Kalbinin ardından gitmek, toplumun taleplerinden bağımsız, bütün sosyal normlardan azade, başkalarını umursamadan kalbin isteklerini karşılamak. Çokça cesaret midir ihtiyaç duyduğumuz bunu yapmak için, yüreklerimize bakıp onun hasretine kulak vermek için? Kulaklarımız duyabilir mi bu hasreti, yoksa dünyayla çok mu meşguller, gözlerimiz de dünyanın sahte ışıltısıyla kararmış? Kalbimizin yolunu takip etmek hayatımız için aslolandır yoksa sonuçlar çok yıkıcı olabilir. Emily Brontë’nin benzersiz romanı “Uğultulu Tepeler “(Wuthering Heights) bize kalbimizin hayatımızda nasıl bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. 1992 yapımı aynı adlı filmde de bunu en derinlerimize kadar hissedebiliyoruz, film kitabın mükemmel bir uyarlaması.

“Uğultulu Tepeler” 1847 yılında basılmış, yazarı Ellis Bell, Emily Brontë’nin takma adı. Emily’nin kız kardeşi Charlotte Brontë tarafından yazılan “Jane Eyre” kadar popüler olmamış hiçbir zaman, ama romanın inanılmaz gücü herkes tarafından kabul edilmiştir, hikâye, karakterler ve stil “Jane Eyre”dan çok ötededir. Aşk, imkânsız bir aşk, sosyal kurallar bağlamında imkânsız bir aşk ve yıkıcı sonuçlar, çünkü kalbin kendi kuralları vardır, toplumun imkânsızlıklarını bilmez o. Bu müthiş roman birçok kez filme çekilmiştir ama benim favorim, belki biraz da Catherine olarak Juliette Binoche’u izlediğimiz için 1992 yapımı film. Peter Kosminsky tarafından yönetilen filmin hikâyenin gerçek atmosferini bize yaşatan büyüleyici müziğini de Ryuichi Sakamoto’ya borçluyuz. Ralph Fiennes Heathcliff’i canlandırıyor, sanki karşımızda gerçek Heathcliff var, karanlık çekiciliği, Cathy’ye olan inanılmaz aşkı ve sadece ona, onunla birlikte olduğu dünyaya karşı tutkusuyla. Jason Riddigton’ı da Hareton rolünde görüyoruz, Cathy’nin yeğeni, ağabeyi Hindley’nin oğlu. Romanın gotik unsurları da bizi kuşatıyor.

Cathy çocukluklarından beri Heathcliff’le bir hissediyor kendini, babası tarafından evlat edinilmişti Heathcliff, onun geçmişi, ailesi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Babalarının ölümünden sonra Hindley onu aşağılıyor ve uşak olarak çalıştırıyor, ona çok kötü davranıyor. Kıraç topraklar, sonsuz kırlar onların hayatı, orada koşmak, dolaplı yatağın penceresini açmak, yatak, kırlar tam orada. Yatak bir sığınak, kendi içinde bir dünya ve dışarıya açılıyor pencere sayesinde, Cathy’nin içeri girmek istediği pencere, buluşma yerleri, sonsuza kadar. Dünyaları dış dünyayla birlikte özgür doğayla, geniş ve uçsuz bucaksız. Cathy Heathcliff’e duyduğu aşk ve bir hanımefendi olarak yaşama isteği arasında kalıyor, perişan oluyor, kararının tamamen yanlış olduğunu en derinlerinde hissettiği halde. Cenneti gördüğü rüyası, “Uğultulu Tepeler”e gitmek için yalvarması, orası alevler içinde cehennemden bir parça olsa da hasretini çektiği tek şey bu. “Kalbimde ve ruhumda yanıldığımı kesin olarak hissediyorum,” diyor Nelly’ye, bize hikâyenin bir kısmını anlatan hizmetçiye. Kuzeni Edgar’ın evlenme teklifini kabul etmişti, ama diyor ki:

“Şu anda Heathcliff’le evlenmek beni küçük düşürür; yani onu ne kadar sevdiğimi asla bilmeyecek ve bu, yakışıklı olduğu için değil, Nelly, ama o benden daha çok kendim olduğu için. Ruhlarımızın yapıldığı şey neyse, onunki ve benimki aynı…”

Edgar Linton’a ve Heathcliff’e duyduğu aşkı karşılaştırır sonra:

“Linton’a olan aşkım ormandaki yeşillik gibi, zamanın onu değiştireceğini çok iyi biliyorum, kış mevsiminin ağaçları değiştirdiği gibi. Heathcliff’e olan aşkım aşağılardaki sonsuz kayalara benziyor, görünüşte küçük bir zevk kaynağı, ama gerekli.”

Bütün o güzel elbiseler, bağlı saçı, Edgar’ın evinde yaptığı her şey onu boğuyor. Toplumun istediği gibi kısıtlamaya ve şekillendirmeye çalışıyorlar onu. Edgar’ın kitap okuduğu, Isabel’in nakış işlediği ve Cathy’nin piyano çaldığı sahne, tamamıyla sakin; hiç de Cathy’nin ateşli ruhuna göre değil. Kızlara has bir iç sevinç var onda ama toplum bunu kabul etmiyor, onu ezip deniz dışındaki bir balık gibi yaşamasını istiyor. Bunu hastalandığı zaman hissediyor ve şiddetle pencereyi açmak istiyor, rüzgârın içeri girmesini, kıraç topraklardan gelen rüzgârın. Heathcliff’le koşarken özgürlüğün sembolü olduğu günlerin hasretini çekiyor, bütün dertlerden uzak, sadece doğa ve ikisi. O günler için acı acı ağlıyor, niye bu kadar değiştiğini sorup durarak. Toplum insanları daha çocukken kurallarla, dinle baskılamaya çalışıyor, içlerindeki mutlu ruhu öldürüp hissiz, ne söylenirse, ne öğretilmişse onu yapan insanlara dönüştürüyor. Şiddetli acılarını kalplerimizde hissediyoruz ve kalplerimiz kederle parçalanıyor, gözlerimiz yaşlarla dolarken. Kıraç topraklar, bir sonsuzluk resmi ve orada yalnız bir ağaç. Heathcliff için dünya Cathy’den ibaret ve o yoksa, kimse bu dünyadan zevk almamalı. Birileri hayatımızda neler yapacağımıza, kimi seveceğimize karar veriyor, Arundhati Roy’un dediği gibi. Bu dünyada istediğiniz gibi yaşayamazsınız, sadece bu hayattan sonra, kalplerimizi öldürmeye çalışan bütün saçma kurallardan uzakta. Cathy ve Heathcliff bu topluma uyum sağlayamıyorlar, onlar da kaçıp gidiyor, yaşadıkları kısıtlı dünyanın gerçeklerinden öteye. Sadece üçüncü nesil, genç Catherine ve Hareton mutlu olabiliyorlar. Genç Catherine, Catherine’nin kızı kendine bir bahçe yapabiliyor. Bu dünyada kendi hayatlarını inşa edebiliyorlar, karar verip bunları uygulayabiliyorlar. Mutlu olup olmayacaklarını bilmiyoruz tabii. Cathy geri geliyor, hep söylediği gibi. Cathy ve Heathcliff hep orada olacaklar, yaşayacaklar, sonsuz bir mutluluk.

Kitap yıllardır zihnimde dolaşıp duruyordu ama filmi izledikten sonra her şey daha yoğun, sahneler, müzik, karakterler hepsi karşımda capcanlı. Rüyalarımda da beni rahat bırakmıyorlar ve çevremde, kalbimde, ruhumun derinliklerinde hissediyorum onları. Kate Bush’un da “Wuthering Heights” adlı bir şarkısı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Sanatçının 1978 yılında çıkardığı “The Kick Inside” albümünde yer alıyor bu şarkı. İngiltere’de bir kadın sanatçı tarafından yazılıp yorumlanan ve listelerde bir numara olan ilk şarkı olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Dört hafta boyunca İngiltere’de single listesinde bir numara olmuştu şarkı. Farklı bir anlam katıyor şarkı, güzel sesiyle büyüleyici bir şekilde içinde Cathy’yi hissediyoruz, içimize işleyen dizelerle, bizi asla terk etmeyecek.

Not:  İngilizce yazılarımı blogumdan artidelight.com takip edebilirsiniz.