Kimine göre bir şair, kimine göre uslanmaz bir tiyatro âşığı…

Kimine göre güzel söz söyleme üstadı ve İngiliz dilinin en büyük ozanı…

Kimine göre yazdıkları her çağa seslenebilen bir oyun yazarı…

Kimine göre bir intihalci…

Hakkındaki görüşleriniz ne olursa olsun William Shakespeare, gerek kendi döneminde, gerekse kendinden sonraki dönemlerde sanat ve edebiyat çevrelerinde çokça takdir görmüş ve pek çok insanı etkilemiştir. Gerek dil kullanımı gerekse tiyatro, yazın ve oyunculuk anlayışına getirdiği yenilikçi tarzlarla bugünün tiyatro ve edebiyat emekçilerini de kendine hayran bırakmış bir yazardır.

Hamlet, Othello, Macbeth, Kral Lear gibi ölümsüz eserlerin yaratıcısı olarak bilinen Shakespeare’in, eserlerini kendisinin mi yazdığı yoksa dönemdaşı Christopher Marlowe tarafından mı yazıldığı hâlâ tartışma konusu olsa da, kusursuz eserleri onu “Bard of Avon” (Avon’un Ozanı) yapmaya yetmiştir.

Shakespeare eserleri yüzyıllardır, başta Royal Shakespeare Company olmak üzere dünya çapında yüzlerce tiyatro topluluğu tarafından çevrilmekte, uyarlanmakta ve sahnelenmektedir. Elbette yedinci sanat da bu uyarlamalardan uzak kalmamış ve başta Roman Polanski, Orson Welles, Kenneth Branagh ve John Barton olmak üzere birçok büyük yönetmen tarafından uyarlanan Shakespeare eserleri, büyük beğeni toplamıştır. Zaman içinde, uyarlamalardaki özgünlük ya da farklılıklarla dikkat çekmiş sinema filmleri de gündeme gelmiştir. Ben de bu yazımda, sizler için, çok ünlü, çok ses getirmiş Shakespeare uyarlamaları yerine bir yönüyle diğerlerinin arasından sıyrılmayı, fark yaratmayı başarmış uyarlamaları derlemek istedim.

İşte “yazarından bağımsız” seyrettiğiniz, özgün diliyle takdirinizi kazanacak beş farklı film:

1-The Tempest (2010 – Julie Taymor)

yedinci-sanatin-dilinden-shakespeare-1

Shakespeare’in ünlü eseri Fırtına’nın (The Tempest), çok güzel bir Beatles müzikali olan Across The Universe, Frida ve bir başka Shakespeare uyarlaması olan Titus gibi filmlerden tanıdığımız Julie Taymor tarafından yönetilmiş olan bu uyarlaması, eserin başkarakteri Prospero’nun bir “kadın” olarak ele alınmasıyla ciddi bir farklılık gösteriyor.

Eserde, kardeşinin oyunuyla tahtı elinden alınan Prospero, kızı Miranda’yla birlikte ıssız bir adaya düşer ve burada kitaplardan okuduklarıyla doğa elementlerine, periler âlemine hükmetmeyi öğrenir. Seneler sonra bir deniz yolculuğuna çıkan kardeşi ve eski dostlarının yakınında olduğu haberini alınca da peri Ariel’e gemiyi batırmasını, hiçbirine zarar vermeden eski dostlarını adaya getirmesini söyler. Onlara oyunlar yaparak eski hesabını da gören Prospero, ne yazık ki kızının, eski düşmanı Napoli Kralı’nın oğluna âşık olmasına engel olamaz.

İçinde fantastik ögeler de barındıran ve Miranda’nın “Ey cesur yeni dünya!”

şeklindeki bir repliğinin başlangıcıyla Aldous Huxley’in unutulmaz eseri için (ve elbette daha birçok eser için) ilham kaynağı olmuş bu oyunu bir de Taymor’un farklı uyarlamasıyla, Prospero (kadın haliyle Prospera) karakterine hayat veren büyük oyuncu Helen Mirren ve Alan Cumming, Chris Cooper, Ben Whishaw gibi aktörlerin muazzam performanslarıyla seyretmeniz şiddetle tavsiye olunur.

Beğenip beğenmemek size kalmış elbette…

2-Ran (1985 – Akira Kurosawa)

yedinci-sanatin-dilinden-shakespeare2

Unutulmaz Shakespeare eseri Kral Lear’ın Japon versiyonu olarak bilinen bu eser, eminim birçoğumuzun seyredip Kurosawa’nın epik diline, atmosferine ve görselliğine hayran kaldığımız bir filmdir. 1985 Fransız-Japon yapımı bir film olan Ran,  Hidetora Ichimonji adlı, yaşlı bir Sengoku dönemi savaş lordunun topraklarını üç oğlu arasında paylaştırmak istemesiyle başlar. Kendisine karşı çıkan fakat babasını çok seven en küçük oğlu, diğerlerinden farklı bir duruş sergilediği için babası tarafından sürülür ve topraklar iki oğula bırakılır. Ancak zaman geçtikçe gaddarlıkları ve yaptıkları evliliklerin de etkisiyle daha bir ortaya çıkan iki büyük oğul babalarının adeta sonunu hazırlar. Onu kurtaransa yine en küçük oğul olacaktır.

Ran da tıpkı The Tempest uyarlaması gibi, orijinal metinde Kral Lear’ın üç kızının oğul olarak ele alınmış olması, yani cinsiyet değişimiyle en belirgin farklılığı gösteriyor.

Ama elbette söz konusu hükümdarın bir Japon hükümdarı olması ve dilinin, bahsi geçen kültürün farklı olması bizi oldukça cesur ve muazzam bir uyarlamayla karşı karşıya bırakıyor.

Ran, tüm Shakespeare meraklılarının ve sinemaseverlerin seyretmesi gereken bir başyapıt.

3-Romeo &Juliet (1996 – Baz Luhrmann)

yedinci-sanatin-dilinden-shakespeare-3

Söz konusu film, Shakespeare’in belki de en ünlü, en çok uyarlanan eseri olan Romeo ve Juliet’in modern zamanlarda geçen ama orijinal diline sadık kalınan bir uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor. Moulin Rogue ve Muhteşem Gatsby gibi filmlerle tanıdığımız Avustralyalı yönetmen Baz Luhrmann, Romeo ve Juliet’teki iki kanlı aile arasında var olan husumeti Verona’nın banliyölerinde, soylu olmanın aksine sadece belalı tiplerden oluşan aile fertleriyle ele almış.

Leonardo DiCaprio ve Claire Danes’in başrollerini paylaştığı bu film, her iki oyuncunun da sonraki kariyerleri için inanılmaz bir referans olmuş. Hikâyenin modern zamanlara uyarlanıp ağdalı dilinin korunmuş olması normalde (özellikle tarafımca) pek istenmeyen ve bir türlü alışılamayan bir durumdur ama Luhrmann’ın yakaladığı atmosferle, bu detay biraz önemsiz kalıyor.

Henüz seyretmemiş olanlar için kesinlikle vakit kaybı olmayacak bir film Romeo + Juliet.

4-10 Things I Hate About You (1999 – Gil Junger)

yedinci-sanatin-dilinden-shakespeare-4

Doksanlı yılların sonunda çıkmış ve merhum aktör Heath Ledger’ın birçok genç kızın kalbini çalmasına neden olmuş bu romantik komedi tadındaki tatlı gençlik filmini seyretmiş olanlar belki de bunun, Shakespeare’in Hırçın Kız (The Taming of the Shrew) adlı çok sevilen eserinin bir uyarlaması olduğunu bilmezler.

Gil Junger’in yönettiği, Karen McCullah ve Kirsten Smith’in günümüz Amerika’sına uyarladığı bu eserin oyuncu kadrosunda, Heath Ledger, Julia Stiles ve Joseph Gordon-Levitt gibi başarılı oyuncular yer alıyor. Shakespeare’in ünlü komedilerinden biri olan oyunda, soylu Baptista’nın evlilik çağındaki iki kızı Katharina ve Bianca adında iki kızı vardır. Oldukça huysuz bir kız olan Katharina’nın evlenmeye hiç mi hiç niyeti yoktur, bu yüzden pek talibi de yoktur. Ancak uysal ve şirin bir kız olan Bianca’nın evliliği de, babalarının almış olduğu bir karar üzerine onun evlenmesine bağlanmıştır. Bunun üzerine, Bianca ile evlenmek isteyen Hortensio ve Gremio ne yapacaklarını düşünürler ve Hortensio, Verona’dan yeni gelen dostu Petruchio’ya durumu anlatır. Böylece Petruchio, bu hırçın kızı yola getirmek için zorlu bir işe girişir.

Filmdeyse, doktor bir babanın tek başına büyüttüğü iki kızı Kat ve Bianca orijinalleriyle aynı karakterlere sahip iki liselidir. Bianca’nın bir sevgilisi olması ise ablası Kat’in yola getirilmesine bağlıdır. Elbette bu iş, Heath Ledger’ın canlandırdığı Patrick Verona karakterine kalır ve zorla başlayan bir ilişki büyük bir aşka dönüşür.

10 Things I Hate About You, belki ilk seyrettiğim yıllarda beni büyülediği için, belki sırf Heath Ledger’ı ilk seyrettiğim performansını unutamadığım için, belki de o müthiş “Can’t Take My Eyes Off Of You” yorumu hatırına, en çok sevdiğim Shakespeare uyarlamalarından biridir.

Basit bir gençlik filmi diyerek burun kıvırmamanız önemle rica olunur.

 5-My Own Private Idaho (1991 – Gus Van Sant)

yedinci-sanatin-dilinden-shakespeare-5

Shakespeare’in Chronicles adlı kaynaktan aldığı referanslarla kaleme aldığı tarihi oyunu IV. Henry’nin ilk bölümünden, oldukça serbest ve modern bir tarzda uyarlanmış olan bu film, Portland’da uyuşturucu kullanıp bedenlerini satarak para kazanan bir grup arkadaş üzerinden ilerler.

Keanu Reeves ve genç yaşta ölen büyük yetenek River Phoenix’in başrollerinde yer aldığı My Own Private Idaho, yalnızca IV. Henry’den esinlenilen birkaç karakter üzerinden bizlere bambaşka bir görsel şölen sunar.

Kral Henry’nin varisi Galler Prensi Hal, eğitimini ve saray politikalarını bir kenara bırakarak daha düşük seviyeli serserilerle takılmaya başlamıştır. Bu durumun daha modern bir versiyonu üzerine kurulan hikâyede, belediye başkanı olan babasından uzaklaşan Scott Favor (Reeves) ve narkolepsi hastası Mike Waters’ın (Phoenix) maceralarına ağırlık verilmiş. Sorunlu bir çocukluk geçirmiş olan Mike, özellikle kendisine annesini ve evini hatırlatan imgeler gördüğünde, o an nerede bulunursa bulunsun narkolepsi krizlerine tutulur (bir tür uyuklama durumu) ve bunun üzerine yakın arkadaşı Scott’la birlikte, Mike’ın annesini bulmak üzere yollara düşerler.

Elbette filmin, Gus Van Sant’ın ilginç ve şiirsel anlatım tarzı ve müzikleriyle daha da hoş bir hal aldığını ayrıca belirtmek gerekiyor.

Shakespeare size beyaz perdeden göz kırpmaya hazır…

Uyarlamaları sıralamak bizden, izlemesi sizden.