Tuna Kiremitçi’nin “Dualar Kalıcıdır” ( 2007 ) adlı romanından sahneye uyarlanan “Aşk Kalıcıdır” oyununu Hakan Altıner yönetmiş.

Eserin ışık tasarımı Nejat Karaorman’a, efekt tasarımı Metin Hoşgül’e, dekor tasarımı ise her çalışmasında bir önceki başarı çıtasını daha da yukarılara çeken Cihan Aşar’a ait.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’a gelip sığınır Rosella Galante. Viyanalıdır. Ama asıl önemlisi Yahudi’dir. Evet, bir çığlık gibi, büyük harflerle Yahudi. Hitler faşizminin sürek avından, o korkunç “kristal gece”den yakasını kurtarmış ama bu defa, İstanbul’da, mavi gözlü bir şaire aşık olmuştur. Şairin pencere camına düşen aksini (o an adeta ateşe doğru kanatlandığını) hiç unutamaz Rosella Galante. Sansaryan Han’da geçen üç günü de.

Dilek Türker’i düşünüyorum şimdi. Tiyatro tarihimizi oluşturan isimler arasında yer almak. Ustalık katındaki oyunculuğuyla sahnede hiç durmadan çok boyutlu kadın portreleri imar etmek.

Nakşidil Sultan, Siyen, Madam Olga, Sevtap, Rosa Lüksenburg, Vera Tulyakova, Türkan Saylan, Sarah Bernhardt, Latife Hanım, Zehra ve diğerlerini, nasıl da inanılmaz, tarif edilemez bir duyarlılıkla ete kemiğe dönüştürdüğünü anımsıyorum tek tek.

Lorca’dan, Brecht’e, Gorki’den, Shakespeare’e dünya tiyatrosunun en önemli oyunlarında başroller oynamak. Düşler serpmek sahneye. Ödüller, alkışlar, yurt içi ve yurt dışı turneleri.

Her başarının bir sonrakinin çekirdeğini oluşturması. Ve Rosella Galante ile bir kez daha ustalık katında, aşılamaz bir yoruma imza atmak.

Dilek Türker, “Rosella Galante” rolünde, benzersiz sahne karizmasıyla yine her harfin, her duygunun, her es’in hakkını veriyor ve bir defa daha “gerçek bir sanat olayı”na imza atarak, kim bilir kaçıncı kez tiyatro tarihine geçiyor.

Rosella Galante oyun boyunca sesini sesimize, hislerini hislerimize katıyor. Öyle bir an geliyor ki hayatlarımız hayatı oluyor, hayatı yarınımız, dünümüz.. Yaratılan bu illüzyonun karşısında ürperiyoruz birden. Soluğumuz kesilir gibi oluyor ve aynı anda bir oyuncunun sanatını ‘bir başka üst boyut’a taşımasına tanıklık ediyoruz.

“Benim için İstanbul’a gitmek diye bir şey yok küçük hanım. İstanbul’a avdet etmek, diye bir hayal var. Ama artık imkansız bir şey, sıhhatim seyahate müsaade etmiyor, maalesef. Ama buraya ne zaman geldiğimi soracak olursanız, tam kırk sene oldu. O günden beri İstanbul’un hayalini kurarım hep…”

Susuyor Rosella Galante. Zamandan bir kopuş anı, diyelim.

Yaşar kıldığı her rolde virtüozitesini bir başka doruğa taşıyan, uçsuz bucaksız sahne hakimiyeti, edası, tavrı, yorumuyla, üst düzeydeki tragedya ve komedi oyunculuğuyla, benzersiz bir sezgi, duyarlılığa dayalı ölçülü, yalın, dengeli, ayrıntılı, varsıl oyunculuğuyla Dilek Türker’i anlatmak gerçekte ne kadar zor. Ya da benim haddim değil. Sözcüklerim, ne yaparsam yapayım, daha en baştan yetersiz kalmaya tutsak, biliyorum.

Yeteneğini, oyunculuğunu sürekli olarak aşma çabasındaki bir ‘Dilek Türker gerçeği’yle karşı karşıyayım çünkü. Sanatında mükemmeli, daima en mükemmeli arayıp sunan Dilek Türker gerçeği ile.

“Yerli yazarların oyunlarını sahnelemeyi, seyirciyle buluşturmayı hep görev bildim. Çünkü Türk tiyatrosunun bizim yazarlarımızla var olması gerektiğine inanıyorum,” diyen bu safkan oyuncunun adı, yine Dilek Türker.

Başka ne söylenebilir ki zaten?

Dahası öyle bir ‘grande dame’ ki, Aziz Nesin, Nezihe Araz, Ataol Behramoğlu, Rekin Teksoy oyunlar yazmışlar kendisi için. Sözcüklerini, harflerini, repliklerini adamışlar o güzeller güzeli, güzelliği sonsuza yazgılı kadına.

Lütfü Ay, “Tiyatronun kutsal yaratığı ” olarak tanımlamış onu. Orhan Alkaya “İnsan şiddetinde bir depremdir sahnede,” demiş.

“Bernarda Alba’nın Evi”, “Rosa Lüksenburg”, “Beni Dünya Kadar Sev”, “ Ziyaretçi”, Eski Fotoğraflar”, “Kuvayi Milliye Kadınları”, “Haydi Öldürsene Canikom”, “Kurban”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Merhaba Hayat”, “Zaman Adında Bir Kadın”, “Pir Sultan Abdal”, “Eski Fotoğraflar”, “Sevdican”, “Osmangiller”, “Othello”, “Ziyaretçi”, “Aslan Asker Swayk”, “Mutlu Ol Nazım”, “Türkan”, “Nakşidil Sultan”, “İstanbul’un Gözleri Mahmur”,  “Mustafa Kemal ile Bin Gün- Latife” ve geçtiğimiz haftalarda bütün o oyunlara eklenen “Aşk Kalıcıdır”da yine bambaşka bir Dilek Türker’i izlemenin mutluluğunu anlatmaya zaten gerek yok.

Bir defasında, hayatının tanımı olarak Oscar Wilde’in bir sözünü hatırlatmıştı:

“Uzun süren zevkli bir intihardır sanatçının yaşamı.”

Kendi ifadesiyle, “zulada hep intihar ” vardı. Yedekte hep acılar, kan, ter ve gözyaşı. Bitmeyen bir mücadele… Hayır, perde asla kapanmayacaktı!

Rosella Galante ile kendi doğrusunu bulmaya çalışan Pelin (Damla Cersioğlu )’in sevgi, aşk ve sadakat üzerine kurulu dostluklarına tanıklık ediyoruz sahnede. Aşkın kalıcılığının, hiçbir koşulda ‘öteki’leştirilemeyeceğini anlıyoruz. Suç ortağıyız bu tutkunun, biliyoruz. Ve oyun bittiğinde anlıyoruz ki, aşk hormonların idare ettiği bir heyecandan çok daha fazlasıdır.

“Gerçek hayat bir mucizedir Pelin. Eğer buna inanmazsan, kalplerimize giden yolu bulamazsın..”

Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin insan denen varlığın barış, sevgi, dostluk ve kardeşliğini ayrımsıyoruz ister istemez. Rosella Galente ve Pelin’in dostlukları ayna tutuyor bize.

Rosella Galente deneyimlerini, hüsranlarını, umutlarını, sevinçlerini, kırılışlarını Pelin’e aktarıp yaşama umutla bakmasını sağlıyor, düş bozumlarını onarmaya çalışıyor kendince. Kurban rolünü asla kabul etmediğini, anne- baba olmanın namütenahi bir yürek sızısı olduğunu anlatıyor.

Rosella Galante hayatlarımıza dokunuyor. Ve bunu yaparken unutmaya tahammül edemediğini fısıldıyor, kulaklarımıza.

Zelda (Aslıhan İşcan) ise bir nefes gibi izliyor onları. Kahreden, hunhar bir sessizlikle. Kim bilir belki de, bazen sessizliğin kazandığını düşünerek. Hep susuyor.

Hakan Altıner’ın pürüzsüz roman uyarlaması ve eserin tüm nüanslarını aktaran incelikli rejisini ayrıca kutlamak istiyorum. Dahası Tuna Kiremitçi’nin romanı oyunculuk, dekor, giysi, ışık, müzik ve rejiyle öyle güzel bütünleşmiş ve çapaksız bir uyum sağlamış ki…

Ve Tiyatro Ayna bir defa daha: “Biz tiyatroyu ve sanatı ‘bir söz söylemek’ için yapıyoruz,” mesajıyla kucaklıyor  izleyicisini. Yine yardımsız, desteksiz, eğilip bükülmeden.