Yaşamımız belli disiplinler ve alışkanlıklar çevresinde kurulu yegane değerimiz. Peki yaşamımızda ne kadar bilinçliyiz? Ne kadar anlayabiliyoruz? Yeteri kadar anladığımıza kanaat getirmek ya da algıladıklarımızdan tatmin olup olmamak bireysel bir mücadele olmalı. Bu mücadeleyi vermemizi sağlayan şey ise sahip olduğumuz karakter ve arzularımızla doğrudan ilişkili. Bilimin tam da bu noktada devreye girmesi gerektiğini düşünüyorum. Kendimizi tanımamızdan, yapabileceklerimizi görmeye değin her şey bilimle mümkün. Ürettiğimiz varsayımları gözlemle destekleyerek veya reddederek bu anlama serüvenine katkıda bulunabiliriz.

Bilim aslında gereklerini yerine getirdiğimizde bize türlü hediyelerle karşılık veren ancak bunun sonucu olarak ciddi sorumluluk alabileceğimizi farkında olmamızı sağlayan bir araç. Amacınız her ne olursa olsun, ki eğer derin düşünen bir zihnin amacının bilimsel ve ruhsal olarak evreni algılayabilme olduğunu düşünürseniz bu sorumluluğu alacak cesareti de kendinizde fazlasıyla bulabiliyorsunuz.

Bilimin uygulanabilirliği ve anlaşılabilirliğinin temelinde kesinlikle eğitimimizdeki önemli başlangıçlar yattığını düşünüyorum. Eğitimdeki yanlışlar ya da doğrular sizi yaşayışınız boyunca ya daha ileri götürür ya da yerinizde saymanıza sebep olur. Yerinde sayan bir eğitim de maalesef bir sonraki kuşağa aynen aktarılır ve bu aktarım, bir toplumun kırılma noktasında yolunu değiştirene kadar devam eder.

Çevremde karşılaştığım birçok insanda, ezber yapmanın bir alışkanlık haline geldiğini ve bunun kendilerine zararını farkında olmadıklarını görüyorum. Sorgulamayan bir zihin adeta keşif coşkusunu yitirmiş ve yeniliklere kapalı cansız birer objeden farksızdır. Bunun toplumsal bir süreç olduğu konusundaki izlenimlerim beni en azından bu konuda karamsarlığa yöneltse de gelecekte daha bilinçli ve daha mantıklı bireylerin kontrolü ellerine alacaklarına inanıyorum. Doğru bilgiye yalnızca çok çalışarak değil aynı zamanda mantıklı çalışarak ulaşılabilir. Toplumda özellikle üniversitelerimizde verilen eğitimin daha yenilikçi, araştırmacı ve uygulamacı bir yöntem üstlenmeleri doğruya ulaşmamızdaki en önemli araç olsa gerek. Böylelikle toplumun geneline yayılabilecek bilimsel bir kültür ve yaşam kalitesi yakalanabilir.

Bilimin gerekliliğinden, bilimi anlamak ve yaşamak gerektiğinden bahsediyoruz ancak bunu ne kadar uygulayabiliyoruz? Bilim nedir sorusuna, tam olarak cevap veren yahut kesinlikler üzerine yargıya varan bir kişi bilimi zaten hiç anlamamış ve hissetmemiş demektir. Zira “Bilim nedir?” ve “Bilim nasıl öğretilir?” soruları çok farklı ele alınması gereken bambaşka iki konu. Bilimi tanımlamak, birkaç kelime ile cümle kurmaktan öte olmalı diye düşünüyorum. Birçok kitapta bilim üzerine tanımlamalar ile karşılaşabilirsiniz. Ben de okuduğum çoğu kitapta sıklıkla denk geliyorum. Her farklı tanımlamayı okuduğumda bilimin ne olduğunu anlatması konusunda bir tatmin beklemiyorum. Çünkü bilimin, birden fazla paramtere barındıran ve genel olarak bakıldığında tanımlanması mümkün veya gerekli olmayan bir doktrin olduğu kanısındayım. Tanımlamaya gerek görmediğim ama hissetmekten de bir o kadar keyif aldığım bir olgu, bilim. Şu sorularla karşılaşmak mümkün: “Bilim olarak hissettiğini nasıl somut hale dönüştürüyorsun?” ya da “Yaptıklarının bilim olduğu sonucuna nasıl varıyorsun?”

Yaptığım çalışmaların bilim olup olmadığına, güvendiğim ve dünya çapında bilimsel çalışmalar yapmış insanların karar vermesi  bir yana burada anlatmak istediğim benim ne yaptığım değil. Böyle bir amacım yok. Anlatmak istediğim, bilim denen bu ruhu hissedebiliyor oluşumuz. Peki ya bilimi öğretme peşinde olanlara ne demeli. Birisine bilimsel yöntem öğretebilirsiniz, problem kurmayı ve çözmeyi, deney yapmayı ve gözlemlemeyi, alet kullanımı ve tartışmayı öğretebilirsiniz. Öğretmeyi başaramayacağımız şey ise bilimde yeni buluşun nasıl yapılacağıdır. Bunun üzerine uzun bir tartışma yapılabilir.

Bilim sağduyudur, sorgulamak ve merakını her daim taze tutmaktır. Geleceğimizi şekillendirecek her olgu bilimle iç içe ve biz bunun çok azının farkındayız. Bilimin diğer bir niteliği de özgür düşünmenin öğretilmesinin öneminin yanı sıra rasyonel düşünmenin değerinin de öğretilmesidir. Neredeyse tüm iletişimin, kitapların, televizyon programlarının ve eğitim sisteminin bilimsel olmadığı bir çağın içerisindeyiz. Bu durum saydıklarımın kötü olduğu manasına gelmez fakat bilimsel olmadığı manasına geliyor. Umarım yakın gelecekten itibaren daha bilimsel daha düşünsel ve mantıklı işler yapılır ve insanoğlu öğrenmenin önemini idrak edebildiğini, yaşamında daha çok yer vererek gösterir. Sözlerimi, bilimi anlamayan kişilerin, sanattan, edebiyattan ve daha birçok yaşamın tadı olan kavramdan uzak algılayacak olmalarına üzülmüyorum. Çünkü bilimi sanatsız düşünemem. Bilim de sanat da aynı gerçekliklerle ilintilidir. Sanat gerçekliği betimler ve sergiler, bilim ise açıklar. Bilim de sanat da gerçeğe aynı noktada varmaya çalışır.

Sir James Frazer’ın da dediği gibi boş boş yaşamaktansa, kazanamayacağını bilsen bile güzel bir idealin peşindeyken düşüp ölmek çok daha saygı duyulan bir şeydir. Sorgulayan, düşünen ve yaşamın anlamına vakıf olan bir gelecek diliyorum.