Van Gogh, Hollanda’nın güneyindeki Brabant bölgesindeki Groot-Zundert Köyü’nde dünyaya geldi. Babası, ailelerindeki bankacılar, büyük tüccarlar ve tablo satıcısı gibi zengin kişilerin aksine bir köy papazıydı ve kıt kanaat geçiniyorlardı. Kasabalarında okul bulunmadığından komşu kasabanın okuluna giden Van Gogh, 12 yaşındayken zeka geriliği sebebiyle okuldan atıldı.

16 yaşına geldiğinde babası Van Gogh’u, evin ihtiyaçlarına yardım etmesi amacıyla, La Haye ve Brüksel’deki Goupil Galerisi’ne resim satış memuru olarak yerleştirdi. 20 yaşındayken galeri onu Londra şubesine gönderdi ve yaşamını oradaki bir dairede kiracı olarak sürdürürken ev sahibinin kızına aşık oldu. İlk reddedilişinin acısıyla hayatının ilk ruhî bunalımını geçirdi. Bu acıyla Londra’da daha fazla kalamayacağını düşünerek galerinin Paris şubesine geçti. Fakat Paris rüyası da uzun sürmedi. İş yerindekilerle yaşadığı anlaşmazlıklar sebebiyle işten atıldı ve evine geri döndü. Sanki hiçbir şehir onu içinde barındırmak istemiyordu. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu. Eline geçen tek şey sıfırdı. Koca bir sıfır…

“Düşündüm ki, bir kadınla birlikte olmak istiyorum, aşksız, kadınsız yaşayamam. Eğer içinde sonsuz, derin gerçek bir şey yoksa yaşamada değer veremem.  Derken, ‘Ondan başka hiç kimse olamaz.’ dedikten sonra nasıl başka bir kadına gitmeye kalkarsın, diye sordum kendi kendime. Akla uzak bu, her türlü mantığa aykırı…  Bu soruma verdiğim yanıt şu oldu: ‘Efendi kim, mantık mı, ben mi? Ben mi mantık için yaşıyorum, yoksa mantık benim için mi geliştirilmiş? Ve akla uzak davranışlarımda, saçmalıklarımda hiç mi akıl, hiç mi anlam yok?’ “

Artık ne yapacağını bilmiyordu. İşsiz güçsüz ve bomboş bir şekilde sokaklarda avare avare dolaşıyordu. Galerilere girip çıkıyor, eserleri özümsüyor ve onlardan ilham alıp resim yapıyordu. Şehir şehir dolaşmaya devam etti ve uğradığı şehirlerde lisan dersleri verdi, kitap satıcılığı ve rahiplik yaptı. İlahiyat derslerine hız kazandırdı. Borinage madenlerinde papazlık yaparken, orada çalışan işçilere yardım etti. Onlara yardım etmek için çırpınışı, katlandığı mahrumiyetler ve sefalet Van Gogh’un bölgede “hem deli, hem veli” olarak anılmasını sağladı. Dinine bağlılığı, insanlardan yardımını esirgememesi ve parasız pulsuz olması sebebiyle köylüler onu İsa ilan etmişlerdi.

PIETA

Ruhanî dengesi iyice bozulmuş, yatacak yeri kalmamış ve aç geçirdiği günlerin sayısı artmıştı. Bunun üzerine kardeşi Theo yanına gelip onu bu sefaletten kurtardı, Brüksel’e götürdü. Gördüğü gerçekler artık Tanrı’ya olan inancını kaybettirmişti.

“Beni, yalnızca boşta gezen bir serseri olarak görmeyebilirsen çok sevinirim. Çünkü iki tür serseri var ve bunlar birbirinin tam karşıtı. Adam vardır; tembellikten, karaktersizlikten, tabiatının alçaklığından dolayı serseridir.  İstersen beni o türden say.”

Theo Van Gogh

Brüksel’e döndüklerinde Theo, onu Ridden van Rappart ile tanıştırdı. Ondan perspektif ve anatomi dersleri aldı. Yeteneğini fark eden kardeşi ona parasal yardım sağlamaya başladı. Etten şehrine yerleşmiş ailesinin yanına döndüklerinde Kate adındaki dul kuzenine aşık oldu ve bir kez daha reddedildi. Akrabası olan Mauve’dan resim dersleri aldı ve ilk yağlı boya çalışmalarını 1881-1883 yılları arasında yaptı. Daha çok natürmorta yöneldi ve bu başlık altında sayısız eser yaptı. Birçoğunun hâlâ gün yüzüne çıkmadığı söylenmekte.

NATÜRMORT

Daha sonra komşuları olan Margot Begemann ile yakınlık kurdu ve ailesi, kadının yaşam tarzının çirkinliğinden dolayı ailelerine yakışmayacağını öne sürerek evlenmelerine karşı çıktı. Margot defalarca intihar etti. Ve Van Gogh bir yıkım daha yaşamıştı.

“Hiçbir üstün yanı, olağanüstü, alışılmışın dışında hiçbir yanı yoktu, hayır. ‘Herhangi bir kadın, hangi yaşta olursa olsun, sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil ama, sonsuzluktan bir an verebilir.’ “

1885 yılında babası vefat edince, Paris’e kardeşi Theo’nun yaşadığı eve taşındı. Theo ona her türlü malzemeyi verdi ve sadece resim yapmasını istedi. Ruhunun huzura erişmesi için bunun yeterli olduğunu biliyordu. Paris’te geçirdiği boya kokulu günlerde Pissarro, Degas, Seurat, Signac ve Gauguin ile tanıştı. Ve bu ressamlarla tanışması ufkunu genişletmeye başlamıştı. “Noktacı-Pointillist” resim tekniğini benimsedi ve Paris’te kaldığı süre boyunca 200’den fazla eser yaptı. 1888’de empresyonist ressam Lautrec’in tavsiyesiyle güney Fransa’da çok sıcak ve daima güneşli olan Arles kasabasına yerleşti. Gauguin ile birlikte bir süre burada yaşadı ve birlikte harika eserler yarattılar. Bu süre zarfında birbirlerinin en yakın dostu oldular.

Hatta bu dostluk eserlerine, birbirlerinin varlıklarını kazımalarını bile sağladı. Birbirlerine her konuda yardımcı oluyorlar, aynı evi paylaşıyorlar ve sanatlarını gitgide daha fazla özgünleştiriyorlardı.

GAUGUIN – VAN GOGH RESİM YAPARKEN

VAN GOGH – GAUGUIN’İN KOLTUĞU

Sanatçı 1888 yılında hepimizin sık sık karşılaştığı ve derinliğinde kaybolduğu “Ay Çiçekleri”ni yaptı. “Ay Çiçekleri” aslında iki seriden oluşmaktaydı. Birinci seride; yeni olgunlaşmış ay çiçekleri gövdelerinden kesilerek bir zemin üzerine saçılmış haldedir.

İkinci “Ayçiçekleri” serisinde ise, ilk seriden farklı olarak taze ve canlı çiçekler görülür. Bu çiçekler vazodadır ve sayıları değişiklik gösterir.

Van Gogh insan sevgisini kelimelere dökemeyecek kadar içine kapanık olduğu için bunu resim yaparak gösteriyordu. Resim yapmayı ve boyaları öyle seviyordu ki kimi zaman resim yapmak için kullandığı boyaları içeceğine, yemeğine katıyordu. Kimi zamanda bir yandan resim yaparken bir yandan boyalarını yiyordu.

ARLES’DAKİ YATAK ODASI / 1888

Arles’te yaşadığı süre zarfında birçok eserini yaptığı odasını bu şekilde resmeden Van Gogh, bundan bir sene sonra odasını bambaşka bir şekilde çizmişti.

ARLES’DAKİ YATAK ODASI / 1889

Zemin rengini koyulaştırmasının yanında yatağının hemen yanındaki duvara kendisinin ve kız kardeşinin resimlerini asılı şekilde çizmişti. Kendini artık umutsuz ve karamsar hissediyordu. Arles’in güzel zamanları onun için kaybolmuştu. Bir zamanlar güneşin kemiklerini ısıtmasıyla mutluluktan kavrulan içi, şimdi bomboştu. Yaz sıcaklarında tarlaya çıkıp resim yapması artık sinirlerini alt üst etmişti. Ne için uğraşıyordu ki? Kim için? Gizliden gizliye geçirdiği bunalımlar sınırını aşmıştı, en yakın dostu Gauguin’e zarar vermeyi düşünmüştü. Bir gece Gauguin uyurken odasına sessizce girip boğazını kesecek ve ondan kurtulacaktı. Fakat Gauguin’in hafif uykusunu hesaba katmamıştı. Usturayı arkadaşının boğazına saplayacağı anda Gauguin yattığı yerden fırladı ve onu engelledi. Bir süre hiçbir şey söylemeden, öylece durdular. Daha sonra Van Gogh hırsını alamayıp kaptığı usturayla kendi kulağını kesti. Ardından onu kasabanın genelevinde tanıştığı kadına verdi.

KULAĞI SARGILI OTOPORTRE

Gauguin Theo’ya olanları haber verip Arles’ten kaçtı. Bunun üzerine Theo, kardeşinin yanına geldi ve onu Paris’teki akıl hastanesine yatırdı. Çok sayıda otoportre yapan sanatçı, bu olaydan iki hafta sonra yeni imajını somutlaştırmak ister gibi yukarıda gördüğünüz son otoportrelerinden birini yaptı. Arles’te hayatının en güzel eserlerini yaptığını biliyordu. Uyku ve uyanıklık arasında gördüğü hayallerinde hep onları görüyordu. Hayatında ilk kez iyi bir iş yapmıştı ama dostunu ve kulağını kaybetmişti. Zihnine engel olamıyordu, ona garip garip şeyler yapmasını emrediyordu. Buna daha fazla dayanamayacaktı. Eğer akıl hastanesinde yatacaksa, hayatının en güzel dönemlerin yaşadığı Arles’teki bir akıl hastanesine yatacaktı. Theo onun bu isteğini de gerçekleştirdi. Onu Arles yakınındaki Saint-Remy Akıl Hastanesine yatırdı.

YILDIZLI GECE

Sanatçı Saint Remy’de yatarken, en ünlü ve en fazla tartışılan bu eserini yarattı. Fırça darbeleri ve sanatçının özgün sanat anlayışını çok bir biçimde ortaya koyan en önemli eseri sayılan “Yıldızlı Gece”, ilerleyen yıllarda çok fazla şiire, romana ve Don McLean’in ünlü şarkısına ilham kaynağı olacaktı. “Gerçekte gökyüzü böyle bir görüntüye kavuşamaz.”ı savunanlar Van Gogh’un bu eserini akıl hastanesinde yarı baygın halde yaptığını göz önünde bulundurmalılar. Sanatçının yıldızları resmettiği ilk eseri “Yıldızlı Gece” iken, ikincisi ise:

REN NEHRİNDE YILDIZLI BİR GECE

KIRMIZI ÜZÜM BAĞI

Van Gogh hayatını akıl hastanesinde sürdürürken, 1890 yılında Mercure de France dergisinde hakkında yazılan ilk yazı yayınlandı. Artık insanlar onu tanıyordu. Bunun ardından “Kırmızı Üzüm Bağı”, Van Gogh hayattayken satılan ilk ve son tablosu oldu. Hastaneden çıkıp Theo’nun evine yeniden yerleşti ve tarlalarda resim yapmaya devam etti. 27 temmuz günü hayatında planlayabildiği son şeyi yaptı. Önceden bulduğu bir tabancayla kendisini vurdu. İki gün daha yaşayan Van Gogh hayata gözlerini yumdu. Ardından kardeşi Theo da onunla birlikte geldi. Auvers’te yan yana gömüldüler.

Van Gogh ve eserleri, ölümünden 10 yıl sonra, yaklaşık 1900 yılında, çıkacak “Fauve” ressamlarına hareket noktası oldu. Ekspresyonizme yaptığı katkılar asla göz ardı edilemezdi. Yaşadığı dönemde ise, yüzyıllardır sürüp giden birçok geleneği tek hamlede yıkmayı başardı. Konunun önemini hemen her eserinde göstererek biçimi ikinci plana itti. Ölümünden sonra Paris’te gerçekleşen “Bağımsız Sanatçılar” sergisinde eserleri teşhir edildi ve bir anda tüm dünya tarafından tanınmaya başladı. Van Gogh, yaşamının son 3-4 yılında yaptığı eserlerinin bugün dünyanın her yerinde herkes tarafından biliniyor olduğunu görseydi eminim bunalımları bu kadar uzun sürmezdi. Kendini toparlar ve sadece çizerdi. Ama yine de Van Gogh’un sarısı, mavisi, yeşili, turuncusu, çizgileri ve desenleri dünyanın görüp görebileceği en eşsiz ayrıntılar. Geçmişte de, şimdi de, bundan sonra da…

“Birçok şeyi çok sevmek de iyi bir şey çünkü insana güç kazandıran budur. Çok seven kişi çok da çalışır ve çok şey başarabilir, sevgiyle yapılmış bir iş iyi yapılmıştır. Gerçekten anlam taşıyacak az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.”

11 yaşındayken kendine bir hikaye defteri edinip uyumadan önce hikayeler yazıyorken, hayatta hangi yola saparsa sapsın mutlaka ama mutlaka isminin başına “yazar” sözcüğünün getirileceğini hissediyor olmalıydı. Sanatın içine doğmuş bir çocuktan aksi beklenemezmiş gibi, zamanla yolunu sanat tarihine doğru çizdi. Ve halen İstanbul Üniversitesinde Sanat Tarihi ve Tarih bölümlerindeki eğitimlerine devam etmektedir.