‘Çoğunluğun gözünde ben neyim? Kimse. Boş bir varlık! Tatsız bir kişi.. Toplumda asla bir yere sahip olmayacak ve olamayacak birisi. Özcesi, en düşük birisi. Hepsi ne kadar doğru olsa da, istediğim tek şey eserlerimde, kimsenin kalbinde olmayan şeyleri bir gün gösterebilmek.’

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da Türkiye galasını gerçekleşen film ile ilgili kısaca sayısal bilgiler vermek istiyorum çünkü bu büyük bir emek içeriyor. 125 ressam tarafından, 165 bin sahnenin tek tek resmedildiği Loving Vincent tam 10 yılda tamamlandı.

Loving Vincent’ı izlemek için salona adımımı atmadan önce neyle karşı karşıya kalacağımın farkında bile değildim ya da üzerine düşünecek zamanım olmamıştı filme yetişme telaşından. Fakat nereden bilebilirdim uzun zamandır günlük hayatın karmaşası arasında eriyen kış mevsimi tadındaki hisleri bana en derinden hissettireceğini? Loving Vincent beni gafil avladı anlayacağınız.

Filmin boyunca tüylerim diken diken olmuş bir şekilde oturdum koltukta. Hikâyeyi bilmek sanat filmlerini daha etkili kılıyor aslında, odaklanmaya ve öğrenmeye çalıştığınız konu ağır basıp dikkatinizi filmin sanatsal noktalarına vermenizden alıkoymuyor böylece.

İnanın kelimelere nasıl dökeceğim bilmiyorum, her şey o kadar güzel ve yaratıcıydı ki… Sahnelerin birbirine bağlanması, kullanılan renkler, Vincent’ın tablolarının sahnelerin bir parçası olması… Üstelik Vincent’ın sanatında bir dönüm noktası olarak ‘Paris’ üzerine Tanguy’ın söylediği şeyler de oldukça hoştu çünkü geçtiğimiz günlerde Van Gogh Müzesi’nin Facebook üzerinden yaptığı canlı yayında da izleyebildiğimiz üzere Paris’e attığı ilk adım ile Vincent Van Gogh’un sanatının özgün haline kavuştuğunu ve şekillendiğini görebiliyoruz.

Filmde sizleri Vincent’ın hayatına dahil etmiyorlar, ki bu çok doğru bir hareketti aslında. Modigliani, Turner, Frida gibi sanatçıların filmlerinde sizler yaşadıkları bu acıların bir parçası oluyorsunuz, onların hayatında bir yerde. Fakat bu filmde sizler Vincent’ın hayatından uzakta, onun içinde neler yaşadığına yabancı kalıyorsunuz ve sizden tam olarak da bu bekleniyor. Hatta, Vincent Van Gogh’un hayatını anlamaya çalışan birinin peşinden gidiyorsunuz, Armand Roulin’in ayak izlerini takip ediyorsunuz, onun düştüğü şüphelere düşüyorsunuz ve onun sorularına cevap arıyorsunuz. Bu klasik bir Vincent Van Gogh filmi olsaydı, klasik bir seyirci gibi onu ‘anlıyormuşsunuzcasına’ koşullandırılırdınız fakat hayır, ‘Loving Vincent’ sizleri bilerek ve isteyerek sahanın dışına çıkartıyor. Bu yüzden de Vincent Van Gogh’un üzerinden ilerleyen bir hikâye oluşturmak yerine Vincent’ın ayak izlerinden onu anlamaya çalışan, sorulara cevap vermek isteyen Armand Roulin’in peşine takılıyoruz. Bu da haliyle Vincent’ı daha az görmemizi sağlıyor bu filmde. Vincent Van Gogh’u seyrek olarak görmemiz bir dezavantaj olarak algılanabilse de aslında tam tersi, gözlerimiz film boyunca onu aradığından ünlü ressamı daha mistik kılıyor böylece.

Vincent’ın fırçasından boyaların arasına karışıp her fırça darbesinde bir sağa, bir sola sürüklenen fırça kılı gibi hissediyorsunuz film boyunca, o eserlerin bir parçası haline gelmek ve gerçekten o eserlerin içinde hissetmek bizleri Vincent’ı anlamaya biraz daha yaklaştırıyor.

Film boyunca süren bir muamma önemli bir soruyu ortaya çıkartıyor: “Vincent’ı Kim Öldürdü?”. Vincent’ı kendisi öldürmüş olabilir, Gachet öldürmüş olabilir, sen öldürmüş olabilirsin, ben öldürmüş olabilirim ve bunun hiçbir önemi yok. Önemli olan, içinde biriktirdiği derin hisleri çeşitli materyaller aracılığıyla tuvallere aktaran bu sanatçının, ölümü üzerinden geçen yüzü aşkın senenin ardından hâlâ sevgiyle ve saygıyla hatırlanıyor ve hatırlanacak olması.

Sözün özü, Loving Vincent muazzam bir başyapıt. İzleme şansı olan herkesin gitmesini şiddetle tavsiye ediyoruz!

Filmin yönetmeni Hugh Welchman ve yapımcısı Sean Bobbitt ile Uluslararası Antalya Film Festivali’nde gerçekleştirilen röportajı da aşağıda izleyebilirsiniz.

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.