En sevdiğim yazarı sorduklarında tereddütsüz Milan Kundera derim, yıllardır. Kendisiyle tanıştığımda 17 yaşındaydım, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabını okumuştum. Dünya çapında çok konuşulan, tartışılan bir romandı, filme de çekildi sonra. Filmi de izlemiştim, her şeyiyle çok beğenerek. Elbette her kitabı sinemaya aktarım biraz eksik olacaktır, adını andığımız çok katmanlı, roman ve deneme karışımı bir kitaptaki çoğu şeyi aktarmak zaten imkânsızdır, gerekli mi bu da tartışılır. Kitaptaki temel birçok meseleyi sinema sanatına başarıyla aktarmış bir çalışmaydı film. Ünlü oyuncu Juliette Binoche’a ününü kazandıran filmdi bu ve romanın kadın başkişisi Tereza’yı adeta ete kemiğe büründürmüştü. Kundera’nın da sinema uzmanı olduğunu, Prag’da Yüksek Sinema Araştırmaları Enstitüsü’nde hocalık yaptığını belirtelim.

İnsanı her haliyle ele alan bir yazar Kundera, şu dünya dediğimiz mekânda insan adındaki türün, varlığın var olma biçimleri, daha çok da ironik, tatsız, hem kendi varlığının hem de mekânın dayatmalarıyla, tuhaflıklarıyla, çelişkileriyle yaşama mücadelesi. Bir Kundera kitabını elinize aldığınızda çok beğeneceğiniz garantidir, ama tatmin olmuş bir gülümseme değil de, hüzünlü, acı bir tebessüm, daha önce aklınıza gelmemiş yeni bir tatsız durum değerlendirmesinin getirdiği bir iç çekişle kitabı kapatırsınız, bir daha unutmamak üzere. Tabii ki yazarla her konuda fikir birliği olamaz, olmamalıdır da. Zihnimizde yeni düşünce adacıkları oluşur, yazar bize hikâyeyle birlikte kafasını meşgul eden sorunsalları da aktarır. 1929 doğumlu Çek yazar, ülkesinde yasaklıydı uzun yıllar. Fransa’da yaşıyor 1975 yılından beri, bunların izlerini kitaplarında buluyoruz. Bizim bilmediğimiz, günümüzdeki anlamsız koşuşturmalarda toz olup giden bir dünyadan değerler anlatıyor adeta bize, günümüz tozu toprağı içerisinde. Mizahın, anın tadını çıkarmanın, sessizlik ve yavaşlığın daha farklı anlamlar içerdiği başka bir dünyadan bahsediyor.

“Yaşam Başka Yerde” adlı romanında sözünü ettiğimiz değerler farklı sorunsallarla da bir araya gelerek derin düşüncelere daldırıyor bizi. Roman, küçüklüğünden beri “şair” olarak adlandırılan Jaromil karakteri üzerine kurulu, tabii bu adlandırmada Kundera kitaplarında her zaman olduğu gibi ironik bir yaklaşımın olduğunu belirtelim. Anne babasının evlenmesine ve babasının annesinden uzaklaşmasına sebep olmuştur Jaromil, annesinin sığınağıdır sonuç olarak. Anne-oğul ilişkisi romanda önemli bir yer tutmaktadır. Annesinin haberi olmadan farklı bir iç çamaşırı bile giyemez Jaromil. Çocukluğundaki gibi annesi seçmektedir giysilerini. Bütün yaşamı kuşatmaktadır böylece anne. Şairlerin kadınların hâkim olduğu evlerden çıktığını söyler Kundera, erkek olmak için uğraştıklarını. Annesine çok benzemektedir Jaromil, yüzü yakışıklıdan çok güzel diye adlandırılabilecek bir yüzdür, aynada yüzünde erkeklik çizgileri arar durur, sert çizgiler, kendine güvenen ifadeler. Kendi anneleri değildir bazı şairlerin hâkimiyetleri altında kaldıkları, bu bir büyükanne, hala ya da teyze de olabilir. Kundera örneklerle açıklar: “Essenine ve Mayakovski’nin kız kardeşleri, Blok’un teyzeleri, Hölderlin ve Lermontov’un büyükannesi, Puşkin’in süt annesi ve özellikle de anneler, babanın gölgesini örten şair anneleri. Leydi Wilde, oğlu Oscar’ı kız çocuğu gibi giydirirdi.” Bu anneden kaçıp erkek olmaya, kendi hayatlarını kurmaya çalışırlar, ama zordur bu. “Şairin annesinin kollarından kopup firar edeceği anın gelmesi gerekir,” der Kundera. Rimbaud da on üç yaşına geldiğinde ilk kez kopmaya çalışmıştı bu kollardan, kaçmaya devam ederken şiirlerini de yazıyordu. Ama “boynuna kazınmış bir tasmayla kaçıyordu.” Şair anneleri oğullarının şiirlerinde istedikleri kadar kaçmalarını, fetihler yapmalarını kabul eder, çünkü onların kendilerinin köleleri olduklarının bilincinde huzurludurlar. Cenazelerine kadar eşlik ettiklerinde de bu huzur vardır içlerinde, kaçış, mecazi de olsa, bitmiştir artık.

D.H.Lawrence’ın “Oğullar ve Sevgililer” kitabı akla gelir anne-oğul ilişkisini irdelerken. “Yaşam Başka Yerde” kitabında da bir örneğini gördüğümüz gibi, anne adeta oğlunun bir kadınla yaşadığı mahremiyete ortak olmak istemektedir. Kendisi varken, başka bir kadın hep ikinci planda olmalıdır. Lawrence’ın karakteri de annesinin gölgesinden kurtulmak için uğraşır durur. Kocasıyla mutlu olamayan anne, kurtuluşu oğluyla olan ilişkisinde bulmakta, bu da erkek evladın karşı cinsle sağlıklı bir iletişim kurmasını olumsuz etkilemektedir. Arundhati Roy, “Küçük Şeylerin Tanrısı” kitabında Hintli annelerin oğullarına âşık olduğunu söyler. Kitaptaki kadın başkarakterlerden Ammu’nun erkek kardeşi bu yüzden hiçbir işte başarılı olamayan, şımarık bir çocuktur adeta. Evliliği de aynı sonuca ulaşır. Bu kitabını atfettiği Mary Roy için “gitmeme izin verecek kadar beni seven” ifadesini kullanır Arundhati Roy. Evladın kanatlarını kesmemelidir anne, kendisini gerçekleştirmesi için izin vermelidir, kendisini geçmesi için. Gerçek fedakârlık budur belki de. Bunu yapabilen çok az kişi olduğu için Kundera anne babasını hiç tanımayanların gerçekten özgür olabileceğini söyler. Jim Morrison da ailesini tamamen terk edip şarkı sözleri ve şiirlerini yazmaya odaklanmıştı.

Hep oğullardan söz ettik, peki ya kızlar? Onlar rahat mıdır? Anneler hep kızları olsun isterler, ama oğullarını severler. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabında Tereza, annesinden kurtulmak için çok uğraşır. Hayatını, güzelliğini mahveden kişi olarak görür annesi onu, dünyaya gelmesini istememiştir. Kızının hayatını çekilmez kılmak için çaba sarf eder. “Küçük Şeylerin Tanrısı” kitabında da Ammu ailesi için bir öneme sahip değildir, kolayca gözden çıkarılabilecek biridir. Annesi kocasından kendisiyle birlikte ciddi şiddete maruz kalan kızını kollamayı hiç düşünmez, onunla hiç ilgilenmez, varsa yoksa oğludur onun için. Kocasının elinden oğlu kurtarmıştır ya onu, bütün hayatı oğludur. Annenin bu ilgisizliği kızlar için bir güçlenme yoludur, kendi ayakları üzerinde daha kolay durabilirler. Ammu da karşımıza güçlü bir karakter olarak çıkar, ama kadınları ikinci sınıf insan olarak gören toplumlarda her şey zordur, bir de buna yasaklanmış olsa da bilinçaltına işlemiş, ayrımcılığın en uç örneklerinden kast sistemini eklersek, yaşam neredeyse imkânsız hale gelir bir kadın için.

“Yaşam Başka Yerde” diye bir yazı vardı Sorbonne’un duvarında, 1968’in büyülü ortamında. Percy Bysshe Shelley de 20 yaşında, bunu bildiği için İrlanda’ya gider yüzlerce bildiri ve el ilanıyla, bir ayaklanma söz konusudur. Fakat tanışmak, birlikte olmak istediği insanlarla bir türlü bir araya gelemez. “Yaşam hep onun olmadığı yerde,” der yazar. Rimbaud da Paris komününe gitmeyi başaramamıştı. Yazar şunları ekler:

“Ama 1968’de, binlerce Rimbaud’nun ardında dikildikleri ve dünyanın eski efendileriyle her tür uzlaşmayı reddettikleri kendi barikatları vardı.”

Sonucun ne olduğunu hepimiz biliyoruz, “düş gerçekliktir” yazısı tersine döndü, “o gerçeklik ………. düştü” Kundera’nın dediği gibi. Yaşamın içinde bulunduğumuz mekânda ya da zamanda olmadığını düşünmek, başkalarının yaşamına özenmek bir kaçış da olabilir tabii. Yaşamı bulunduğumuz yere getirmek biraz da bizim elimizde. Bunun için kendimizle de mücadele etmemiz gerekiyor tabii ki, yaşamı istediğimiz duruma getirmek için uğraşacak biziz çünkü. Yaşam penceresinden bakıp hayıflanıp durmak elimizdeki güzellikleri görmemizi engellemekten başka bir işe yaramaz, yapılacak bir şey varsa yapacak olan bizden başkası değil. “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” düsturundan vaz mı geçelim? Asla.