Hikayesine Bizans’ın imparatorluk kiliselerinden biri olarak başlayan; Osmanlı’nın en gözde sarayı Topkapı’nın avlusunda kalarak devletin savaş ganimetlerini sakladığı bir hazine haline gelen ve zamanla müzeye dönüşen bir yapının tarihi…

Aya İrini, Ayasofya kadar eski olsa da, saray duvarlarının içinde kalması ve tabii küçük ölçekli olması onu hep ikinci plana atmış olsa gerek… Yine de Aya İrini hep farklı hikayelerin kahramanı oldu. İstanbul’un fethinden sonra kiliseler camiye çevrilirken, Aya İrini hiçbir zaman cami olmadı ama kilise olmaya da devam etmedi. Osmanlı’nın hazine sandığı, Cumhuriyet’in film seti derken bugün 2014’ten beri ziyaret edilebilen bir “anıt” ve daha çok tanınan kimliği ile “konser salonu”. Kısacası Türk müzecilik hareketlerinin başlangıç noktası olsa da Aya İrini, hayatına müze olarak başlamadı, müze olarak devam edemedi ve bugün hala müze değil.

İstanbul fethedilince İmparatorluk sarayı için çevrilen Sur-i Sultani içinde kalan Aya İrini, hem saray arazisinde olduğu için korunaklı, hem de birinci avluda yer aldığı için kolay ulaşılabilir bir konuma kavuştu.  Bu yüzden savaştan getirilen kıymetli ganimetlerin, kutsal emanetlerin, silahların korunduğu, ziyarete açık olmayan bir “müze” havası hep oldu Aya İrini’de… Ne zamanki Avrupa’da müzecilik faaliyetleri gündeme geldi, o zaman Aya İrini’nin makûs talihi de değişmeye başladı.

Bizans’tan devralınan ve Hristiyanlık dönemine ait önemli ve kutsal eserlerin üzerine zaman içinde eklenen İslamiyet’in kutsal emanetleri; yüzyıllar boyunca biriken, kullanımı sona eren savaş aletleri ve askeri araç-gereçler ve hatta Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasından sonra Yeniçerilerin kostümleri bile Aya İrini’de saklandı. Bunlara 19. yüzyılda gözde olmaya başlayan eski eserler eklendi. Aya İrini’deki koleksiyon durmadan büyüdü.

18. yüzyılda İstanbul’a gelen ve Aya İrini’ye göz atma fırsatını bulan seyyahlar, hatıralarında Aya İrini’den “nadire kabineleri” gibi bahsediyorlardı. Müzelerin nüvesini oluşturan bu nadirelerin görülmesi bir ayrıcalıktı ve çeşitli söylentilere sebep oluyordu. Örneğin 1766’da Aya İrini’ye giren Jean-Claude Flacht “Orada, Constantinus’un ardıllarına bırakılan ilginç, merak uyandıran çok sayıda nesne ve nadire” gördüğünden bahsediyor; bir başka gezgin E. D. Clarke ise “Türklerin kenti ele geçirmelerinin yadigarı olarak asılı duran silahları, kalkanları ve Bizans imparatorlarının savaş aygıtlarını gördüm” diyordu.

Müzeciliğin doğuşundan ve genel kabulünden sonra anlaşıldı ki Harbiye Ambarı, Darül Esliha, İç Cebehane, Cebehane-i Amire gibi farklı isimlerle anılan Aya İrini Kilisesi, aslında imparatorluk müzelerinin öncüsüydü. Müzecilik tarihine Aya İrini “ilk müze” olarak böyle geçti. Gerçi 19. yüzyıla kadar hiçbir zaman serbest ziyaret imkanı yoktu; özel izinlerle bile sadece “göz atılmasına” izin veriliyordu ama gelişen süreç ve bazı tarihi şahsiyetlerin de katkısıyla Aya İrini sadece ziyarete açılmakla kalmadı; koleksiyonları tasnif edildikçe bugünkü pek çok müzeye de kaynak sağladı.

1846 yılında Tophane-i Amire’nin Müşiri olan Ahmet Fethi Paşa, Aya İrini’de yer alan koleksiyonları tasnif etmeye ve eserleri bölümlere ayırmaya başladığında Aya İrini, ilk Osmanlı Müzesi olacağı yeni hayatına da adım atmış oldu. Ahmet Fethi Paşa’nın çalışmaları sonunda Aya İrini’de biri silah koleksiyonu (Mecmua-i Esliha-i Âtika) ve diğeri de eski eser koleksiyonu (Mecmua-i Âsar-ı Âtika) olmak üzere iki temel koleksiyon ortaya çıktı. Ahmet Fethi Paşa, Avrupa’da geçirdiği günlerinde muhtemelen müzeleri de görmüş ve etkilenmişti. Koleksiyonları iki parçada toplarken, dışarıda kalan eserleri ise hiç ellememişti.

Koleksiyonlar arasında en çok ilgi çeken “Elbise-i Âtika” yani Yeniçeri kostümleri ise daha çok insan görsün diye Aya İrini’den çıkarıldı ve At Meydanı’nda yani Sultanahmet’te mankenler üzerinde sergilendi. 140 farklı kostüm ile eski paralar bu meydanda “halka açıldı”. Tabii bu kostümler kanlı bir şekilde kapatılan bir ocağın askerilerine aitti ve aynı zamanda halka türlü mesajlar verilmek istenmiş olması da muhtemeldi. Bu “cansız” mankenler daha düne kadar hayattaydılar ve 30 yıl önce bu mankenler yüzünden çok kan akmıştı.

1868’de askeri kostümler Aya İrini’ye geri döndüğünde artık askeri eserlerden çok arkeolojik eserler ilgi çekmeye başlamıştı. Bu dönemde pek çok önemli eser Osmanlı topraklarından çıkarılarak Avrupa’ya götürülürken Osmanlı Devleti de yeni bir koleksiyon oluşturmakla meşguldü: Müze-i Hümayun.

1869’da Mecmua-i Âsar-ı Âtika’nın adı Sadrazam Ali Paşa tarafından “Müze-i Hümayun” olarak değiştirildi. Bundan sonra müzenin koleksiyonunu genişletmek için yoğun bir çalışma başladı. İmparatorluk sınırlarında yapılan kazılardan çıkarılan eserler toplanıyor, bağışlar alınıyor, valiler merkeze tarihi eser sunmak için yarışıyordu. Müze koleksiyonları ile ilgilenen ve aslında Galatasaray Lisesi’nde öğretmen olan Goold Paşa, müzenin ilk kataloğunu da yaparak Türk müzecilik tarihinde bir ilke imza atmış oldu.

Aya İrini’yi dikkate almayanlar tarafından ilk müzemiz olarak kabul edilen Müze-i Hümayun sonraları; Fethi Ahmet Paşa’yı tanımayanlar için ilk müzecimiz Osman Hamdi Bey’in adı ile özdeşleşecektir. Osman Hamdi Bey, Türkiye’de müzeciliğin bilimsel olarak kurulmasını sağlamış ve katkıları ile müzeciliği bir “meslek” haline getirmiştir. Kökleri Çinili Köşk’te olan ve daha sonra karşısına inşa edilen ilk müze binası ile bugün İstanbul Arkeoloji Müzelerinin çekirdeğini oluşturan Müze-i Hümayun; Aya İrini’nin silah ve kostümlerinin dışında kalan eserlerinden oluşturulmuştur. Önceleri Aya İrini’de sergilenen bu eserler daha sonra mekan sıkıntısından dolayı Çinili Köşk’e taşınmıştır.

1877’de müzeye dönüştürülmeye başlanan Çinili Köşk, 1880’de ilk Osmanlı Müzesi olarak kapılarını ziyaretçiye açar. Bundan kısa süre önce 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı gelip çattığında, Aya İrini içindeki silah koleksiyonu da ziyarete kapatılmıştır. Bunun sebebi artık Helen ve Roma eserlerinin ilgi çekmesi ve dolayısıyla askeri eserlerin rağbet görmemesiydi ama diğer taraftan, bazı yazarların savunduğu gibi, askeri tarihin kaybedilen savaşın izlerini daha çok hissettirebileceği düşüncesi de gündeme gelmiş miydi bilmiyoruz.

Böylece Aya İrini müzecilik serüveninin kahramanı olmayı bırakır. 1908’e kadar askeri koleksiyon Aya İrini’de kalmaya devam etmiştir. Daha sonra bu koleksiyon Harbiye Askeri Müzesi’ne taşınmış ve yüzyıllar boyunca Aya İrini duvarları arasında kalan sayısız eser ziyaretçisine kavuşmuştur.

Görülen o ki Aya İrini, uzun yıllar içinde sakladığı bu eserlerle Türk müzeciliği için bitmeyen bir kaynak olmuş; pek çok müzenin ilk koleksiyonları Aya İrini’den çıkmıştır. Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetler, Askeri Müze’deki silah ve kostümler,  Arkeoloji Müzesi’ndeki tarihi eserler için bir “koruma” alanı olan Aya İrini, bugün gelinen noktada ziyarete açık bir anıt ve içerisinde düzenlenen tüm etkinliklerde gelenleri eski günlerin izleriyle etkilemeye devam ediyor. Aya İrini civarına gittiğiniz zaman, dışarıdan bakıldığında o uzun tarihinden hiçbir hatırasını açığa vurmayan bu yapıya bir kez de Türk müzeciğinin başlangıç noktası olarak bakmayı unutmayın.

 

Yardımcı Bir Kaynak: Wendy M. K. Shaw, “Osmanlı Müzeciliği: Müzeler, Arkeoloji ve Tarihi Görselleştirilmesi”, İletişim Yayınları.