Aşağı yukarı her okul, adına okula kabul veya bursluluk sınavı denilen çoktan seçmeli sorulardan oluşan kitlesel sınav yapıyor. Bu sınav sonrasında okullar, öğrencinin akademik başarısına paralel olarak burslar veriyor. Sınav sonuçları açıklanır açıklanmaz veliler, çocuklarının ne kadar burs kazandığını öğrenmek üzere okulların muhasebe servislerini arıyor. Söz konusu bu sınavların müşteri avlama sanatının en güzel örneklerinin sergilendiği uygulamalar haline geldiğini, veliler için rant elde etme fırsatı olduğunu, çocuklar içinse aile bütçelerine yapacakları katkıyı ispatlama alanı olarak görüldüğünü söyleyerek uygulamadan duyduğum rahatsızlığı not etmek istiyorum. Bu durum üzerine söylenecek çok söz var, eğitim adına rahatsızlık veren bu uygulamanın dışına çıkmak için sergilediğim tavırlardan dem vurabilir, hatta bu uygulamayı öğrenciler adına bir fırsata dönüştürmeye yönelik geliştirdiğim onca formülden söz edebilirim, fakat benim dile getirmek istediğim konu farklı.

Bu yıl, sınav sonrasında bilgi almak üzere gelen veli ve öğrencilerle sohbet etmek istedim, yaptığımız sohbetlerde gerek öğrenciye gerekse veliye şu soruları yönlendirdim: “Bu okulun öğrencisi olmak sizin yaşamınıza ne katacak, neden bu okulda olmak istiyorsunuz?” Aldığım cevaplar, üzerinde durulmaya değerdi. Büyük bir çoğunluk, iki şey üzerinde duruyordu: Yabancı dil eğitimi ve çocuğun yurt dışında okumasını kolaylaştıracak okul olanaklarının varlığı. Aslında yabancı dilde eğitim, yurt dışına çıkmayı kolaylaştırmak adına isteniyor. Veli ve öğrenciler bu iki ölçütü belirleyici olarak görüyorlardı. Sohbet ilerledikçe öğrencilerin hobilerini, hedef ve hayallerini sordum. Aldığım cevaplar karşısında bir taraftan çok heyecanlanırken diğer taraftan derin bir karamsarlık yaşadım. Gençlerin içinde yaşadıkları çağın kendine özgü koşullarını kavradıklarını, zamanın ruhunu yakaladıklarını görerek heyecanlandım. Bu gençler, geleceğin meslekleri diye anılan kariyer alanlarına yönelmiş, 21.yüzyıl becerileri diye dilimize pelesenk ettiğimiz becerilerle kendilerini donatmaya çalışan, hobileri, hedef ve hayalleri olan gençlerdi. Aralarında robotik mühendisi, zihin transfer uzmanı, 3D üretim mühendisi, yapay zekâ teknisyeni, biyoteknolog, insan DNA programcısı, kişisel organ üretim uzmanı olmak isteyen bilim ve teknolojiye meraklı gençler olduğu gibi ismini 21.yüzyıl sanatının mimarları arasında görmek isteyen, sanata duyarlı iddialı öğrenciler de vardı. Bu profil karşısında heyecanlanmak çok güzeldi. Fakat dünya liginde olmak isteyen bu gençler, ülkemizde kalmak istemiyorlardı, bir an önce yurt dışında öğrenim görmenin ve sonrasında da yurt dışında yaşam sürmenin yollarını arıyorlardı.

Söz konusu bu arayış, nasıl da üzücü, değil mi? Ülkenin geleceği olanlar, ülkede kalmak istemiyorlar. Elimizdeki olağanüstü beşeri sermayeyi başka ülkelere kaptırıyoruz.

Benim karşı karşıya kaldığım kitle, üniversiteyi yurt dışında okumak ve orada bir yaşam sürmek isteyenlerden oluşuyor. Üniversite mezunu olanlar yani ülkenin olanaklarıyla yetişmiş insanlar da farklı durumda değiller, onlar da bir an önce yurt dışına çıkmak istiyorlar, hatta bir daha dönmemek üzere. Bilim adamları, sanatçılar, sporcular, müzisyenler… Sizin anlayacağınız; sütün kaymağını yitiriyoruz, üretim potansiyeli taşıyan,  katma değer yaratabilecek evrensel yetenekleri destekleyemiyoruz.

Beyin göçü diye adlandırılan bu nitelikli iş gücünün ülkelere her alanda maliyeti o kadar yüksek ki. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi olan beyin göçünün nedenleri elbette çok; politik nedenlerden bilim ve teknoloji politikalarındaki yanlışlıklara, eğitim sistemindeki çarpıklıklardan ekonomik nedenlere kadar. Sektörlere göre dağılıma dikkat kesildiğimizde bilişim sektörü ilk, mühendislik alanları ikinci, temel akademik alanlarsa üçüncü sırada. Ülkemiz yurt dışına öğrenci gönderen ülkeler arasında 11. sıradaymış. Toplam göç edenlerin yarısına yakını, 20-34 yaş arasında ve bu gençler, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde yetişmiş.

Özellikle son yıllarda belirli bir sosyo-politik kesimin gelecek hayallerini ülkemizde kurmadığını gözlemlemiş olabilirsiniz. Fakat bu ilk gözlem, son derece yanıltıcı. Belirli bir sosyal kesim lokomotif olsa da toplumun tüm renklerini barındıran kesimlerin gözü yurt dışında. Bunca farklı sosyal kesimin ortak özelliği, değer üretme potansiyeline sahip, nitelikli iş gücünü temsil etmeleri.

Uluslararası ilişkiler açısından tüm ülkeler için beyin göçünün askeri, gıda veya ticari savaşlardan daha önemli olduğunu biliyorum. Bu savaşı kaybediyoruz, ne yazık ki.

Yurt dışına öğrenci gönderme işinin tarihi, yaklaşık iki yüz yıl öncesine dayanıyor. Osmanlı modernleşmesinin eğitim boyutunun bir gereği olarak 19.yüzyılda Tanzimat Dönemi’yle başlamış, bu uygulama. Gelecek vadeden öğrenciler modernleşmenin kadrosunu oluşturmak üzere Paris, Londra, Viyana, Berlin’e gönderilmişler. O günden bugünlere dünya kaç kez kuruldu ve fakat bizim gerçeğimiz değişmedi, hatta ülke olarak daha da geriledik. Başlangıçta gidenler geri dönerken şimdi gitmek isteyenler, bir daha geri dönmemek üzere yola çıkıyorlar.

Ülkemizin kaderi değişmiyor. Evet, genç, dinamik  nüfusa sahip bir ülkeyiz, geleceğimiz aydınlık ama kaderimiz değişmiyor. Sanırım bu gerçeği en iyi İngiliz devlet adamı Robert G. Cecil ifade etmiş: “Türkiye geleceği parlak bir ülkedir ve hep öyle kalacaktır.”