Açık olup genelde göz boyayıp birkaç satır kazanmak için kullandığım şaşalı cümleleri kullanmadan konuya gireceğim: Size ne diyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Ayın dosya konusu olarak “Beat Kuşağı” gündeme getirildiğinden beri Jack Kerouac üzerine yazmaktaki ısrarımı korudum ve hiç iki dakikamı ayırıp da “Peki ne yazacağım?” diye düşünmedim. “Biyografi değil, ama daha çok üzerine bir makale gibi.” diye belirtmişim editöre. Dolayısıyla size Kerouac’ın hayatından bahsetmeyeceğim. Bunu yapan sayısız yer var, ki üstelik kendisini ne kadar seversem seveyim, onların üzerine yeni bir şeyler ekleyebileceğimi düşünmüyorum. Her yerde kopyası bulunan biyografi metinlerini kendi kelimelerimle yorumlamak ne günün sonunda beni tatmin edecek, ne de size kaliteli ve kendine has bir yazı okumuşsunuz hissiyatı verecek. Dolayısıyla “Kerouac nerede doğdu, nerede büyüdü, ne yaptı, nasıl öldü?” gibi soruların detaylı kronolojik cevaplarını arıyorsanız yanlış yazıdasınız. Wikipedia’nın kapanmasına rağmen size bunun için önerebileceğim tonlarca kaynak var.

“Kitapların hayat değiştirmesi” klişesini kendisine uyarlayabileceğimiz çok nadir isimlerden biri Jack Kerouac. İster sev, ister sevme; kendisini okumuş birinin hayatına kaçınılmaz bir şekilde dahil oluyor, neredeyse korkutucu seviyede etkili bir şekilde hem de. Camın kenarında oturup yağmuru izlerken kaçıp gitmeyi dilerken, akıp giden otoyolu takip ederken araba içinde değil de yolun kenarında olmayı dilerken veya her şeyi düzene koyup da kendi hayatını idame ettirirken radyoda denk gelen bir şarkı seni küçük hedeflerin peşinden koşarken çöpe attığın gençlik yıllarına götürdüğünde vuran bir etki bu. Kerouac Etkisi diye de ifade edebiliriz belki bunu: “Aklı başında” bir bireyin kurmak için hayatını harcadığı bir düzenin ortasında bunların hepsinden kurtulma ihtiyacı. “Ya şu an şunu yapıyor olsaydım?” sorusuyla gelen bir etki bu; asla geçmiş bir pişmanlık değil, kontrolün senin elinde olmasına rağmen kendi kendine koyduğun bir kısıtlama.

Kerouac’ın yaptıklarını elimizdeki şartlarda yapmaya imkansız gözüyle bakmamızın sebebi de büyük oranda bu. Gerçek şu ki, Kerouac’ın cebinde 30 dolar ile yıllar sürecek bir yolculuğa çıkması için yaptığı tek şey kapıdan çıkmaktı. Çoğu kişinin ortaya süreceği gibi kendisini ferahlatıp idare ettirecek bir refah seviyesi yoktu, yolun sonunda onu bekleyen bir ödül de bulunmamaktaydı. Arkadaşının ona ayarladığı iş için batı kıyısına gitmişti belki, ama işi almadan yolculuğuna daha senelerce devam edecekti. “Gidecek hiçbir yerimiz yoktu, her yer dışında; ve biz de yıldızların altında yuvarlanıp gittik.” diyor Kerouac “Yolda” kitabında bu uzun yol süreci için. Onca seneyi tarif etmek için daha güzel bir açıklama düşünülemezdi herhalde. Oradan oraya sürükleniyor seneler boyunca: seks, ucuz şarap, türlü türlü reçeteli uyarıcı, kirli motel odaları, ufka ve ötesine uzanan yollar. “Yol, yaşamdı.” diyor. 47 yaşındaki erken ölümüne kadar da yollardan asla ayrılmıyor. Bu, asil bir tutkuyla takip edilmiş bir ideal gibi gözükse de işler işte bu noktada bulanıklaşıyor.

Bunun nedeni Kerouac’ın yolda geçirdiği yılları bir ideale veya akıma bağlamaktan şiddetle kaçınması. Elbette, kendisi Yolda kitabı ile Beat kuşağının kurucusu olarak geçiyor ve peşinden milyonlarca genci yollara sürükleyerek oldukça etkili bir figür oluyor. Kendisi üzerine tartışmalar da bu “etkili bir figür” kavramında toplanıyor zaten. Bu kadar kişiyi etkilemesi sebebiyle seneler boyunca okuyucularını seks, alkol, uyuşturucu, sorumsuzluk ve ahlaksızlık dolu bir yola çekmeye uğraşan biri olarak etiketleniyor Jack Kerouac. Yolda’yı yakın zamanda okuyan bir arkadaşımın tepkisini ele alalım mesela. Benim yoğun ısrarımdan sonra kitabı bitirdiğinde tüm esere “seks ve alkol dolu bir yol macerası” gözüyle bakmış ve Kerouac’ın okuyucularına çözüm olarak bunu önermesini sorumsuzca bulmuştu. Gerçek ise şu ki, Yolda’nın size yol gösterme gibi bir amacı yok. Kerouac’ın ne Beat kuşağı kurma, ne milyonlarca genci yola dökme, ne de kendini idolize etme gibi bir hedefi de yok. Okuyucular olarak bunu kabullenmek bize zor geliyor. Böylesine çığır açan bir kitabı elimize aldığında bize rehberlik etmesini, hayatımızı yola sokmasını, bize bir amaç göstermesini umuyoruz. Elimizdeki kitap ise kafası en az bizim kadar karışmış insanların anlam arayışında oradan oraya sürüklenmesini bize yansıtınca bunu kabullenmekte zorlanıyoruz.

Gerçek şu ki, Kerouac yolculuğuna ara verip, kendini uyarıcılarla doldurup otel odasına kapandığında ve 30 metrelik daktilo rulosuna koskoca Yolda’yı üç haftada yazdığında amacı insanları daha üst bir anlama yönlendirmekten ziyade o anlamın arayışına yönlendirmekti. Kitapta da Kerouac ile Cassidy kimi zaman bireysel olarak, kimi zaman birlikte sürükleniyorlar oradan oraya. Kimi zaman yeni insanlar katılıyor yanlarına, kimi zaman yol kenarlarında yapayalnız araba bekliyorlar. Bazı günler ucuz motel odalarında uyanıyorlar, bazı günler bir kadının sıcaklığında. Tüm bu karakterler okuyucuya yol gösterecek bilgelikten uzaklar, onları alan hiçbir arabanın içinde kulaklarına hayatın anlamını fısıldayacak bir ihtiyar beklemiyor. Kitaptaki ön plan karakterlerden, ailesi ve sevimli eviyle en derli toplusu gözüken William Burroughs bile kitaptan birkaç ay sonra polislerden kaçarken sığındığı Meksika’daki bir parti sırasında eşini vurup öldürüyor. Bu açıdan, hiçbir Kerouac metni okuyucusuna hayat dersi vermeye müsait değil. Yoğun Zen vurgusu ile dolu Dharma Kaçıkları bile genel kanının aksine okuyucuyu Zen budizmine çekmeye çalışmaktan ziyade yalnızca doğu felsefesinde anlam arayışına girişmiş bir grup insanın portresini çiziyor. Jack Kerouac –üstün yazarlık yetenekleri bir kenara, kesinlikle okuyucularından üstün biri değil. O da herkes gibi anlam arayan kayıp bir ruh. Onu ayıran tek ve en önemli şey, bu anlam arayışı için belli çizgilerin dışına çıkmaya cüret etmesi. Yazarın tüm külliyatında daimi bir hareket mevcut, masaya salınan bir avuç bilye gibi: oradan oraya uçuyorlar, çarpışıyorlar, zıt yönlere doğru uzaklaşıyorlar, dönüp dolaşıp aynı yere dönüyorlar ama yolculuk asla bitmiyor. Mühim olan varılacak yer değil, yolculuğun kendisi oluyor daima. Zaten varılan bir yer de yok. Yolda, Dharma Kaçıkları, Big Sur gibi bir çok eserin kapsadığı bu “yol dönemine” baktığımızda “varılacak yer” kavramı basit bir illüzyondan öteye geçmiyor. Karakterler kimi zaman yolu terk ediyor, kimi zaman işlere girişiyorlar, aşık oluyorlar, evleniyorlar, çocuk yapıyorlar ama günün sonunda, başka insanların “nihai düzen” olarak nitelendirip hayatlarını üzerine inşaat edecekleri bu kurumlar onlar için yalnızca yol üzerindeki herhangi bir duraktan ibaret oluyor.

Bu noktada da tüm Beat idollerine yöneltilmiş başka bir eleştiri oku geliyor bizi buluyor: üstte “yol üzerindeki herhangi bir durak” olarak nitelendirdiğim kurumlar. “Kutsal kurumlar”. Kerouac, Cassidy, Burroughs ve benzeri bir çok Beatnik’in bu kurumlarla ciddi sorunlar yaşamış olmaları okuyucu ve potansiyel destekçilere “Toplumsal değerlere böylesine zarar vermeyi amaçlayan bir kuşağın nereye kadar destekçisi olunabilir?” sorusunu sordurtuyor. Seks, alkol, uyuşturucu gibi öğelerin içinde yaşamaları bir kenara, ailelerine karşı sorumsuz tutumları, kadınlarla neredeyse “kullan-at” denilebilecek tarzda ilişkileri ve düştükleri durumlar (Burroughs’un yıllar boyunca kanundan kaçması, Kerouac’ın alkol batağı içindeyken depresyona yakalanması, Ginsberg’in ağır uyuşturucu kullanımı yüzünden toplumda tartışmalı bir yüz haline gelmesi) onlara duyulan sempatiyi ister istemez sorgulamaya açık kılıyor, biraz fazla açık belki de.

Mesela Yolda’yı ele alalım. Cassidy ile Kerouac hikayenin ana odağındalar ama arka planda dönen kadınların haddi hesabı yok. Mesela Kerouac’ın “harbiden aptal ve çok kötü şeyler yapabilme potansiyeline sahip” olarak nitelendirdiği ve kitaba ilk olarak Cassidy’in kız arkadaşı olarak girmesine rağmen zaman ilerledikçe iki karakterle de sayısız kez cinsel ilişkiye giren LuAnne Henderson’ı ele alalım. Veya kitaptaki ismiyle Marylou. İki karakter de sık sık kendisine “aptal orospu” gibi sert ithamlarda bulunsalar da tabiri caizse yolları boyunca LuAnne’yi değiş tokuş ediyorlar ve hamile kalınca da kendisinden sıkıldıklarına karar veriyorlar. Üstelik LuAnne ile ilişki yaşayıp ülkeyi turlarlarken birçok farklı ilişkiye daha girişen Kerouac yetmezmiş gibi, Cassidy evleniyor bile. Ailelerinin ev hayatından Kerouac kenarından köşesinden bahsetse de hikayenin büyük kısmını Neal ve Carolyn Cassidy’den dinliyoruz. Kitabın anlattığı tüm bu süreç boyunca Neal’ın bipolarlığı dışında ev içinde yoğun uyuşturucu kullanması, kimi zaman çok iyi babalık etse de kimi zaman işi çocuk istismarına kadar vardırması, sık sık ailesini terk edip metreslerine kaçması, eve uğramayıp aylarca yollara düşmesi gibi bir çok davranışı, Jack Kerouac ve Neal Cassidy’e gelen tepkilerin büyük kısmının kaynağını oluşturmakta.

Bu tutum çoğu kitabında aynı şekilde devam etse de, bu konuda bizi kesin olmasa da geçerli bir sonuca ulaştıracak asıl detaylara Kerouac’ın Big Sur kitabında rastlıyoruz. Çünkü neler yaparlarsa yapsınlar, emin olunabilecek tek bir şey var ki, o da kaleminin dürüstlüğü. Jack Kerouac’ın kitaplarının çok büyük bir kısmı açıkça otobiyografik ve Kerouac yaşadıklarını kağıda olduğu gibi yansıtmakta çekinceler duyan biri değil. Yapılan iyi şeyler de, işlenen günahlar da, hepsi onun romanlarında kendilerine açıkça yer buluyorlar. Ve böylesine sorumsuz bir yaşam biçimi beraberinde düşüşü getirdiğinde de Kerouac kalemiyle hazırda bekliyor.

Big Sur, yıllar boyunca eserlerinde kendi dolu, eğlenceli ve ilgi çekici olduğu kadar riskli ve sorumsuz yaşam tarzını akıl almaz büyüklükte bir kitleye anlatmış, çöküntüdeki bir adamın uyarı yazısı niteliği taşımakta. Kerouac belki aynı Kerouac gibi gözüküyor dışarıdan: hala bol bol içiyor, sevişiyor, dolaşıyor. Kadınlarla ilişkisinin de çok değiştiğini söylemek mümkün değil: Cassidy’nin o dönemki metresiyle yakınlaşıyor, ona evlenme sözü veriyor ve çok geçmeden kadını dört yaşındaki çocuğuyla bırakıp gidiyor mesela.

Ama Big Sur’un Kerouac’ı, bu eylemlerin karanlık sonuçlarını tecrübe etmeye başlamış bir Kerouac. Gençliğin kutsal heyecanı yerini yılların yorgunluğuna bıraktıkça; yoğun alkol ve madde kullanımı artık ona enerji vermektense sinirlerini çökertiyor, kadınlarla girdiği düzensiz ilişkiler artık onun için küçük kaçamaklardan ziyade asla düzeltemeyeceği bir kişilik kusuruna dönüşüyor. Yollarda oradan oraya sürüklenen genç Kerouac’ı ölüm ve yaşlılık üzerine kafayı takmış bir alkolik olarak buluyoruz. Yollar hala uzayıp gidiyor ve Kerouac hala anlam arayışında ama geçmişinde durmadan kaçtığı gerçeklik onu işte böyle de sert bir şekilde vuruyor. “Amerika’nın dört bir yanındaki liseliler ve kolej öğrencileri Jack Kerouac’ın hala 26 yaşında olduğunu ve yollarda otostop çektiğini sanıyor.” diye anlatıyor kendisi Big Sur’da, çoğu kişinin görmezden gelmeyi tercih ettiği bu düşüşünü. “Ama işte ben buradayım: 40 yaşında, yorgun ve sıkkın.”

Bu koşullara ve geniş zaman çizelgesine bakıldığında okuyucuların düştüğü ortak hata, Kerouac’ı insanüstü bir enerjiyle kutsanmış, şanslı ve gençlik heyecanlıyla dolu bir yeniyetme olarak almaları. Toplum içindeki konumları, işleri, kovaladıkları kariyerleri veya maddi durumları ne olursa olsun, Beat kuşağının ikonları lanse edildikleri gibi “heyecanlı bir grup genç” değillerdi, alakaları bile yoktu. Kerouac, Ginsberg, Burroughs, Carr, bunların hepsi oldukça iyi yerlerde eğitim almış ve bir yandan da kendilerini yetiştirmiş, akılları tamamen başında ve kesinlikle toplumdaki imajlarına göre çok daha dolu bireylerdi. Aralarında –annesini kaybedip alkolik babası tarafından inanılma kötü koşullarda yetiştirildiği için- düzgün eğitim alamamış tek kişi Neal Cassidy bile kendini fazlasıyla geliştirmiş, toplum standardının oldukça üstünde bir entelektüeldi. Yapılan şey, popüler kültürün ısrarla yansıttığı gibi bir gençlik atılımından ziyade, daimi bir anlam arayışıydı. Kendi bildikleri ve inandıkları şekilde. Toplumun kısıtlamalarından dışarı adım atacak bir cesaret ile. Belki de günün sonunda çöküşlerine sebep olan da bizzat buydu ama onlar duyduklarını sindirmektense kendi inançları uğruna yolun sonuna kadar gittiler. Onları böylesine büyük yapan da daima bu oldu.

Kerouac’ın olumsuz örnek olduğunu savunan kitlenin savları da burada çürüyor. Evet, kendisinin ve çevresinin bulunduğu belli eylemlerin yanlışlığını reddetmiyorum, ki bazıları da o kadar açık ki reddetmek zaten mümkün değil. Üstte anlattıklarımı özetlemem gerekirse; Kerouac tüm yaşadıklarını bir şey saklamadan kağıda döken bir yazar. Ama onun da yaşadığı hayat en az bizimki kadar gerçek. Gençliğini sorumsuzca yaşamış ve belli başlı hatalarda bulunmuş olsa bile yıllar geçtikçe elbette o da bu eylemlerinin sonuçlarıyla baş başa kalacağı bir düzlüğe çıkıyor. Ve tüm heyecanlı yolculukları yazdığı gibi, bu karanlık sonuçları da çekinmeden okuyucusuna aktarıyor. Burada özendirici unsur olduğu kadar caydırıcı unsur de mevcut. Kulağını bir tarafa tıkayıp yalnızca diğer tarafı ciddiye alanlar günün sonunda kendilerini tatmin etseler de Kerouac’ı Kerouac yapan asıl etmeni daima kaçırırlar. Milyonları peşinden sürüklemiş bir adam tüm benliğini cümlelere döküyorken bundan bir bütün olarak yararlanmamak; işte tüm bu eksik eleştirilerle Beat kuşağını karalamaya çalışanların ortak noktası. Ama sadece onların değil, Kerouac’a hayran büyük bir kitle de bundan muzdarip.

Dışarıdan imrenilerek bakılan bu yaşamın diğer tarafına kasıtlı olarak köt kalan bu iyi niyetli hayran kitlesini anlamak çok da zor değil aslında. Toplumun akıp giden yoğun düzeninin ortasında sıkışmışken “yola düşüp seks, alkol ve edebiyat üçgeninde ufuğa doğru sürdüğümüz bir hayat yaşama” fantezilerini, bunları bizzat gerçekleştirmiş bir adamdan güç alarak kurmak anlaşılabilir bir şey sonuçta. Kaçıp gitme dürtüsü, yazının başında dediğim gibi: Kerouac Etkisi. Ama tüm eğlencenin daima arkasında kalmış bu karanlığı boşlamak, belki de bir nevi Jack Kerouac’a saygısızlık olabilir. Bu kanıya yazarın son dönem röportajlarını izlerken vardım. Hele kıyıda köşede kalmış bir an var ki, her şeyi açıklıyor demek mümkün. Kısaca anlatayım:

Kerouac bir Fransız televizyonuna çıkmış. Her zamanki sarhoş, ama bu onun zekâsı ve çevikliğinden hiçbir şey de götürmüyor. Tüm soruları da mükemmel bir Fransızcayla gerek esprili, gerek de ciddi ama daima her kelimesinden sezilmesi mümkün bir zekâyla cevaplıyor. Programın sonlarına doğru muhabir saatine bakıyor ve sürenin bitmek üzere olduğunu fark edince Kerouac’a kapanış sorusunu yöneltiyor:

-Peki, son sorumuza gelelim: Jack Kerouac, Jean Kerouac hakkında ne düşünüyor?

-Nasıl yani?

-Kendiniz, kendiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Kendimden nefret ediyorum.

Muhabir bu cevaba gülüyor, tüm stüdyo kahkahalar içindeyken Kerouac da sırıtıyor ve bir yandan da bu cümlesinin üstünü kapamaya çalışıyor.

Bir nevi sert bir tepki gibi geliyor bu kulağa, Kerouac’tan kendisine hayran o muhabire, stüdyoya ve tüm izleyiciyle okuyucularına sert bir tepki. Kör bir şekilde onun maceralarını takip etmeye ant içmiş milyonlarca gence olası sonucu işaret ediyor. Alınan cevap ise kahkaha ve alkış. Neredeyse tüm anlattığı şeylerden sonra neredeyse küfür gibi.

Ama yine de 47 yaşında sirozdan öldüğünde, o kısa ömrüne nice seksenlik doksanlıklardan çok daha büyük bir tecrübeyi ve arayışı sıkıştırmış bir insan olarak terk ediyor dünyayı Jack Kerouac. Geride bolca eser ve yollarda geçmiş bir ömür bırakarak: kimi zaman genelevlerde, kimi zaman Buddha’nın öğretileriyle bir dağ kulübesinde, kimi zaman tren vagonlarında, kimi zaman traktör kasalarında ama her zaman yolda geçmiş bir ömür. Anlam onun için yolun sonunda değil, yolun kendisinde. Kerouac’ın kitaplarında yaptığı şey okuyucularına “Benim yolumu takip edin.” demek, rehber olmak değil zaten. Bu beklentiyle okunulan Kerouac, harcanmış bir Kerouac olur. O yalnızca kendi yolunu ve yaşadıklarını yazıyor. Doğrularıyla, yanlışlarıyla. Çoğunlukla yanlış anlaşılıyor: kimileri onu sorumsuz bir cinsiyetçi olarak etiketliyor, diğerleri onun sırf seks ve aksiyondan ibaret olduğunu sanarak kendisini idol seçiyorlar. O ise bize, okuyucularına yalnızca yolu işaret ediyor. Bir rehberden ziyade, hayatın yürünmeye değer bir yol olduğunu ama bu yola toplumun bizi zorla sıkıştırdığı ve içinde oturmaya zorladığı evin kapısından dışarı adım atmadıkça giremeyeceğimizi, yıllar boyunca yol kenarında ufka yürüyenden ziyade onlarca arabanın birinin arka koltuğuna sıkışmış, ruhsuzca ağaçların akıp gidişini izleyen biri olacağımızı bize anlatmaya çalışan bir hatırlatıcı.

 

Adım atıp atmamak ise, yalnızca bize kalmış.