Felsefe, ilk doğduğu zamandan bugüne kadar, bir coğrafya temsilidir. Antik Yunan Felsefesi, İngiliz Empirizmi, Alman İdealizmi, Fransız Varoluşçuluğu, Frankfurt Okulu, Viyana Çevresi yâhût diğer felsefe ekolleri, birer coğrafî atıf barındırırlar. Peki, bir toprak parçasında ve bu toprak parçasının üzerinde yaşamını sürdüren insan topluluğunda felsefenin varlığa gelebilmesi için elzem yetenekler nelerdir? Öncelikli olan, dilsel ve kavramsal yetenektir. Bir coğrafyada felsefenin mümkün olabilmesi için, felsefe dilinin, kavramsal kültürün ve gerektiğinde uzlaşılmış dili bozabilecek cüretin ve yürekliliğin var olması gerekir. Bu, “kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek sanatı” (Deleuze & Guattari, 2017, s. 12) olan felsefenin olmazsa olmazıdır. Bir toplumun dili, felsefeye ne kadar yatkın ve felsefe için ne kadar esnekse, o toplumda felsefenin imkânı o denli fazladır. Bir coğrafyada felsefeyi mümkün kılacak yeteneklerden bir diğeri ise, toplumların ereği, yani bir başka deyişle varlık nedenidir. Bir toplum, odağını neye çevirmişse, yani varlığını neye adamışsa, ne için ve hangi yolda bir birlik oluşturmuşlarsa, ürettiği de odur. Toplumu bir arada tutan bu ortak gaye, eğer ki kültürel dinamiklerse ya da entelektüel kaygılardan ileri geliyor ise, buradan bir felsefe çıkması mümkün olacaktır; eğer ki bu erek, bedensel olarak savaşmak, düşmanlaşmak ve düşmanlaştırmaksa ya da bayağı kaygılardan ileri geliyor ise, buradan çıkacak şeyin felsefe olması imkânsızdır. Ve bir coğrafyada felsefenin mümkün olması için elzem yeteneklerden sonuncusu da, “tarihsel bilinç”tir. Coğrafî olarak “bir yerde” olan toplum, yani bir toprak parçasında var olan birliktelik, tarihsel olarak da nerede olduğunu, nerede durduğunu bilmelidir. Ancak böylesi bir bilinç, dilsel ve teleolojik yeteneklerle de birlikte felsefeyi doğurabilir. Pekâlâ bu yetenekler göz önüne alındığında, Türkiye’de felsefe mümkün müdür? Dil, gaye ve bilinç konusunda, felsefî pozisyonumuz nedir?

Burada pek çok ümitsiz şey söylenebilir. Fakat en mühimi, dilsel varlık, dilsel bir aradalıktır. Türkçe, bir felsefe dili olmadığı gibi –ki bundan çok önceleri vazgeçmiştik bile−, pek çok önyargı barındırmasıyla, muhafazakâr bir olmasıyla ve toplumun zihniyetine bütünüyle adanmış olmasıyla, bir felsefe diline yatkın olmaya bile müsait değildir. Pek çok zorlama ile, bu dilden bir felsefe üretmeye kalkıştığımızda, kendimizi otokontrol hâlinde bir sosyoloji yaparken buluruz. Çünkü bu dil, bozguncu olmaya müsaade etmediği gibi, katı önyargılarını bize dayatmaktan da asla geri durmaz. Bu dilde her kavram, bir bayağı politikanın parantezine girmiştir ve o parantezin dışında asla ama asla tasarlanamaz. Bu da bizi, o kavramın hapsolduğu parantezin içine çekecektir, orada bizi de hapsedecektir ki, buradan çıksa çıksa, yine kaba bir politika ya da derinliksiz bir sosyoloji çıkar. Gelgelelim dil konusundaki bu ümitsiz durum, toplumun varlığını adadığı şey konusunda, kendi gerçekliğine oturmuş olur. Bu coğrafyaya mensup kimseler, dili hapsettikleri o kavga-gürültüye, o itiş-kakışa aynı zamanda adanmışlardır da. Bu yüzden her kavram, bu “yüce” gaye uğruna kaba politik parantezlere hapsedilmiştir, ki bir kavram dışarıya çıkacak olsa, “vatanperver sopalar” o kavramı ezmeye ve mahkûm etmeye de her zaman için hazırdır. Yani bu coğrafyada adanmış olduğumuz şeyden de, bir felsefe üretilemeyeceği fazlasıyla açıktır. Dahası, her zaman övünçle bahsettiğimiz “tarih” konusunda –devasa bir literatürün de desteği sayesinde−, zannedilenin aksine bir bilince değil, bir “kahramanlık patolojisi”ne sahibiz. Gelgelelim bu üç yeteneksizlik, birbirini sürekli besliyor ve semirtiyorsa; yani dil, erek uğruna yoz, tarih bilinci, ereğe hizmet edecek şekilde tahrip edilmişse, burada bir felsefe üretmek hâlen mümkün müdür? Yani iyi niyetli düşüneceksek bile?

Buradaki son derece kötümser tablo, asla umutsuzluk, hayâl kırıklığı ve küskünlük içinde oluşturulmuş değildir. Dilin her türlü imkânını sınayarak, her türlü ereksel mücadeleyi görerek, tarihsel bilinç adına her türlü çabayı takdir ederek, yine de itiraf etmek gerek: Bu coğrafyada felsefe yapmanın imkânı yoktur. Pekâlâ bizler, yani hâlen felsefeci olan bizler, yani zor zamanlarda biz felsefeciler ve elbette imkânsız bu coğrafyalarda biz felsefeciler, ne yapmaktayız, neden yapmaktayız? Yaptığımız şey, yalnızca not düşmektir! İmkânsız coğrafyalarda felsefe, yalnızca not düşmekten ibarettir. Ki bu, hiç de azımsanacak ve hafife alınacak bir şey değildir. Geçmiş çağların bütün felsefeleri ve gelecek çağların bütün felsefeleri de dâhil, düşülen bu notlardan paylarına düşeni alacaktır. İçine hapsolduğumuz bu dil, paylaşmaktan –doğrusu paylaşmak zorunda olmaktan− utanç duyduğumuz toplumsal gayeler, yani kavga-gürültü, itiş-kakış ve bireysel olarak değilse de toplumsal olarak yoksun olduğumuz tarihsel bilinç, bizi öğüteçlerinde paralamaya devam ederken; bizler not düşmekten asla vazgeçmiyoruz. Yoz –ve belki de bile isteye yozlaştırılmış− bir dilin, utanç duyulması gereken bir ereğin ve kendimizi görmek istediğimiz şekilde bozduğumuz, tahrip ettiğimiz, devşirdiğimiz bir tarihin içinde debelenip duruyoruz. Ve hepsi bu!

Yine de, her şeye rağmen, çabalamaya değer olan için, çabalamaya değer ve çabalamaya devam edeceğiz.

Hölderlin yurdumuz, Tagore göğümüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcımız olsun.

Kaynaktaki Eser:

DELEUZE, Gilles & GUATTARI, Felix, Felsefe Nedir?, Yapı Kredi Yayınları, 2017 (11. Basım).