“Bir odanın kapısını kapatıp yalnız kalmak, her zaman hayatımın en güzel şeylerinden biri olmuştur,” der Charles Bukowski. Yalnızlığı sevdiği için midir yoksa hayatın kirinden kaçış mıdır bu hali bilinmez.

İnsan hiçbir zaman yalnız değildir aslında; kendiyle baş başadır. İçinize döndüğünüz, yaşamanız gereken her duyguyu maskesiz olarak yaşadığınız anlardır o anlar. Ve belki de tüm duygularınız bir harman olur, kim olduğumuzu yüksek sesle kendimize anlattığımız en doğru anlardır kendimizle baş başa kaldığımız zamanlar. Başkalarıyla paylaşmaya ihtiyaç duymadığınız duygu denizinden kıyıya vardığınızda kendinizi tamamlanmış hissedersiniz.

Yazar Elsa Punset’in sözleri en öz anlatımıdır böyle zamanların;

“Yalnız hissetmek yalnız olmakla aynı şey değildir: yalnız olmak keyifli bir deneyim olabilir, gücünüzü kazanmak ya da yaratıcı bir şeyler yapmak için ihtiyaç duyabilirsiniz. Fakat yalnız ve izole hissetmek insana zarar verir; daha az yaratıcı, daha az akıllı olursunuz ve bu sağlığınızı kötü etkiler.’’

Arjantin doğumlu fotoğrafçı Luciana Rodriguez, son fotoğraf serisinde çoğunluğunu kendi portrelerinin oluşturduğu, insan vücudunun fiziksel ve duygusal yönlerini birleştirerek etkileyici fotoğraflar yaratıyor.

Gerçeküstü oluşumları aşk, kalp kırıklığı gibi duygularla harmanlayarak gizli, karanlık duyguları ve acıları etkileyici bir şekilde yorumluyor. Güzelliği yaşamın karanlık yönlerinden dışa vuran sanatçı, gördüğümüz gerçekliği hepimizin derinden hissedebileceği bir gerçekliğe dönüştürürken izleyiciyle, onlara duyguların evrensel olduğunu ve onların en karanlık anlarında dahi yalnız olmadıklarını göstererek bağ kuruyor.

Rodriguez, çocukluğu süresince müzik, dans, tiyatro, resim gibi sanatın birçok dalıyla ilgilenmiş ve babasının fotoğraf tutkusundan ilham alarak fotoğrafçılığa yönelmiştir. 2002 yılında dijital fotoğraflarla uğraşmaya başlayan Rodriguez, 2003 yılında Cordoba Devlet Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım bölümüne başlamıştır. 2004 yılından bu yana deneyimleriyle kendi kendini geliştirdiği fotoğraf, dijital rötuş, üç boyutlu modelleme alanlarında çalışmalar üretmiş ve  eserleriyle dünya çapında tanınır hale gelmiştir.

En karanlık ve yalnız anların gerçeküstü fotoğraflarla dışavurumunu anlatan sanatçının  fotoğrafçılık anlayışı hayaller ve soyutlamaların somut gerçeklikle buluştuğu sınırda yer alırken, bir yandan da yaptığı işin izleyiciler üzerindeki etkisini de önemser görünüyor.

Kendisinin de yazdığı gibi, “Bu kavramsal oto-portreler sözde-psikolojik araştırmaların sonucu; duygusal, fiziksel, zihinsel ve ruhsal arınma arayışında katarsis yöntemiyle oynanan bir oyundur. Yoğun ve karanlık bir fırtınanın içine yolculuktur bu, belki de şefkat ya da empati arayışıdır. Bir avuç resim ile izleyicilerin bir çeşit ruh arındırmayı deneyimlemesi veya yaşadığımız duygusal bastırmalara meydan okuması mümkün müdür?”

Siz ne dersiniz?