“Dünyanın en iyi oyuncuları” der Polonius, (Hamlet / W.Shakespeare) :”Tragedyada, komedyada, destanda, pastoralde, pastoral komedyada, destansı pastoralde, tragedyamsı destanda, tragedyamsı, komedyamsı ,destanımsı pastoralde. Tek sahneli, çok sahneli bütün oyunlarda. Ne Seneca’nın ağırlığı ezer bunları ne Plautus’un hafifliği baştan çıkartır. Kuralları saymasını da bilirler, yıkmasını da..”
Arda Aydın, ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda yaşar kıldığı Nick Bottom karakteriyle bir kez daha, 2500 yıl hatta daha da öncesinden başlayan bir yolculuğun seyyahı olduğunu hatırlattı tiyatroseverlere. Sanatının ışığını, ‘Hırçın Kız’, ‘Tekrar Çal Sam’,  ‘İstanbul Efendisi’, ‘Lüküs Hayat’, ‘Keşanlı Ali Destanı’, ‘Donmuş’, ‘Nekrasov’, ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’, ‘Buluşma Yeri’, ‘Hamlet’, ‘Ölü Adamın Cep Telefonu’nun ardından ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ ile de bizlere eriştirdiği için (hem de çok daha güçlü bir biçimde) gönülden kutluyorum kendisini. Şimdi nasıl hatırlamam,’Devr-i İstanbul’da  Erol Büyükburç’u canlandırdığı sahneyi. ‘İstanbul Efendisi’nin Safi Çelebi’sini. Ya Allen Felix? Gordon? Dwight? Ve “Ay Işığında Şamata”daki başarılı yorumu?
Sözcüğün gerçek anlamıyla dört dörtlük bir oyuncudur Arda Aydın. Hani safkan oyuncu tanımı vardır ya, işte onlardan biri. Üstlendiği her karaktere bir başka, bir öte anlam yükleyen.
Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun olduktan hemen sonra İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahne almaya başladı. Bir oyundan diğerine, seslendirme stüdyolarından, reklam filmlerine uzanan ağır siklet bir geçmiş. Tiyatroyla kol kola yaşanmış, beğeni dolu alkışlarla mühürlenmiş tüm o seneler.
Gün olmuş hüznün kanatları üstünde devam etmiş yoluna, gün gelmiş zehir ve panzehir olmuş, taze sabah çiğleri arasında da yürümüş, çamurlu patikalardan da geçmiş. Kendine karşı silahlanmış, heyecanını menevişleyen alkışlarla kutsanıp aydınlanmış sahnede. Kalemiyle, müziğiyle, tiyatroya adanmışlığıyla; sanatın varsıllığına, güzelliklerine sağır serkeş öfkelere kalkan olmuş her defasında. Olabilmiş. Fonda hep The Beatles, Frank Sinetra şarkıları…
Şöyle bir düşünüyorum da unutulmaz nice karakter yaşar kıldı sahnede yıllar yılı. Onlara ruh üfledi, ete kemiğe büründürdü Arda Aydın. Sesinin, elinin, yüzünün dolaştığı her karakter onun renginden tonlar alarak bir bedende yeniden gövdelendi adeta. Hiç bir rolü yarım yamalak, ucundan tutarak yorumlamadı şimdiye kadar. Canlandırdığı her ‘persona’nın iç çatışmalarını, duyarlılıklarını en doğru biçimde sahneye taşımasını bildi. Üstelik tekrarın sığlıklarına, ucuzluklara hiç düşmeden. Sadece repliği oluşturan sözcükler değil, harfler, o küçücük ‘es’ler bile soluk alıp verdi üstün sahne hakimiyetiyle. Dahası, yaşar kıldığı her karakterin kanatlanmış yürek atışlarını, heyecanlı ürperişlerini duyurdu izleyicisine. Örneğin hayatın görünen yüzünü yalanlayıp gerçeği gösterdi Ziya Osman yorumu. Şaşırtıcı bir olmazlık hüznüyle seslendirdiği “Ha Üç Gün Önce..” şarkısını, hatırlıyorum şimdi.
Nasıl yaşadıysa, habersiz nasıl öldüyse bunca insan… Birkaç bahar… Bir o kadar kış mevsimi.
Diyebilirim ki; ‘Zamanlama ve dinamizm mükemmeliyeti’nin yanı sıra yeteneği, uçsuz bucaksız sahne sempatisiyle de oyunculuk sanatının en üstün, en nitelikli örneklerinden birini “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda sunuyor şimdilerde. Tiyatro sanatına bir tarih düşüyor adeta. Herhalde Nick Bottom’u onun gibi kimse oynayamazdı,s avım hala geçerli. Bir oyunculuk dersi adeta sergilediği. Seneler sonra da söz konusu rolü üstlenecek her oyuncu için ‘Arda Aydın referansı’yla anılacak bir başarı ölçütü olacak bu performans. Kuşkusuz, “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nı Arda Aydın gibi bir virtüözden seyretmek gerekir. Zaten hep yinelediğim gibi Arda Aydın’ı sahnede izlemek ayrıcalıktır.
Dahası, Shakespeare’in hemen her piyesinde, hemen her karakteri canlandırabilecek ender oyunculardan biri Arda Aydın. Hamlet, Cassio, Tranio, Benvolio, Nick Bottom, Petruchio, Paris, Titus Lartius, Iago, Romeo, Biondello, Prens Escalus, Junius Brutus … Bu öyle bir oyunculuk ki Shakespeare’i Shakespeare’in ülkesinde bile keyifle izlettirtir, bana göre. Rolüyle kurduğu doğru ve duyarlı ilişki seyirciyi daha ilk andan sıra dışı bir içsel yolculuğa taşıyor çünkü. Arda Aydın bu nedenle bir sahne yaratığı. Çok yönlü oyunculuğun yanı sıra, uzun soluklu ‘yıldız oyuncu karizmatiği’ne sahip…
Başka ne söylenebilir ki zaten? İyi ki var yaşar kıldığı her karakterde bir başka mucizeye tanık olmamızı sağladığı için. Her defasında, ‘düzeyli, nitelikli sanat’ı duyumsayarak tiyatro seyretmenin keyfini bizlere yaşattığı için, harikalar yaratabildiği için, sözünü esirgemeyen, kılı kırk değil kılı bin yaran, güçlü, disiplinli, samimi oyunculuğu, tartışılmaz yorum gücü için..
Oyuncular vardır hayata unutulmaz izler bırakan, her repliğe, her mizansene bir anı, bir yaşam, yepyeni bir biyografi ilave eden işte bizler Arda Aydın ile o büyük buluşmaya tanıklık ettik her defasında. Nasıl desem, tiyatronun büyüsünü yaşadık. Nick Bottom ile geçmişteki her başarısı unutulsa bile sadece Nick Bottom ile tiyatro sanatına katkısı unutulmayacak. El ve ayaklarının toynağa dönüşmesi… Kan,ter,salya içinde.
“Genel provaya kadar süre istedim Aleksander Popovski’den. Farklı bir yorum bulup getireceğimi söyledim ve Nick böyle çıktı ortaya. Kendimi eşek gibi hissetmem gerektiğini biliyordum.”
“Sahne gerçek, hayat oyun gibi gelmiştir hep bana. Sahnede yaptığım her şeyden sorumluyum, hayattaysa farklı..”
Müşfik Kenter’in ayrı bir yeri var hayatında.
“Sadece bu cümle kaldı aklımda: İnsan ol! Olmaya çalıştım, becerebildiğim kadar. Sahnede ya da hayatta. İkisini de kastetmişti biliyorum Müşfik Hoca. Sadece sahnede insan olmak bir işe yarar mıydı, emin değilim; zaten o da bunu kastetmemişti. Müşfik Hoca’yı çok sevdik. Müşfik tavrını daima hissettik. Kendi adıma konuşacak olursam, sihirli filan değil; İNSANİ bir dokunuşla hayatımı rayına oturtup bugün bir meslek sahibi İNSAN olmama neden olduğu için minnetarım ona..”
Mezuniyet sonrası, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın oyuncusudur Arda Aydın. “Hırçın Kız”, “Bizans Düştü”, “Candan Can Kopartmak” ile o sahneden diğerine devam eden yoğun bir maraton içinde bulur kendini. İşte tam da o günlerde “Köşebaşı” genel provada kaldırılır. Zaten bir süredir  morali bozuktur, “Neredeyim, ne yapmak istiyorum”, soruları canını yakmaktadır. Temine saplanan cam kırığı gibidir mutsuzluk. Kararsızlıkları, endişeleri vardır. Rüzgarların kasırgaya dönüştü günlerdir bu yaşadığı. Majör depresyon tırmanıştadır. Kendini yalnız hissetmek, umutsuzluk. ‘Keşke’lerin istilası. Elsinore’un loş koridorlarında ıssızlığını fark eder. “Oyuncular sır saklayamazlar” diye fısıldar Hamlet kulağına, “Gizli kapaklı ne varsa çıkarırlar ortaya..” Ürperir. Göz göze gelirler bir an: “Tiyatroyu bir kapan gibi koyup önüne, kralın vicdanını kıstıracağım içine..” diye devam eder Hamlet.
Yorulduğunu hisseder Arda Aydın. Zaten ta yedi yaşından beri seslendirme stüdyoları hatta öncesi de vardır, kulağına fısıldanan cümleleri tekrarlar. Okuma yazmayı bilmediği zamanlar bu dediğim. Ezenler de çıkar, köstekleyenler de. Küçümseyenler de. Direnir. Dili nasıl kullanacağını, neyi nasıl anlatabileceğini o stüdyolarda öğrenmiştir hiç kuşkusuz. Şöhreti kabullenip içselleştirmeyi, kendine güven ve sahne hakimiyetini de. Bedel çocukluğunu doyasıya yaşamamaktır. Bedel ağır sorumluluklar üstlenmektir. Varsın olsun! Yaşıtları top oynarken, o ya seslendirme yapmaktadır ya Füsun Önal ile televizyon programı çekimindedir.
İstifa dilekçesini verir. Bir süre İngiltere’de dolaşacak, kurslara katılacaktır. Hayır istifası kabul edilmez Arda Aydın’ın. “Tamam, git bir zaman, madem kendini geliştirmek istiyorsun, oyun izle, incelemeler yap,” der Yönetim Kurulu. İngiltere!de üç ay kalır. Kaçak işçi olarak pizza restoranında çalışır, Kamera ve Shakespeare Oyunculuğu Teknikleri üzerine kurslara devam eder.
2005’te “Bremen Mızıkacıları” adlı çocuk oyunuyla Şehir Tiyatrolarına döner. Ve bir gün kendini İstiklal Caddesi’nde Mısır Apartmanı’nın beşinci katında bulur. Zemin kaplar, klima montajını yapar salonun, tuvaletleri temizler. Kısaca; DOT’un kuruluş serüvenininde “Donmuş”, hemen ardından reji asistanlığını da üstlendiği “Aşk ve Anlayış” ile yerini alır.
Şehir Tiyatrosu’nda Candan Sabuncu, Atacan Arsevenli “Yaban Ormanı”, “Keşanlı Ali”, “Lüküs Hayat” derken birden müzikal yeteneği fark edilir ve o zamana kadar oynadığı en büyük rol; Allen Felix ve Şehir Tiyatrosu tarihinde en iyi beş komedi oyunundan biri olarak değerlendirilen “Tekrar Çal Sam” ile olağanüstü bir başarıya imza atar. Woody Allen,’Allen’; Allen’de ‘Arda Aydın’da gövdelenmiş sonuçta unutulmaz bir kompozisyon çıkmıştır ortaya. Üstelik bu oyunun bir özelliği de başlangıçta Arda’nın ne seslendirme ne tiyatro ile ilgilenmesine pek sıcak bakmayan Sezai Aydın ile ilk kez aynı sahnede bir araya gelmeleridir. “İstanbul Efendisi”, “Buluşma Yeri”, “Nekrosov”da da bu beraberlik devam edecek, baba oğul her defasında daha önemli başarılara imza atmaya devam edeceklerdir.
Dediğim gibi tiyatroyla buluşması çok küçük yaşlarda başlamış aslında. Daha on bir yaşındayken, Füsun Önal ile televizyon programı yapmışlığı var örneğin. Ve daha öncesi, Ankara Devlet Tiyatrosu. Henüz sekiz yaşında Arda Aydın. Kerim Afşarlı “Galile” projesi önerilir. Sezai Aydın başta, biraz tereddüt ettiyse de sonunda kabul eder. Yönetmen Arda Aydın’ın yeteneğine daha ilk günden  hayran kalır ve oyun çıktıktan bir süre sonra “Bu çocuğu bana verin yurt dışına götüreyim, çok büyük bir oyuncu olacak, inanılmaz bir ışığı, yeteneği var,” der. Sezai Aydın, o kadar küçük bir çocuğun tek başına yabancı ülkelerde eğitime gönderilmesine kesinlikle taraftar olmaz. Bir yanda baba yüreği, diğer yanda kararını haklı çıkaracak bazı kuşkuları vardır aslında. “Her çocuk çok iyi taklit yapabilir, belki Arda da sadece iyi taklit yapıyor,” diye düşünür.
“Gitseydi..” diyecek oldum. “Şayet gönderseydiniz..”. Bir an gülümsedi Sezai Aydın: “Yönetmen haklıymış,” dedi.
“Ben fotoğraf çektirtmek istiyorum, güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf..”
Lavantayla karışık o saadet duygusuyla koridorda ilerledi adam. Zorla olsa da gülümsemesi gerekiyordu. Zorla gülümseyişin ne kadar çirkin olduğunu biliyordu oysa. Güzel sevinçli şeyler düşünmeliydi. Fotoğrafçı bir an durdu:
“Özür dilerim, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim,” dedi.
Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde yaşayacak, uzun süre kalacak tebessümlere ihtiyaç vardı çünkü. Mesut insanların dudaklarında sabitlenmiş tebessümler candan ya da sığıntı olsa da.
Pencere camlarında yağmur damlaları..
Hüznün yarısı cebindeydi her zaman. Öldüğünde sadece 47 yaşındaydı Ziya Osman Saba..
Ölmek bir son mu, bir başlangıç mı bilmem?
Ölmek, ölümsüz olmak için küçük bir bedel belki de.
Sadece bir bedel.
Aynada gözlerinin çevresinde oluşmaya başlayan ilk gölgeleri keşfetmişti. Puslu, gri bir gündü. Soğuktu. Bir ölümün hemen ertesindeydi. Babası öyle bir kalp kriziyle, hiç umulmadık bir zamanda, yorgundu. Yaşam yorgunuydu. Zaman zaman kendini aşağılanmış, kimliksizleşmiş hissediyordu. İstanbul vardı hayatında. Onsuz olamayacağı İstanbul. Neydi iradesini yok eden bu şehirde? Neveser Vapuru değişen isimlerle yolculuğuna devam ediyordu, o iskeleden diğerine… Hayatındaki dönemleri düşündü. O bayram sabahı kurban edilecek koyunu, anneannesini, kızkardeşini, evlerini, üç çeki odunu… Bir bulut çöktü yüzüne usulca. Sustu. Sirenlerin şarkılarını duyar gibi oldu. İçini çekti Ziya Osman Saba.
Hüznün yarısı cebimde, hayatın izleri kırık dökük zihnimde, çekip gidince uzaklara, sıla hasreti çöker boğazıma…
‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ Arda Aydın’ın sanat hayatında önemli zirvelerden biriydi hiç kuşkusuz. Hilmi Zafer Şahin’in oyunlaştırdığı eseri, Can Doğan ustalıkla yönetmişti. Başta fazla didaktik bulunsa da Arda Aydın’ın yorumuyla oyun büyük bir başarı elde etmiş, gün gelmiş biletler çıktığı gün tükenmişti. Bu tek kişilik oyunla Arda Aydın Türk tiyatrosunun gelmiş geçmiş en önemli aktörlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
‘Keşanlı Ali Destanı’nda  Profösör kimliği. Arda Aydın’ı bu müzikalde belleklerimize kazıyan bir şarkısı vardı ki. Ne Gülriz Sururi- Engin Cezzar, ne Rüştü Asyalı – Nurseli İdiz, ne Erhan Yazıcıoğlu – Zeliha Berksoy’lu ‘Keşanlı Ali’lerde yer almayan bir şarkıyı ilk kez dinliyorduk.”Baştan sona ataonal bir şarkıydı,” diyor Arda Aydın. Olsun,güzeldi.
Aslında rejisörlük yapmak istiyordu Arda Aydın. Sayısız tekst okudu, okumakla kalmadı satır aralarını doldurarak inceledi, notlar çıkarttı, bu arada da yurt dışında pek çok oyun izledi. ‘Modern, insanları sıkmayacak, insanların salonu eğlenmiş olarak terk edecekleri ancak sözünü söyleyen, iletisini aktaran’ bir tekst arıyordu nicedir. Popüler müzikle, dansla beslenmiş.
“Bir oyunun müziği doğru seçilmişse perdeyi 1,0 önde açarsın..”
İşte tam da o günlerde Sarah Ruhl’dan İrem Arslan Aydın’ın dilimize çevirdiği ‘Ölü Adamın Cep Telefonu’nda karar kılar. Hem yönetecek hem müziklerini belirleyecek hem de başrolünü oynayacaktır.
‘Ölü Adamın Cep Telefonu’ art arda sarsıcı sürprizlerle tempoyu yüksek tutarken, beklenmedik finaliyle de izleyiciyi sarsar; sahnede yakalanan sıcak birliktelik Arda Aydın’ın boyut katan, atmosfer yaratan rejisiyle alaşımlandığında harika bir çalışma çıkar ortaya. Arda Aydın bu ilk reji denemesinde, dünyada olup bitenle sahne arasında öyle ustaca bir organik bağ kurar ki, şaşırtıcı detaylar, farklı karakterlerin buluşmasıyla sergilenen unutulmaz sahnelerle oyun  adeta su gibi akar. ve sıcağı sıcağına, hani nasıl derler daha teri soğumadan ‘Harikalar Mutfağı’ adlı çocuk oyunun rejisini üstlenir Arda Aydın. Sonuç yine başarılıdır. Üstelik müthiş bir değerbilirlikle, belki farkında bile olmadan bir ‘ilk’i daha gerçekleştirmiş, her iki oyununda da sahne gerisinde görev alan herkesi fotoğraflayarak fuayedeki, oyun tanıtım panosuna koydurtmuştur.
“Biliyor musunuz, aşk, macera, entrika, mücadele, aldatma, tecavüz, bol gözyaşı ve bol kahkahanın vaat edildiği televizyonlarından biraz uzaklaşıp saydığım tüm bu olayların birebir ve canlı canlı sergilenebildiği ve vaat olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştürüldüğü tek yer olan tiyatro salonlarına rağbet göstermelerini istiyorum insanların. Böylelikle tiyatro sanatına yapacakları katkı, paha biçilmez olacak. En azından bir seyircinin yanında bir seyirci daha kazandırması, daha iyi ve daha kaliteli işler için, daha özgür kapılar açacak emin olun.”