“İnsanı sessiz kalmaya zorlayan acı onu bağırmaya zorlayan acısından çok daha ağırdır.”

Furuğ Ferruhzad

Yola çıkmadan derin bir nefes daha çektim içime ve deniz gözden kaybolana kadar da kapatmadım camları, virajlı yollar ile aşılan dağların sonunda gün yerini geceye bırakıyor, bozkırın soğuk havası da belirgin bir şekilde hissedilebiliyordu. Şafak sökerken ulaştığım şehrimde tatsız bir serinlik ve sessizlik hâkimdi ya da bana öyle geliyordu. Ablamla sabahın erken saatlerinde hastanenin önünde buluşmak için sözleşmiştik; ancak fikir değiştirip hastanenin alt sokağında girişi sardunyalarla kaplı olan küçük kafede buluşmak istedi. O kafeyi ve sardunyaları çok severdi, her defasında ölüp ölüp tekrar açan sardunyalardan hayranlıkla bahsederdi. Kafeye girerken göz ucuyla baktığım sardunyaların bir kısmının ölmüş, bir kısmının ise yeni tomurcuklanmış olmasını garipsemiyordum artık. İçeriye girdiğimde ablamı her zaman oturmak istediği köşede buldum, Kislowski’nin renk üçlemesinden kesitlerle oluşturulan fotoğrafların bulunduğu köşeyi sevdiğini biliyordum. Düşünceli olduğu uzayıp giden sigarasının külünden anlaşılıyordu, sıkıca sarılarak karşıladı beni. Kahvesine eşlik etmek için sert bir kahve söylediğim sırada, nemlenen gözlerinden olsa gerek kalktı masadan. Ben hâlâ neden hastane yerine kafede buluştuğumuzu anlayamamıştım, masada bıraktığı sigara paketine doğru uzanırken kitaplarının altında yer alan mavi renkli dosyayı gördüm ve üzerindeki amblemi anımsayabildim. Az önce derin düşüncelerle yanımdan giden kadının hayat dolu bir şekilde dönüşünü ise şaşkınlıkla izliyor, içimden dosyaya dair soru sorma isteği yükseliyor; ancak cesaret edemiyordum. Güçlü duruşunun zedelenmesinden korkarken, içimden “Güçlü olmaya çalışmak belki de kırılgan olmaktır,” diye düşünmeden yapamıyordum, o esnada oluşan derin sessizliği Sakin’in yağmur güncesi adlı şarkısı bozdu. “Bütün gruplar gibi onlarda dağıldı değil mi?” dedi. 2000’lerin başında bir anda parlayan ve sonrasında ne yazık ki dağılan Ankara çıkışlı rock gruplarından, çiçeklerden, sinemadan ve daha birçok şeyden bahsettik ama asla hastalık konusuna giremedik. Her grup dağılır, her çiçek solar ve her film biterdi zaten; tıpkı yaşam döngüsü gibi, önemli olan var oldukları sürece yaratıkları hissiyattı. Güneşin gökyüzüyle barışık olmadığı bir gün geçiriyorduk, biz arabadayken yağmur başlamış ve hızını gitgide arttırmaktaydı, arabayı çalıştırmadan öylece bekledik. Yaz ortasında mevsimler yerinden oynamış gibiydi, tek mevsimlik ömrü kaldığını biliyor olmasındandı sanırım yağmurun sesini keyifle dinlemesi. Damlalar camın üzerinde garip şekiller meydana getirirken; açık olan radyodan, haberlerin arasına sıkıştırılan Abbas Kiyarüstemi’nin ölüm haberini öğrendik. Ablam sigarasını yaktı ve bu sefer sessizliği Furuğ’dan bir alıntıyla kendisi bozuyordu: “Keşke sana bu korkulu tufanı anlatacak gücüm olsaydı.”

4 Temmuz 2016’da hayatını kaybeden İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi, 76 yıllık ömründe sinema dünyasına birçok önemli filmi kazandırmış ve çok sayıda ödüle layık görülmüştür; ancak yalnız filmleriyle değil fotoğraf ve şiirleriyle de benzer bir anlatının peşine düşen Abbas Kiyarüstemi mevsimlerin değişimini, yağmur damlalarını ve ağaçları sıklıkla güçlü imgeler olarak kullanmış, bunları yol ve yolculuk temalarıyla bir araya getirerek eserlerini oluşturmuştur. 1960’larda başlayan İran yeni akım sinemasının öncüleri arasında yer alan Abbas Kiyarüstemi, bu kuşağın sinemasında benimsemiş olduğu siyasi, felsefi konular üzerine şiirsel diyaloglar ile alegorik öykü anlatımını ortak bir sinema dili ve tekniği olarak kullanmıştır. Sinema ve fotoğraf arasındaki geçişkenlik ile uyumu şiirsel bir dille aktarmayı başarabilen Kiyarüstemi fotoğrafa verdiği önemi  “Tek bir fotoğraf, bir filmin sebebi olabilir. Sinemanın başladığı yer, işte tam orasıdır, tek bir fotoğraf.” sözlerinden anlayabilmek mümkün.

Abbas Kiyarüstemi’nin fotoğraf çalışmaları, sinemanın gölgesinde kalsa da filmlerine ilham veren, göz ardı edilemeyecek derecede öneme sahip olan, fotoğraf serileridir. Bu serilerden “Kar Beyazı, Yollar, Yağmur, Ağaçlar ve Kargalar” en değerli çalışmalarının yer aldığı ve dünyanın önemli yerlerinde sergisi yapılan çalışmalardır.

Anlatmak istediğimiz tüm duyguları tek kare bir fotoğrafla aktarabilmek ne kadar mümkün? Fotoğraf eğitmenleri ve eleştirmenlerinden bir kısmının ortak fikri “İyi fotoğraf kendini anlatabilmelidir.” düşüncesini savunur.

Peki, iyi fotoğrafın ölçütleri nelerdir? Tek bir fotoğrafla karşılaşan izleyicinin alacağı duygu, görsel algısıyla eş orantılı olup fotoğrafın hissiyatına ne kadar ulaşabileceği oldukça çelişkilidir; fakat farklı disiplinlerle bir araya getirilen fotoğraf serilerinin veya birinden yola çıkarak diğer bir disipline ulaşan ve destekleyici bir şekilde anlatının kurulmasına yardımcı olan çalışmaların, ortaya konmak istenen duyguyu izleyiciye daha doğrudan ulaşmasını sağlayabilecek olması, kulağa daha ikna edici geliyor.

Aslında bütün bu çaba anlaşılabilmeyi kendine dert edinmiş insanların; nesnel ve gerçekçi dünya düzenine karşı, iç dünyalarını önümüze sermelerine nenden oluyor. Çünkü insan aynı zamanda iç dünyasında yaşar;  durur, gözlemler, etkilenir ve dingin bir şekilde dışa bakarak ortaya olasılıklara açık başka bir gerçeklik koyar.