Tat ve koku almıyordu. Önemi yoktu ve gözleri artık insan yüzlerini seçemiyor, yeterince yaklaşmadığı müddetçe nesnelerin varlığını kestiremiyordu. Hayır,yaşlanmıyordu. Vivien,yok oluyordu.

Vivien, yirmili yaşlarının sonunda, kırılgan ,alabildiğine sevimli ve kendi ufak telaşlarıyla insan canlısı bir varlıktı. Küçük bir insan topluluğunun her daim aradığı sıcak ve içten… Hayır. Böyle biri değildi.

Vivien, tam olarak otuz iki yaşında, asabi, alabildiğine sevimsiz ve dünyayı omuzlarında hissettiren ufak telaşlarıyla donuk bir varlıktı. Dünya üzerinde yer alan hiçbir insan topluluğunun bir üyesi değildi ve hiçbir zaman insanların kollarına takıp gezmek, dert yanmak veya sır paylaşmak istediği biri değildi. Evet. Böyle biriydi.

Bu iki farklı tanımı aklından geçirirken, parmaklarının arasındaki porselen fincanın içindeki kahveyi kokladı. Fena kokmuyordu. Ardından fincanı dudaklarına götürerek bir yudum aldı ve tadı biraz buruktu. Pencereden dışarı, kalabalık caddesine ve sabah saatlerinin anlamsız telaşına baktı ve görmek istedi. Hafifçe dizlerini kırarak pencerenin önündeki kitap yığınından gözlüklerini aldı ve burnunun üzerine yerleştirdi. Boşuna zahmet etmişti tüm bu angarya için ama Vivien tekrar var olmuştu tüm bu zahmetleriyle.

Vivien, var olduğu 32 yıl boyunca 10.712 kelime kullanmıştı yalnızca. Takıntılarla dolu bir yaşamı vardı. Mutfak raflarındaki bardakları ve tabakları boy sırasındaydı ama Vivien daima plastik olanlarını kulllanırdı, yalnızca kahve fincanlarını özenle kullanır ve üç dakika boyunca yıkar ve fincanların boyuna uygun olan rafa dikkatle yerleştirilirdi. Vivien, çamaşırlarını yalnızca cumartesi günleri saat ikide yıkardı ve tüm kıyafetlerini dikkatle ütüler, dolabının çekmecelerine özenle yerleştirirdi. Vivien, kitaplarını alfabetik sıraya göre dizerdi. Hayatında onu delirten şeylerden bir tanesi de alfabetik sıraya göre dizilmiş kitapların boy sırasına uygun olmadan küçüklü büyüklü yan yana durmak zorunda oluşuydu. Bazen bu durum ona sinir krizleri geçirtir ve nihayetinde ya kitabı penceresinden caddeye fırlatır ya da ölçüp biçerek tek tek sayfalarını diğer kitap boylarına göre keserdi. Bu sebeple artık sadece siyah kitap kapaklarına basitçe yazar ve kitap isimlerinin yazıldığı, yirmi cm yüksekliğinde kitaplar basan yayınevinden kitaplarını almaya başladı. Ve evden çıkarken daima perdelerini sıkı sıkı kapatttı.

Vivien, soğuyan kahvesinin son yudumunu da memnuniyetsiz surat ifadesi ile bitirdi, fincanını tam üç dakika boyunca yüz seksene kadar sayarak yıkadı ve önünde uzanan üç sıra raftan, ikinci sıradaki rafın en soluna, altı fincandan ikincisinin yanında yer alan boşluğa yerleştirdi ve geriye doğru birkaç adım attı. Belli belirsiz gülümsedi. Ruhu boşluklarla dolu insanların kendilerini mükemmelleştirme sanatıydı bu. Tanrı onlara ait bir evren yaratmamıştı ve bu sebeple bu zavallılar kontrolleri parmaklarının ucunda olan steril ve düzenli kendi ruhsuz evrenlerini yarattılar. Asla kendi evrenlerini bir başkasının parmak izleri ile lekelemediler ve asla milimetrik hesaplarla serilmiş ütülü örtülerin üzerine bir başkasının kaidesinin yerleşmesine izin vermediler. Kendi nefes alışverişlerini bile sayan bu varlıklar için tek yaşam biçimi buydu ve zamanın hangi kısmında bu hale geldiklerini hatırlamıyorlardı.

Vivien, mutfağını ufak adımlarıyla terk etti ve hayatı boyunca benimsediği tek giyinme stilinin ürünü olan siyah kumaş bir pantolon ve uçuk mavi renkli gömleğini nefret ettiği bedenine en düzgün şekilde yerleştirdi. Sekiz düğmenin sekizi de kendi düğme deliklerinden geçti ve bu asılsız gösteri tamamlandı.

Vivien, yatak odasından uzun adımlarla banyosuna ilerledi ve aynasının önüne yaklaştı. Avuçlarını günde iki kere, sabah ve akşam olmak üzere itina ile ovaladığı lavabonun kenalarına yerleştirdi. Artık o kadar da genç sayılmazdı ve bunu bilmek, suratının etrafında oluşan çizgileri görmek ve bu çizgilerin asimetrik olması sinilerini bozuyordu. Sıcak su da ne kardar beklerse beklesin kırışıklıkları gitmiyordu. Çünkü Tanrı’nın asla düzen ve simetri takıntısı olmadı, kendi evrenini her gözün algılayamayacağı basit ama etkili, zıtlıklarla ayakta duran hassas bir terazinin üzerine inşa etti. Her neyse, Vivien artık böyle şeyler düşünmemeli ve bir an önce hazır olmalıydı. Lavabonun üzerindeki aynanın iki yanında yer alan raflardan ilk sıradakine uzandı ve pembe renkli bir ruju özenle dudaklarına sürdü. Biraz daha suratına ve donuk cildine baktı. Hayır. Bu çizgiler yeterince düzgün değildi sadece asabını bozuyordu. Nefesi hızlandı. Avuçlarına tırnaklarını geçirdi, nefesi hızlandı, dişlerini sıktı, kendini alıkoymaya çabaladı ama suratının her iki tarafına ve her iki eliyle birer tokat geçirdi. Nefesini bıraktı ve kendinden, simetri yoksunu yüz çizgilerinden tekrar nefret etti. Başını yavaşça kaldırıp tekrar aynaya baktı. Evet. Allığa ihtiyacı yoktu, parmak izleri yanaklarını yeterince kızartmıştı. Ve kirpiklerinde asılı kalan gözyaşları pekala bir maskaranın yapacağını yapmıştı. Kendine zarar vermenin gizli bir hazzı vardı onun için, canını yakmak bir parça daha devam edebilmenin yoluydu. Derin bir nefes aldı, gömleğinin eteklerini çekerek düzeltti ve kendine aynada sevimsiz bir gülümseme sundu ama hayır… Sadece sol yanağının kenarındaki tek bir belirgin çizgi onu deli ediyordu. Sıcak ve sabunlu su ile bir süre ovdu, havluyla sertçe kuruladı ama oradaydı. Sinirlerine hakim olmaya çalıştı ama ağır ağır deforme olan bu incelikten yoksun yaradılış ona uygun değildi.

Vivien, otuz iki yaşında sevimsiz bir varlıktı ve daha fazla var olmanın bir anlamı yoktu. Kararını hayatında ilk kez ölçüp tartmadan verdi. Uyumsuz kitaplarını savurduğu salon penceresinden kusurlu bedenini caddede yürüyen insanların üzerine bıraktı ve kendi ölümüyle, bir adamın sol kolunu kırıp sol bacağını bir süre kullanamamasına sebep oldu.

Vivien, otuz iki yıllık hayatının herhangi bir yılında var olmadan yok oldu.