2017’ye yılına girmemize saatler kaldı. Bu yeni yıldan hepimizin beklentileri, istekleri, ve bu yıl içinde yapmayı düşündüğü şeyi gerçekleştirebilme arzuları var. Yemek,içmek ve uyumak gibi fiziksel ihtiyaçların yanısıra görmek, keşfetmek ve bilmek gibi ruhsal ihtiyaçlarımızın da karşılanması çok önemli. Çünkü bu aktiviteler bizleri ruhsal karmaşıklıklarımızdan sıyırarak ‘insan’ olmanın ve ‘yaşamak’ eyleminin özüne götürür, bir derin nefes alarak veya nefeslerinizi tutarak içinde bulunduğunuz ortamın zarafetinde kayboluruz.

2016 yılına iyisiyle kötüsüyle veda ederken, geride bıraktığımız yıldaki ‘kötü’ deneyimlerimizden yola çıkarak yeni yılda ne yapmayacağımızın farkındayızdır artık. Ve yeni yılda neler yapabileceğimizi düşünmeye başlarız. ‘Türkiye Topraklarında Görülmesi Gereken 10 Mimari Yapı’ yazısını da sizlerin fikirlerine rehberlik etmesi için hazırladık. Başlayalım!

AYASOFYA

“… Tursun Bey sultanın duygularına tercüman olan şu cümleyi yazar: ‘Ayasofya Cennetten bir ayettir.’ …”

Öncelikle ülkemizin topraklarındaki en önemli yapılarla başlamak istedik. Ayasofya da bunlardan belki de en önemlisi. Defalarca onarım geçirmiş, içine girdiğiniz an sizi büyüleyen bir aurası olan bu yapı mutlaka görmeniz gereken yapılardan birisi. Çünkü bu yapı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bile daha eski ve günümüze dek bulunduğu topraklara sıkı sıkıya tutunuşu hayran olunası bir durum gerçekten de. Bir yapıya uzaktan bakabilirsiniz, hatta içine girip de bakabilirsiniz. Fakat o yapıyı görerek onu hissetmek çok başka diyarlara taşır sizi. Önceden kilise olan bu yapıya dini bir bakış açısıyla yaklaşmak yerine ; Ayasofya’nın kapısından girdikten sonra, imparator Iustinianus’un tam karşıdaki apsiste durarak ‘Seni Yendim Süleyman!’ sesinin yankılarını duymaya ve İstanbul’un fethedilişinin ardından burayı ziyarete gelerek ilk Cuma namazını burada kılan Fatih Sultan Mehmet’i hayal etmeye çalışın. Farklı farklı birçok yerden getirilmiş olan sütunlara dokunun, galeri katına çıkın ve yüzyıllardır Ayasofya’nın duvarlarına sıkı sıkıya tutunmuş olan mozaikleri inceleyin. İşte tarih, böyle bir şey. Bulunduğunuz ortamın kaosundan, İstanbul’un sizi boğuluyormuşsunuzca bir hisse sürükleyen kalabalığından bir süreliğine kaçmak için güzel bir durak olan Ayasofya, İstanbul’un en önemli ve kalabalık merkezlerinden birinde yer alsa da kapısından girdiğinizde geride kalan her şeyi silerek sizleri bambaşka bir sakinliğe ve sükunete sürüklüyor.
Ayasofya ile ilgili daha fazla bilgi için ” Havada Asılı Gibi Duran Bir Kubbeye Hakim Olmak : Ayasofya ” yazımızı okuyabilirsiniz.

SULTANAHMET CAMİSİ VE AT MEYDANI

Ayasofya’yı yazdıktan sonra Sultanahmet Camisi’nden ve At Meydanı’ndan bahsetmemek olmaz. At Meydanı, bir diğer adı ile Sultanahmet Meydanı Bizans döneminde Hipodrom olarak kullanılırmış. Meydanda yer alan Burmalı Sütun, Örme Dikilitaş ile Theodosios sütunu o dönemde hipodromun yollarını ayıran bir duvar olan ‘Spina Duvarı’na aitmiş ve burada çok daha fazla eser varmış. Fakat gerek Haçlı Seferleri’nin verdiği tahribat, gerek ekonomik problemler sebebiyle bazı eserlerin eritilmesi sonucunda günümüze ulaşamamış. Bizans döneminde İstanbul’un mimari yapısının çekirdeğine zarar veren Nika Ayaklanması hipodromda başlamış ve büyük bir katliamla yine hipodromda son bulmuş.Osmanlı döneminde ise sünnet düğünleri ve çokça şenliğe ev sahipliği yapmış bu meydan. Zaten çoğu yeniçeri isyanlarının gerçekleştiği bir alan olan bu meydanda yaşanan ve çok büyük etkiler yaratan Vaka-i Vakvakiye isyanında, isyancıların öldürdüğü kişiler buradaki bir çınar ağacının dallarına da asılmış.


Sultanahmet Camisi ise, bu meydanda günümüzde de yükselen altı minaresiyle göz kamaştırıyor. Bu cami I. Ahmed tarafından yaptırılmış. Aynı zamanda ‘Blue Mosque’ yani ‘Mavi Camii’ olarak anılmasının da sebebi yapının özellikle kubbesi ve yarım kubbelerinin içinin mavi ağırlıklı çini ve kalem işleriyle süslenmiş olması. Bu ihtişamlı caminin altı minaresi tüm camilerde rastlanan bir özellik değildir ve Osmanlı dönemi duvar resimlerinde de bu camiyi tasvir ederken en ayırt edici özellik olarak altı minaresi kullanılmıştır. Ayrıca caminin kapılarındaki zincirlerin de bir hikâyesi var. Bu zincirler, Osmanlı hükümdarlarının bu camiye başlarını eğerek bir saygı gösterisiyle girmesi için asılmıştır. Caminin içine girdiğinizdeki ortama yayılmış olan o sükunet, kafanızı kaldırdığınızda üstünüzde tüm ihtişamı ile sizleri saran o kubbenin güzelliği sizi hoş bir ürperti ile sarıp sarmalıyor.

Hipodrom ile ilgili daha fazla bilgi için ” Entrika Dolu Bir Varoluş Çabası İçinde Constantinopolis Hipodromu ” yazımızı okuyabilirsiniz.

SELİMİYE CAMİSİ


Sinan’ın ‘Ustalık Eserim’ olarak andığı bu eser, uzaktan bakıldığında dahi dev kütlesi ile kendisine hayran bırakan bir yapı olarak Edirne’de tüm ihtişamıyla yükseliyor. Bir gün bir arkadaşım Mimar Sinan’ın niçin Ayasofya’nın yüksekliğini aşamadığı ile ilgili merakını dile getirdi. O söyleyince benim de dikkatimi çekti, birkaç kitabın içinde kaybolurken Doğan Kuban’ın şöyle bir sözüne rastladım : “Mimar Sinan, imparatorluğun en zengin döneminde, Ayasofya kubbesini çok iyi tanıdığı halde Süleymaniye kubbesininkini onunki kadar büyük yapma isteği göstermemiştir. Bu, yapamadığı için değil, anıtsal boyutun estetik ve simgesel niteliği Osmanlı kültüründe benimsenmediği için böyle olmuştur.” ve böylece merakımız da giderilmiş oldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde benimsenmiş olan bu alçak gönüllü sanat anlayışı, Türk insanının İslamiyet öncesinden beri sahip olduğu bir özellik. Çok da çok olmadan sanat yapma algısı, Türk insanının yayıldığı coğrafyalarda resimden mimariye heykelden minyatüre etkisini göstermekten hiç çekinmemiş.

Ve bu alçak gönüllülük algısının yaygın olduğu dönemlerde inşa edilen Selimiye’nin gösterişli gibi duran fakat aynı zamanda tüm kibarlığıyla bizleri saran kubbesinden gözlerinizi alamayacaksınız. İlk bakışta çok gösterişli gelen bu kubbeyi biraz daha inceledikten sonra bunun ‘gösterişli’ değil de ‘görkemli’ olduğunu anlayacaksınız. Bu kubbenin yapılma aşamasında, daha önceki hiçbir dini yapıda karşılaşılmamış bir teknik kullanılmış ve yapı 2011’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiştir. Camideki müezzin mahfilinin ayaklarından birinin altında ters bir lale motifi yer alıyor. Bu konuyla ilgili bir rivayete göre caminin yapılacağı arsa üzerindeki lale bahçesini satmak istemeyen bahçe sahibi bu satışın bir şartla gerçekleşebileceğini söylemiştir: camide bir lale motifi bulunması. Mimar Sinan’ın bu ters olarak yaptığı lale motifi, sahibin tersliğini simgelemektedir.

ALAHAN MANASTIRI


Bu manastır, gerek bulunduğu konum ile olsun gerek de günümüze birçok kısmının ulaşabilmesiyle olsun görülmeye değer bir yapı. Mersin’in Mut ilçesine bağlı ve Toros dağları üzerinde 1200 m rakımda bulunan yapıya ana yoldan ulaşım yalnızda 10 dakikadır.Yapının Doğu ve Batı olarak iki kilisesi olsa da Batı kilisesi yıkılmıştır, günümüzde yalnızca Doğu Kilisesi’ni görebilmekteyiz. Farklı kaynaklarda farklı tarihlendirmeler yapılsa da 5-6. yüzyıllara tarihlendirilen bu manastırın kilisesi, muhteşem bir manzaraya sahip. Dikkatli bakıldığında apsisin iç duvarındaki duvar resimlerinin izleri hâlâ görülebilmektedir. Bu kilise, Ayasofya ile bazı benzer özellikler de taşımaktadır. Aslında özgün döneminde yapının Hristiyanlığın hac merkezi olarak görüldüğü de bazı kaynaklarda yer alan bilgiler arasında.

17. yüzyılda ünlü gezgin Evliya Çelebi, bu yapı için “Usta elinden yeni çıkmış gibi duruyor.” tanımını yapsa da maalesef günümüze tam olarak ulaşamamış. Yapıda başarılı onarımlar gerçekleştirilmiş ve bugün de ziyarete açıktır.

YEREBATAN SARNICI


Yerebatan Sarnıcı, içindeki ışıklandırmanın da verdiği etkiyle sizlere bir ormandaymışsınız hissi verir. Bu sarnıçtaki düzenli dizilmiş çokça sütun bir ağaç gövdesi gibi dört yanınızda yükselir. Müze oluşunun yanısıra çok çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapar. Burada Gözyaşı Sütunu ya da Ağlayan Sütun olarak bilinen bir sütun vardır, bu sütun diğerlerine göre daha çok ıslaktır. Bu sarnıç imparator Iustinianus döneminde yaptırılmıştır ve 9 metre yüksekliğindeki mermer sütunlarından ötürü Yerebatan Sarayı olarak da isimlendirilmişlerdir.

Sarnıcın kuzeybatı köşesinde sütun kaideleri olarak kullanılan iki Medusa başı çok ilgi çekicidir. En merak edileni ise bu Medusa başlarının aslında hangi eserlere ait olduğudur. Buna göre çokça efsane üretilmiştir.

Sarnıç, İstanbul’un fethinin ardından uzunca bir süre daha kullanılmış. İslamın bir getirisi olan akan suyu kullanmak anlayışından ötürü bir süre sonra kullanılmamış. 16. yüzyılda Bizans araştırmaları yapmak için buraya gelen Hollandalı gezgin Gyllius, Ayasofya civarlarında dolaşırken buradaki evlerin zemin katlarındaki kutulardan su çektiklerini hatta balık tuttuklarını keşfetmiştir.
Gerek içindeki atmosferi, gerek yüksek ve devamlı bir şekilde sıralanmış sütunları, gerekse yüzlerce yıllık tarihi ile Yerebatan Sarnıcı da görülmeye değer yerler arasında.

Daha fazla bilgi için ” Yerebatan Sarnıcı ” sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

ANİ HARABELERİ


Kars’ın merkez ilçesinde yer alan bu harabeler, 10. ve 11. yüzyıllarda Pakraduni Hanedanlığı’ndan Ermeni beylerin başkenti olmuştur. 2016 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne katıldı bu kent. Aslında harabe olarak anılsa da günümüze çokça ulaşabilmiş bir yapılar topluluğundan oluşur.
Ani, aynı zamanda 1001 Kilise Şehri veya 40 Kapılı Şehir olarak da anılıyor. Buradaki yeraltı şehrinde 900’e yakın yapı ve mağaralar bulunuyor.Yerin üstünde yer alan ise kent surları, 8 kilise ve bir cami kentin en önemli eserlerindendir. Ani Katedral diye anılan Meryemana Kilisesi, 10. yüzyılda Ayasofya’nın kubbesini onaran mimari Trdat tarafından inşa edilmiş. Menuçihr Camisi, Türk fethinin ardından Türkiye topraklarında inşa edilen en eski cami olmasıyla dikkati çekici bir yapıdır.
Ani kentinin yaşadığı tahribat, terk edilmişlik hissi veren ve yok olmaya karşı direnen bu cesur tavrı sizleri çok etkiliyor. Üstelik bir de hava durumunun sizden yana olduğu serin ama güneşli bir günde, sırtınızı o yapılardan birine rastlamış şekilde bir çay veya kahve içtiğinizde kafanızın içindeki tüm soru işaretleri yok oluyor. Yolunuz Kars’a düşerse, mutlaka görmelisiniz.

KIRIM KİLİSESİ

Bu kilise, orijinal ismi olan “Crimean Memorial Church” isminden yola çıkılarak “Kırım’ı Anma Kilisesi” adını almış olsa da günümüzde kısaca “Kırım Kilisesi” tabiri de yapılıyor. Kilise, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde yer alıyor fakat bahçe kapısından girdiğinizde sizi biraz şaşırtıyor çünkü yapı gerek işleyiş olarak gerek mimari olarak İstanbul kiliselerinden biraz farklı. Bu yapı aslında bir Anglikan Kilisesi. Yani bir İngiliz kilisesi. Sultan Abdülmecid tarafından İngilizlere verilen arazide, Kırım Savaşı’nın ardından savaşa katılan İngiliz Askerler adına yaptırılmış bu yapı.

Yapının açıldığı dönemde, o dönemin Osmanlı padişahına Kraliçe Victoria tarafından teşekkür etmek amacıyla yeni çıkmış bir otomobil hediye edilmiş. İstanbul kentine gelen ilk otomobil de şeyhülislamın verdiği ‘şeytan işidir’ fetvasının ardından Sarayburnu’ndan denize atılarak imha edilmiş.
Neo-Gotik mimari esaslara dayalı özelliklere sahip bu kilisenin oldukça ilgi çekicidir. Yapının taşlarının tamamı Malta’dan getirilmiş. Yapının çok ürkütücü bir özelliği var ki o da yapının inşa edildiği alanın aslında bir rum mezarlığı olması. Yapı, birinci derece sit alanının üzerine inşa edilmiş.
Birçok evin ve dar sokakların arasına sıkışmış bu yapı, günümüzde ağaçların sardığı bir bahçenin içinde bulunuyor. Gidip görüldüğünde sizi çokça etkileyecek bir ruhu var bu kilisenin, özellikle de gittiğinizde bir mezarlığın üzerine yapılmış olduğunu biliyorsanız…

Üstelik kilisede konser etkinlikleri de düzenlenmekte.

DİVRİĞİ ULU CAMİİ


13. yüzyılda Mengücekli beyi Ahmet Şah’ın yaptırdığı bu cami, uzanktan dış cephesine baktığınızda size sıradan bir cami gibi görünebilir fakat Anadolu Selçuklu dönemine tarihlendirilen bu yapı aslında kapıları ve içindeki üst örtüleriyle çok dikkat çekici bir yapıdır. Yapının Kuzey(Barok), Batı(Tekstil) ve Doğu kapısı yer almaktadır. Kapılardaki süslemeler özellikle gidip yerinde görüldüğünde dudak uçuklatacak kapılardır. Barok dönemin ortaya çıkışından bile daha önce inşa edilmiş en ihtişamlı Kuzey kapısı, barındırdığı özellikler bakımından “Barok Kapısı” olarak da adlandırılıyor. 14 metre yüksekliğindeki bu kapıyı bir çelenk gibi saran iki soyut hayat ağacı yorumu üzerine kurulu oluşuyla zihinlerde yarattığı cennet imgesinden bahsetmeden geçmek istemedik. Üç boyutlu ve heykelsi tasarımları bünyesinde barındıran bu caminin bir eşi daha yoktur, özgün bir mimari tasarımdır.
Hangi kapıdan girerseniz girin, yapının için sizi ayrı bir etkilemektedir. Adım attığınız her farklı noktada kafanızı kaldırarak yukarı bakmak zorunda hissediyorsunuz çünkü her sahında farklı farklı üst örtüler kullanılmış. Fakat başka bir şaşırtıcı durum ise, bu üst örtülerde hiç harç kullanılmamış olması. Bu kadar ağır ve çok çeşitli süsleri olan bir üst örtününün, harçsız olarak geçme sistemiyle tasarlanmaları oldukça hayranlık yaratan bir durum. Bu sistemde ‘kilit taşı’ adı verilen ve tüm taşların sıkı sıkıya tutunduğu en önemli ögeyi çıkarttığınızda tüm üst örtü dökülmeye başlar. Yapımı da, onarımı da zor olsa gerek… Eğer gün olur da Sivas topraklarında bulunursanız, bu yapıyı görmeden şehri terk etmeyin deriz.

AKDAMAR KİLİSESİ


Van’a bağlı Akdamar Adası’nda yer alan bu kilise “Surp Haç Kilisesi” ya da “Kutsal Haç Katedrali” isimleriyle de anılıyor. Yapı, Kudüs’ten kaçırılarak Van’a getirilen İsa’nın gerildiği çarmıhın bir parçasını barındırmak için inşa ettirilmiş. Adanın güneyine inşa edilen kilise, mimari açıdan da Ortaçağ Ermeni mimarisinin en önemli örneklerinden.

Fark edersiniz ki yapının cephesi çok ilgi çekicidir. Çünkü yapı kızıl andezit taşı ile inşa edilmiş ve yapının dış cephesinde rölyef şeklinde işlenmiş bitkiler, hayvan motifleri ve Kutsal kitaptan sahneler yer alıyor. Bu özelliği ile de dünya mimarisinde kilisenin ayrı önemi vardır. Kilisenin 1951’de birçok Ermeni eserleri gibi yıkılması emredilmiş fakat o dönemin gazetecisi olan Yaşar Kemal’in müdahalesi ile durdurulmuş.Yapı 2005-2007 yıllarında Ermenilerle ilişkileri geliştirebilmek için 1,5 milyon dolar harcanarak restore edilişinin ardından günümüze dek müze olarak tekrar açılmış.

Adanın doğal güzellikleri kadar etkileyici olan bu kilise görülmeye değer, özellikle de bahar aylarında…

HASANKEYF


Albert Gabriel ve Gertrude Bell gibi gönlünü keşfe adamış seyyahların soluk noktası, binlerce yıldır birçok hükümdarlığın egemenliğine başkentlik yapmış Hasankeyf, günümüzde varoluş çabasını sürdürmekte.Ve inanılmaz güzellikteki tarihi eserlere ev sahipliği yapan kent sadece duyduklarımızdan çok daha fazlasını içinde barındırmakta. Kentin kim tarafından kurulduğu bilinmemekte fakat kentin kuruluşu Neolitik döneme tarihlendirilmektedir. Bu tarihi ilçe, günümüzde Batman kentine bağlı.

Üstelik kent, Dicle nehrinin kıyısına konumlanmış olarak coğrafi ve stratejik olarak büyük önem taşıyor. Takdir edersiniz ki bu coğrafi durum, sosyolojik bazı etkenleri de beraberinde getirmiş.
Kentin; kayalık tepeleri, kanyonları, köprüsü ve ev mağaraları ile coğrafi bir güzelliğe sahip olmasının yanı sıra Dicle Nehri üzerindeki köprünün yol güzergâhlarıyla bağlantılı olması ticaretin su yollarıyla geliştiği Orta Çağ’da bu kentin ticari bir kimliğe bürünmesine sebep olmuştur. Kent, özgün döneminden günümüze dek bir çok gezginin durağı olmuş ve onların fotoğraflarına, anılarına, resimlerine konu olmuştur.

Peki, gelelim günümüzde Hasankeyf’in adını niçin bu kadar çok duyduğumuza. Ilısu Barajı projesi 1954 yılında başlatılan Dicle Nehri’nin toprak ve su kaynaklarının geliştirilmesi amacını içeren bir projedir. Fakat ne yazık ki Hasankeyf, günümüzde yürütülen Ilısu Barajı çalışmalarının sonuna gelindiğinde sular altında kalacak ve Hasankeyf’in kültürel mirası yok olacak. Ilısu Barajı Projesi’nin yarattığı tahribattan etkilenmeyecek olan Hasankeyf Yukarı Şehir’deki kültürel miraslar korunacak olsa da ; bu tahribattan etkilenecek kültürel varlıkların taşınarak etki altında kalmaktan kurtarılacağı iddia edilmekte. Fakat projenin etkisi yalnızca mimari eserleri değil bir tarih sayfasını yok etmeye yetecek kadar büyük olacaktır.

Sözün özü; Hasankeyf Anadolu topraklarında görsel bir tarih kitabı gibi varlığını sürdürmeye çalışsa da çok yakında bu kültürel miras sular altında kalarak kaderine mahkum edilecek. Yok olmaya yüz tutmuş bu dünya kentine yolunuz düşerse, gidip mutlaka görmeniz iyi olacaktır çünkü belki de bundan 15 sene sonra, çocuklarınız Hasankeyf’i göremeyecek ve belki de torunlarınız Hasankeyf’in var olduğunu asla öğrenmeyecekler…

Bir asırdan çok daha az süren ömürlerimizi dolu dolu yaşamak ruhumuzun en büyük ihtiyacı. Hayat ; gezip görüp keşfedip sevdikçe güzelleşir.

1996'da Antalya'da doğdu. İlk kez "Büyüyünce ne olacaksın?" Dediklerinde "Yazar!" Diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi'nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.