Herkese merhaba. Sinemaseverlerin en çok sevdiği mevsim sonbahar geldi çattı. Sonbahar demek sinema sezonunun açılması demek. Büyük ve beklenen filmlerin geldiği mevsim demek. Tabii bu büyük ve beklenen filmlerin çoğunluğunu büyük bütçeli gişe filmleri oluşturuyor. Ama ülkemizde “FİLMEKİMİ” ve bilumum festivallerle de bağımsız sinemanın da en başat örneklerini görebiliyoruz. Öyle ki aslında mayıs ayından sonra tenhalaşan sinemalar adeta ilkbaharda yeşeren ağaçlar gibi meyvelerini vermeye başlıyor ve insanların yine akın akın geldiği yerlere dönüşüyor. Yılın bu döneminin ilk büyük ve beklenen meyvesi  “Venom” geçen hafta vizyona girdi ve adeta sezonu açmış oldu.

Venom gelirken yanında birçok eleştiriyi de getirdi. Yine bildiğiniz üzere sinema sektörü bilinçli izleyici kavramı doğrultusunda insanlar sinemaya gidip hüsrana uğramama, vakit kaybetmeme adına bilir kişilere danışır oldu. Durum böyle olunca da sektörde adeta bir eşik bekçisi konumuna gelen sinema eleştirmenlerinin misyonu her geçen gün büyüdü. Bu eleştirmenler insanların beklentilerini karşılamak doğrultusunda profesyonel bir şekilde işlerini yapmaya başladılar. Gazete ve televizyonlarda birçok yazı ve programlarla filmleri basın gösterimlerinde vizyon tarihlerinden önce izleyip sinema izleyicisine bir öngörü sundular. Daha sonrasında bu sistem filmler arası karşılaştırmaya dayalı bir sisteme dönüşerek puanlama sistemine dönüştü ki aslında bana bu yazıyı yazdıran kısım da buradan sonra başladı. Hal böyle olunca bu eleştirmenler yıl boyunca birçok film izlediler. Bu filmleri kendi içlerinde bağımsız-gişe filmi olarak ayırabilseler de puanlamalarını ve değerlendirmelerini aynı çerçevede yaptılar. Bu durumda karışıklığa sebep oldu. Çünkü bağımsız sinema ve ana akım sinema birbirinden çok farklı iki kulvar. Sadece aynı pistte icra ediliyor. Ortak tek noktaları bu. Peki bu iki kulvar nasıl böyle birbirinden net bir şekilde ayrılıyor? Yapılan şey film iken ne kadar farklı olabilir ?

Öncelikle bu iki kavramın doğuşundan bahsedelim. Ana akım sinema aslında sinemanın endüstrileşmesi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Sinemanın doğduğu ilk yıllarda sinema sadece resimlerden sonraki aşama olup hareketli resim hayalini gerçekleştirmek amacıyla yapılan bir icattı. Teknolojinin durdurulamaz gelişiminin bir sonraki durağıydı. Öyle ki ilk film “Trenin gara girişi” de bunun en büyük göstergesidir. Sonrasında Melies ile birlikte sinema farklı bir boyut kazandı. Sinemaya hikayeleri ve tiyatro oyunlarını uyarlayarak aslında günümüzde var olan sinemanın temellerini attı. Bulduğu birçok teknik ile günümüz Hollywood ve stüdyo sinemacılığının babası kabul edilir. Sinemanın zamanla bir güç unsuru olarak kullanılmaya başlanması ile sinema farklılaşmaya ve kendi içinde parçalara bölünmeye başlar. Öyle ki sinemanın gücünü fark eden siyasetçiler, sinemayı kendi amaçları uğruna kullanmaya başlarlar. Lenin’in siparişi doğrultusunda Sergey Eisenstein tarafından çekilen “Potemkin Zırhlısı” bu sinemanın en bilindik örneklerindendir. Rus tarafında durum böyleyken kapitalizmin kalesi ABD de boş durmuyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte normalleşmeye başlayan dünyada insanların farklı bir aktivite olarak aradığı ve var olan boşluğu doldurmak için sinemaya yönelmesi sonucu sinemaya büyük yatırımlar yapıldı. Bu yatırımlar karşısında sürekli gelişerek endüstriyelleşen sinema büyüdü. Sinema büyürken sinema oyuncuları ile kendi markalarını oluşturmaya başladı. Bu gücü fark eden girişimciler sinema stüdyoları kurarak bu işten para kazanmayı amaçladılar. O zamanlar stüdyolar doğrultusunda yapılan sinema zamanla kültür emperyalizmi için kullanılmaya başlandı. Hal böyle olunca da artık özgür bir sinemadan bahsetmek mümkün olmadı. 5 Audrey Hepburn’lü 5 Marilyn Monroe’lü film istiyoruz gibi arz talep doğrultusunda filmler yapılmaya başlandı. Yönetmenler adeta stüdyo sahipleri para kazansın diye sürekli film üreten kişilere dönüştüler. Herhangi bir öznellik katılamayan yönetmenin sadece kamera kullandığı filmler ortaya çıkmaya başladı. Fakat bazı yönetmenler kendi sinemalarını yapmak istediler. Kendi hikayelerini kendi istedikleri kendi inandıkları şekilde para kazanma kaygısını olmadan sanatsal bir duruş ile icra etmek istediler. Büyük stüdyolar buna yanaşmadı. İnsani kaygı ve sanatsal amaç insanları yoracaktı ve kolay tüketilemeyecekti. Böyle olunca da insanlar sinemadan uzaklaşacak filmlerin gişeleri düşecekti. Büyük paralar yatırdıkları filmlerden o paraları kazanamayacaklardı. İşte bu ihtiyaç çerçevesinde bağımsız sinema doğdu. Bağımsız sinema başta derneklerden alınan ödeneklerle yapıldı. Sonra bu dernekler yine yönetmenlerle bir araya gelerek festivalleri oluşturdular. Bu festivaller gün geçtikçe daha da fazla büyüdü. Çünkü sanat sineması kaymak tabakaya hitap etti. Elit kesimi doyurdu. Böyle olunca da gişe sinemasının genel izleyici kavramına göre daha şahsi bir sinema halini aldı. Kolay tüketilemeyen ve anlaşılamayan bir sinema ortaya çıktı. Bol alt metinli , bol göndermeli, gişe kaygısı gütmeyen otosansürden uzak ve tamamen öznel bir sinema. Bu iki sinemayı ise birbirinden ayıran en net çizgi ; ana akım sinema tamamen eğlendirmek üzerine iken bağımsız sinema sanatsal kaygıyı öne koydu. İşte bu kırmızı çizgi doğrultusunda sinema günümüzde de hala iki taraf olarak gelişiyor.

Filmlerin seyirciye ulaşması şekli de filmlerin kulvarına göre oldu. Öyle ki stüdyo filmleri çok sayıda kopya ile her sinemada en büyük salonlarda vizyona girerken, bağımsız filmler genelde küçük salonlarda o da yer bulabilirlerse ya da festivaller ve ya özel gösterimlerle izleyiciyle buluşabiliyorlar. Bu yüzden de aslında bağımsız filmlere “Festival filmleri” de deniyor. Birbiriyle aynı gibi gözükse de akla kara kadar birbirinden ayrı olan bu durum eleştirmenlerin kafasını karıştırmış durumda. Ana akım sinemanın güttüğü ticari kaygı ile bağımsız sinemanın bu konudaki kaygısızlığı aslında değer yargılarını da etkiliyor. Öyle ki bir tarafta tamamen sanatsal kaygıya yönelmiş , öznel unsurlarla bezenmiş kural tanımayan bir sinema varken ; diğer tarafta tamamen belli kalıplarla bezenmiş , belli bir çerçevenin dışına çıkamayan, bir arz-talep ilişkisi üzerine üretilmiş , sanatsal kaygı gütmeyen,  eğlendirme ve gişe odaklı bir sinema var.  İşte bu kısımda bir ayrım yapılması gerekiyor.

Bir film değerlendirilirken filmin tekniği – hikayesi – diyalog kalitesi uyarlama ise esere sadıklığı gibi birçok kritere göre değerlendiriliyor. Fakat bu kriterlerin içerisinde “ filmin ait olduğu yer” kısmı göz ardı ediliyor. Bunu “ Venom” üzerinden anlatayım. “ Venom” süper kahraman sinemasının son halkası. Marvel evrenine ait bu kahramanın filmi “ Sony Entertainment” tarafından yapıldı. Başrollerinde Tom Hardy – Michelle Williams ve Riz Ahmed’in olduğu filmin bütçesi 100 milyon $.  Son dönem ana akım sinemanın taşıyıcısı olan “ Süper kahraman” hikayelerin son örneği . Film ilk duyurulduğunda da ve aslında beklenen – bilinen de seri halinde olacağıydı. Yani Venom tek film olmayacaktı. Süper kahraman filmlerinin bir diğer özelliği ise kendine ait salt bir kitleleri olması. Çizgi romanlarından , çizgi filmlerden bildiği karakterleri ve adeta kendine idol olarak benimsedikleri kahramanları sinemada görmeyi bekleyen , hikayesindeki en ince detayı dahi bilen ve filmde görmek isteyen bir kitle . Bu zaten yeteri kadar süper kahraman sinemasına misyon yüklüyor. Şöyle ki bu karakterleri çizgi romanlardan tanıyan insanlar çizimlerin verdiği güç ile imkansızı başaran bu karakterlerin her karesini sinemada görmek istiyor. Çünkü onun o karakteri sevmesindeki en önemli etken o. Venom’dan örnek vermek gerekirse “ Eddie Brock’un Venoma Dönüşümü . Venom karakterinin sınırsızlığı vs. “ Öncelikle şunu bir kabul etmeliyiz. Süper kahraman filmleri çizgi romanların her karesinin sinemaya yansıtılması değildir. Öyle ki her detayı sinema filmine koyarsanız her filmin en az 3 saat sınırında olması gerekir. İkincisi sinema bir kopyalama değildir. Her ne kadar stüdyo eseri filmler olsa da yine de kadraj ile bile bir farklılık gösterecek olan hikayede, senaristler bazı nüanslarla kendilerini belli edeceklerdir. Üçüncüsü çizgi romanlarda belki de sadece bir sayıyı ayırdığı detayı sinemada sadece tek sahne  ile vermek mümkün. Bu da sinemanın gücü. Sinemasal olarak Hikayenin ve karakterin izleyici ile özdeşleşmesini sağlamak adına çaba sarf etmek o detaya dakikalar ayırmaktan çok daha önemli. Zaten çizgi romanlar ve Sinema çok farklı iki görsel eser olduğu için birebirini beklemek garip ama insani . Dördüncüsü de senaryolar maalesef uyarlamalarda farklılık göstermek zorunda. Bu çizgi romanın yazıldığı tarihten tutunda diline kadar her şey ile alakalı. Günümüze ve sinemaya uyarlama .Eseri güncelleme sinema için hem göndermeler açısından çok tercih edilebilir , hem de popüler kültüre ait bir öge olduğundan dönemin dinamikleri ile iç içe olması gişe yönünden daha etkili. Sinemasal açıdan ise çizgi roman tekniği ile sinema tekniği arasındaki farklılıklardan dolayı eser bu kulvarın kalıplarına sokulmak zorunda.

Film olarak Venom bu durumlara nasıl cevap veriyor ? Venom aslında şu gazaba uğruyor. Filmde anlatılan karakter Marvel’in en başat karakterlerinden değil. Hatta hikaye bir Spider- man spin off’u. Durum böyle olunca hikayenin ek bir desteğe de ihtiyacı vardı. Tom Hardy oyunculukla bu desteği vermiş. Harika bir iş çıkartmış. Hem Venom – hem Eddie Brock karakterini seslendirmesiyle çizgi romanda bulunan ikili arasındaki bağı yakalamış. Venom’un eleştirildiği noktalar ise senaryo kurgusu ve hikaye aktarımı. Karakteri tanıtmak üzerine bir film olmasına rağmen hikayesinin çok fazla klişeyle bezenmiş olması ve diyalog kalitesinin düşük olması özellikle en çok eleştirilen kısımları. ( bende eleştiriyorum) Her şeyin çok çabuk oluşu ve filmin finalinin adeta “ oldu – bitti” ye getirilmesi filmi zayıflaştırıyor. Film bakıldığında ortalama bir film. Karakteri çizgi romandan tanımayanları eğlendirecek ve heyecanlandıracak ama geek izleyici için klişelerden kurtulamamış alt seviye bir film.

Bu yazıyı yazmamdaki amaca gelelim. Bu film değerlendirilirken eleştirmenler tarafından referans alınan filmler filmin asıl muadilleri değil. Öyle ki filmden yenilik bekleyenler , öncü olmasını avangard bir tarza sahip olmasını falan. Bu söylediklerinizi ana akım sinemada çok az filmde görürsünüz. Nolan gibi bir yönetmene sahip bir süper kahraman filminiz olursa bu bahsettiğinizde haklısınız. Ya da kendine ait bir ideolojik bakış açısına sahip olan Patty Jenkins – Ryan Coogler gibi bir yönetmene. Stüdyo baskısını hissetmeyecek güçlü bir yönetmene kısacası. Venom öyle bir yönetmene sahip değil. Aksine stüdyo sinemasında var olmaya çalışan ve genel de “ B Project” dediğimiz işler yapan yönetmene sahip. İkincisi bu filmin bir hikayenin ilk halkası olduğunu unutmamak gerek. Evet takip edenlerin hakim olduğu bir evren ama filmler sadece bir kitleye yapılamaz. Film izleyen herkesin anlayabileceği özdeşleşebileceği bir anlatıya sahip olmalı. Çünkü bu filmi sadece Tom Hardy filmlerini seyredebilen bir izleyici de izleyebilmeli ve izlediğinde hikayeye dahil olabilmeli. Sinemayı çizgi romandan ayıran bir diğer özellikte bu. Ama eleştirmenler maalesef bu filme çok peşin hükümlü davrandılar. Evet film çok iyi bir film değil ama amacına hizmet ediyor. Filme gidip “ Ya Venom’a gittik Venom’u tanıyamadık  ya da hiç eğlenmedik ya “ diyen birini gördüğümüzde filmi sorgulayabiliriz ama doğru teknik ve kriterlerle. Tabi bu insan sinemaya eleştirmen gözüyle değil seyirci gözüyle bakıyor olmalı. Çünkü eleştirmen filme girdiğinden ister istemez işi gereği filmin içinde gezinmekten ve teknik – senaryo – film olma durumu gibi konuları sorgulamak zorunda olduğundan filmin asıl amacını unutuyor. Bir Haneke filmiyle ya da güçlü bir gerçek hikaye filmiyle bu filmi kıyaslayamayız. Çünkü bu filmindeki en önemli amaç ticari kaygı. İyi film yapmak bu kaygının gerisinde. Stüdyo elindeki materyali bu yönde kullanmak için bulunduruyor. Zaten süper kahraman sinemasını değerlendirilirken atlanan en büyük kısım bu. Bu filmler gişe kaygısı güderek yapılıyor. O yüzden her süper kahraman filminden “ Dark Knight üçlemesi”  beklemek çok yanlış. Nolan kendi sinematografisinin içerisine adeta bir iade-i itibar kaygısıyla serptiği o 3 filmin karaktere değil felsefeye odaklandığını görebiliyoruz. Ama Sony bu filmi yaparken asla böyle bir kaygı gütmedi. Elinde hakları bulunan sevilen bir anti – kahramanı günümüz jönlerinden biriyle seyirciye sundu. Ve filmin amacı eğlendirmek ve hikayeyi ilerletmek. Sanatsal bir kaygı yok – herhangi bir yenilik getirme amacı yok. Adeta Recep İvedik mantığıyla pazarlanmış , yaş sınırına takılmaması için 40 dakikası kesilmiş bir filmden bahsediyoruz. O yüzdendir ki bu filmi gişe filmi sınırlarından çıkarıp herhangi bir filmle kıyaslamak haksızlık. Eleştirmenlerin çoğu kendi süzgeçlerini belirlerken bu süzgeci filme göre uyarlayamadığından film hakkında eleştirileri kötü oldu. Film film olarak kötü mü? Evet ama bu filmin amacına hizmet etmediğini gösteriyor mu ? Ya da beklediğini bulamayacak mısın? Hayır bulacaksın. Bu filme gittiğinde ne bekliyorsan film sana onu verecek. Beklentini ona göre belirlemen gerekiyor. “ Bu bir gişe ve karakter tanıtım filmi” . Şu konuya da değineyim. Film Marvel evrenine ait bir karakteri anlatsa da MCU ( Marvel Cinematic Universe) çatısı altında çekilmiyor. O yüzden “ Black Panther harikaydı” ama bu film için bir kriter olamaz. Orada bir özgürlük söz konusu. Bu film Suicide Squad – Justice League gibi filmlerle   yapılış amacı ve stüdyo açısından durumuyla kıyaslanabilir. Wonder Woman ile de kıyaslayamazsınız. Çünkü Patty Jenkins gibi bir yönetmene sahip. Burada önemli olan ortak paydada buluşabilmek. Eğlendirmek ve hiçbir misyonu olmadan elindeki materyali film yapmak ve para kazanmak amacıyla yapılan bir film olduğunu unutmamak gerekir.

Yani Film olarak kötü ama amacına uygun yapılmış ve tamamen genel seyircisini memnun etme amacıyla yapılmış sektör filmlerini , diğer filmler için belirlemiş olduğumuz süzgeçten geçirme sinema sektörü için eşik bekçisi olmuş, sinema eleştirmenleri için kolaya kaçma durumu. En azından filmin yapılış amacına uygun ve eğlendirmek amacıyla yapıldığının belli olduğunun notu düşülmeli. Elbette ki eleştirel bakış tamamen öznel bir şey lakin yine de toplumsal olarak sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz. Derdimi anlatabilmiş olmanın mutluluğuyla saygılar sunuyor, filmin kendim için en önemli detayı olan Eminem menşeili soundtracki de buraya bırakıyorum. Bir hatam olduysa affola . Saygılar efendim…