oluyor. Sinemanın birçok öncelikli amacı olsa da bunların en başında izleyicisini tatmin etme ve mutlu etme geliyor. Çağımız sineması ve dizi sektörü de bunu önceliklerinin en başına koymaya çalışıyor. Win Win yani. How to Sell Drugs Online (Fast) son dönemde izlediğim en iyi örneklerden biri. Özellikle ineklerin (nerd) şahlanmasını, atların şahlanmasına yeğleyen herkese öneririm. Kendimi anlatırken sürç-i lisan ettiysem affola.

Saygılar efendim … Zaman buldukça sık sık görüşmek dileğiyle….