Malumunuz teknoloji ve uzay çağındayız. Durum böyleyken de sanat ve sanatçının bu durumdan etkilenmemesi imkansız. Çünkü sanatçının bir görevi de yaşadığı çağı ve insanını en net şekilde yansıtmaktır. Bu yansıtma sırasında farklı yollar tercih edilebiliyor. Kimi sanatçı öngörülerini ve hayal gücünü serbest bırakarak günümüz koşullarını geçmiş ya da gelecekle ilintilendiriyor. Bu bağlama sırasında teknoloji, rejim, sosyolojik durum gibi olguları kullanarak anlatmayı tercih ediyor. Sinemada gelişen sinema yapım teknolojileri (CGI vb.) ve çağımızın hikayelerinin bir araya gelişiyle birlikte bilim kurgu sinemasının yükselişi de kaçınılmaz oldu. Çünkü insanların sinemadan cevabını beklediği soruların başında “Nereye gidiyoruz ? – Nasıl bu hale geldik ? “ soruları geliyor. Sinema da bu çerçevede gelişimini gösteriyor. Sinema gelişirken türler arasılık da artık kaçınılmaz oldu. Çoğu şeyin melezleştiği çağımızda bir türe ait bir film görmek neredeyse imkansız. Yani bir aksiyon filmi sadece aksiyon vaat ederek seyircisini doyuramıyor. Bu da Bilim kurgu – Aksiyon , aksiyon – gerilim gibi melez türlerin doğmasına sebep oluyor. Bu bilgilerin ışığında bugün “Upgrade” filmini irdeleyeceğiz.

Filmin mutfağında çiçeği burnunda yönetmen ama yıllardır oyuncu – senarist olarak sektörde var olmuş biri var . Leigh Whannell. “Insidious 3”  ile yönetmenliğe adım atan Whannell’in ikinci filmi. İlk filmi bir korku filmi serisinin son filmi olduğundan tarzı ile ilgili kendini net bir şekilde gösteremiyor. Bu film aslında yönetmenin kendini belli edeceği ilk filmi diyebiliriz. Filmin başrollerinde Logan Marshall – Green , Benedict Hardie ve Harrison Gilbertson var. Yani filmin afişine baktığınızda filmi izletecek herhangi bir isim de yok. Film tür olarak aksiyon – bilim kurgu türünde. Bu da çok az rastlanan bir durum değil. Hatta her üç filmden biri, bu türün bir örneği. Peki bu filmi farklı kılan ne, gelin buna bakalım.

Filmin özeti “Teknolojik olarak insanların neredeyse tamamen yapay zekaya teslim ettiği bir dönemde kendi arabasını tamir eden ve eski teknoloji olarak sayılabilecek manuel bir arabaya sahip olan Grey ve eşi mutlu bir hayat sürmektedir. Bir gün arabasına bir alıcı çıkar ve eşinden onunla gelmesini rica eder. Eşiyle birlikte gittiklerinde arabayı alacak kişinin teknoloji devi “Vessel” şirketinin beyni ve kurucusu Eron Keen olduğunu görürler. Keen çifte bir teknolojiden bahseder. Stem adını verdiği bu teknolojiyi insanlığın geleceği olarak gösterir. Dönüşte bir arıza nedeniyle arabaları bir varoş mahallede kaza yapar. Bölgedeki çete üyeleri tarafından saldırıya uğrarlar. Bu saldırı sonucu eşini kaybeden Grey de felç olur. Hastanede Eron’un ziyareti ile bir tedavi önerir. Bir ameliyat ile “Stem” omuriliğine yerleştirilir ve vücut fonksiyonları yerine gelir. Stem ile iletişim kurmaya başlayan Grey , Stem’in sağladığı ekstra özelliklerle eşinin intikamını almaya çalışacaktır.” Filmin konusuna baktığımızda çok olağandışı durmuyor. Muadili çok fazla film olmasına rağmen film atmosferi ve evren yaratımı ile muadillerinin önüne geçiyor. Filmin karanlık ve soğuk atmosferi ile distopik bir film öngörmemize neden olsa da teknolojinin vaat ettiğiyle ütopik bir portre çiziyor. Sonrasında hikaye gelişimi ile tamamen distopik bir hal alan film, uzun olmayan, sıkmayan diyalogları ve akıcılığıyla seyircisini içine alıyor. Film noir öğelerine bol bol yer veren yönetmen, bu öğeler ile filmin evrenini yaratıyor. Filmin birçok muadili olması dezavantaj gibi dursa da bu filmlerden referans alarak bu durumu avantaja dönüştürüyor. Sahnelerdeki şiddet dozajı , aksiyonlar ve diyaloglarla bir çok filmden ilham aldığını gösteriyor. Birçok filme de saygı duruşları sunuyor.

Filmin teknik kısmı ise filmin en güçlü ve orijinal kısmı. Özellikle kullanılan kamera açıları ve aksiyon sahnelerindeki teknikler ile film farklı bir boyuta taşınıyor. Görüntünün özellikle odak noktasına baş karakterin vücut hareketlerinin konulduğu görüntüler ile harika bir hareket sağlayan yönetmen bu teknik ile seyirciyi adeta dövüştürüyor. Birçok farklı ve deneysel açıyı da içinde barındıran film bu farklılıklarla birlikte seyircisinde harika bir tat bırakıyor. Özellikle kullandığı farklı açılar ve kamera kullanım teknikleri ile deneysel bir tavır da sergiliyor. Renk kullanımı ise kırmızı ve mavi arasında harika geçişler yaparak sahnelerdeki atmosfer değişimlerini net bir şekilde seyirciye yansıtması çok yerinde bir tercih olmuş. Özellikle karakterimizin kontrolü kaybettiği sahnelerdeki kırmızı kullanımı ve net kararlar verdiği sahnelerdeki mavi ve tonlarının kullanımı sahnelerin etkilerini arttırmasında önemli rol oynamış. Bu konuda adeta ders niteliğinde olan film muadillerinden bu özellikleriyle ayrılıyor ve adeta farklı bir klasmana çıkıyor. Bu filme “deneysel bir gişe filmi” dersek yanlış olmaz. Hikayesi ve türü ile gişeye oynayan film, tekniğiyle deneysel bir tutum sergiliyor.

Filmin diğer saygı duyulası noktası ise oyunculuklar ve oyuncu yönetimi. Özellikle oyuncu olmasının ekmeğini burada net bir şekilde yemiş olan yönetmen, herhalde en çok audition kısmında vakit harcamış. Çünkü başrol oyuncusu Logan Marshall’dan harika bir performans izliyoruz. Öyle ki adeta rol kendisi için yazılmış gibi. Oyuncunun her jesti mimiği yerinde ve karakter ile bir bütün. Durum böyle olunca da “Acaba bu sahne kaç tekrarda çekildi?” Sorusunu ister istemez soruyorsunuz. Adeta oyuncuyu son raddesine kadar zorlamış ve en mükemmelini almaya özen göstermiş. Bu durumda harika performansları getirmiş. Bu da performansların filmin bocaladığı yerde oyunculukların sırtlamasını sağlamış. Bu geçişte filmi güçlü bir bütüne dönüştürmüş.

Filmin en zayıf kısmı ise mesajı. Başlangıçta yapay zekaya karşı ayakta kalan bir portre çizdiği karakteri ile “ Hayat zorluklarla güzel” mesajı verilse de sonrasında karakterimizin fizyolojik durumunun gelmiş olduğu nokta ile bu savaşı kaybediyor olması filmin mesajını unutturuyor. Distopik bir film olmasının getirisi olarak “ Yapay Zeka kazanacak , insanlık yok olacak” tezini dayatmasına rağmen mesajı bir şekilde net bir şekilde verebilirdi. Finalinin beklenenden zayıf kalması ve kanca atmak uğruna çarpıcı bir final yapamaması da filmin zayıf noktalarından. Her ne kadar bekleneni vermemesi ile finalinin seyirci üzerinde bir etki bıraktığını görsek de tahmin edilebilirliği finalin etkisini düşüyor.

Film bilim kurgu sinemasında yeni bir tavrın göstergesi. Bu durumda filmi merak edilebilir kılıyor. Çok güçlü sinematografisi ve oyunculukları ile boşa harcanmamış zaman vaat ediyor. Bu hafta vizyonda olan filmi sinemada izlemenizi tavsiye ederim, çünkü film sinemada izlenir. İzlemeyenlere “ izleyin o günler çok uzak değil” diyor, izleyenlere “ Afiyet olsunlar” diliyorum. Bir hatam varsa affınıza sığınıyorum. Saygılar …