2017 yılının son haftalarına girdiğimiz bu süreçte geride güzel anılar bırakmanın değerini daha çok anlıyoruz. Bu satırları yazarken, eve gelip bu satırları yazmanın tutkusu ile yanıp tutuştuğum anları ve tüylerimi kimi zaman diken diken eden, kimi zaman bazı detaylarıyla beni oyundan koparan fakat oldukça keyifli “Troyalı Kadınlar” adlı oyunun bazı sahnelerini düşlemeden edemiyorum.

Öncelikle, tiyatro tarihi ve tiyatro yöntemi ile ilgili çok da şey bilmemekle birlikte bunu kendi ayıbım olarak görüyor ve eleştirilerimi tamamen objektif bir izleyici olarak yapacağımı belirtmek istiyorum.

Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından sahnelenen oyun aslında Yunan tragedya yazarı Euripides’in eserinden ilham alarak, Jean Paul Sartre’ın uyarlamasıyla ve Altuğ Görgü’nün yönetmenliğinde seyirci ile buluşuyor. Öncelikle, belirtmem gerekir ki bir tiyatro oyununun afişi ancak bu kadar içerik ile bağdaşık olabilirdi. O nedenle bu bağlamda ilgi çekiciliğine artı puan vermek gerektiğini düşünüyorum.

İkincil olarak değinmek istediğim konu tiyatro sanatçılarının sergilediği oyunculuk üzerine. Oyundan çıkarken çeşitli kişilerin eleştirilerinin ‘abartılmış oyunculuk’ üzerine olduğunu gördüm fakat bir tragedya olarak kaleme alınan eserin uyarlaması ancak bu kadar yüksek trajedi içerebilirdi, diğer türlü ihtişamını kaybedeceğini hissediyorum. Bu oyunda karşılaştığımıza benzer yüksek oyunculuk kimi zaman tam da yerinde hamleler olabiliyor, zaten sınırları aşmadıktan sonra sanatı nasıl daha ileriye taşıyabiliriz ki?

Öncelikle oyunun niteliğinden ötürü bazı duvarların yıkılması gerekiyordu ve bu durum karakterler arası bir ritimle oldukça güzel verilmişti. Bugünlerde gördüğümüz bembeyaz heykellerin aksine döneminde rengârenk olan antik dönem kıyafetleri içinde göz doldurabilecekken, zıtlığın uyumunu sağlarcasına bembeyaz elbiseleri ve örgülü saçlarıyla tam bir Yunan kadınını betimleyen kadın karakterler ile kötücül karakterleri oldukça dış görünüşlerine yansımış erkek oyuncular bir ritim içinde birbirlerini tamamlıyorlardı adeta.

Giriş ise en etkileyici kısımlardan biri idi; hani ‘gözümüzün önünden film gibi geçer’ ya bazı sahneler biz can verirken, işte Troya kentinin akıbeti de aynı öyle birkaç dakika içinde verildi bizlere oyunun başında ve bizler de bir parçası olduk Troya yıkımının sanki. Bunu takiben yüzleri bir türlü gülmeyen Troyalı Kadınlar’ın başında cellatları olacaklarını düşündüğümüz kötücül karakterler bir yok olup bir ortaya çıktılar oyun boyunca. Ve oyunun en sonunda, asıl cellatların Anadolu kadınını kirletmek için uzanan erkeklerin elleri olmadığını ‘yüksek oyunculuğun’ biraz daha yükseltilmiş hali ile, tüyleri diken diken olmuşluk ve hangisine odaklanacağı bilinememişlik arasında bir ruh hali ile anlıyorsunuz aslında fakat ondan daha sonra bahsedeceğiz.

Oyuncuları tek tek incelemeyeceğim fakat kendisini Hekabe olarak tanıdığımız Priamos’un eşini sahneleyen karakterin oyunda oldukça sönük kaldığını ve seyirciyi biraz olsun oyundan uzaklaştırdığını söylemeden edemeyeceğim. Sanata duyulan ilgiye, sevgiye ve sanat uğrunda harcanan çabaya sonuna dek saygımız var, hepimizin. Fakat kimi zaman bazı tiyatro sanatçıları bazı karakterlere can veremiyor; bunun ne yetenek ile ne de sanatsal nitelik ile ilgisi vardı aslında, olmamıştı sadece. Kimi zaman bu olmamışlık da seyirciyi oyundan koparıyor adeta, bu da oyunun gözüme batan en büyük dezavantajı idi.

Helene karakterine özellikle dikkat çekmek istiyorum çünkü gerçekten de “Helene” karakteri çok güzel yansıtılmıştı. Troyalı kadınların her biri içlerini her dakika daha da kavuran bu söndürülemez acıyı kelimelere dökmeye çalışırken sahnenin en arkasında, bunlara bir bir tanık olan, yaptığı hatanın farkına vardığını ve bunu değiştirmek ya da kadınların acısını dindirmek için onlara uzanırcasına hamleler yaptığını fakat cesaret edemediğini düşündüğünüz Helene karakteri büyük bir inandırıcılık ile sizleri oltasına düşürüyor, tıpkı birkaç dakika sonra Menelaos karakterini yeniden kazanmaya çalışırken sergilediği güzellik ve dişilik ile. O nedenle alkışlar Helene karakterine.

Bir de Paris’ten bahsetmek istiyorum biraz. Aşkına ve arzularına yenik düşen Paris’i ilk sahneler dışında tüm oyun boyunca yaptıklarının sonuçlarını öngöremediğini bizlere vurgularcasına, olaylara üçüncü bir göz olarak tanık oluşunu izliyoruz. Bana Paris’in bu durumda suçlanmayışı tam da Adem ile Havva hikâyesini anımsatıyor, nedense mutlaka kadınlar sinsi ve suçlu olmalıymış gibi gelişen algının kırılması gerektiğini vurguluyor bu oyun bizlere biraz da. Adem ile Havva’nın hikâyesinin resim sanatına işlenişi de böyle olmuştur çoğunlukla, taraflı bir bakış açısıyla yalnızca Havva’nın elmaya uzanışı tasvir edilmiştir kimi resimlerde. Buna benzer bir şekilde işlenen bir günahın yalnızca Havva gibi bir kadına atfediliyor olması ve tüm hikâye boyunca kadının tüm acıları çekmesinin gerekmesi aslında yüzleşmek zorunda olduğumuz acı bir tarih gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. Yine aynı şekilde, Helene dahi Paris’i suçlayarak kendini aklamaktansa, aslında yaşamaması gereken Paris’i dünyaya getiren Hekabe’yi suçluyor bu defa. Ne acı.

Bir de Andromache’den bahsetmek istiyorum. Andromache karakterine can veren Didem Akın Açıl o kadar güzel bir oyunculuk sergiledi ki, sanırım tüm oyun boyunca en sevdiğim karakterlerden biri oldu. Üstelik kocasına duyduğu dillere destan sadakat ile çocuğunu korumak için yalvarışları aklımdan çıkmayacak uzunca bir süre.

Bunun dışında son sahnelerle ilgili parmak basmak istediğim bir nokta var ki, o da içime en çok işleyen kısmıydı oyunun. Bir sanat tarihi öğrencisi olarak ve Troya Savaşı mitine oldukça ilgi duyan birisi olarak Troya kentinin yakılarak yok edilmesini gözümün önüne getirmek beni derinden yaralıyor her defasında. Bunun benim için önemini, hissettirdiklerini sizlere anlatmak oldukça sancılı bir durum çünkü insanların kelimelere dökemediği çeşitli hisler vardır, adlandırılmamış hisler. Bu da onlardan birisi işte. Belki bu ifadem durumu biraz daha açar sizlere.

Bir kentin yok olması demek o kadar da hazmedilebilir bir şey değildir, düşünsenize… Kendi kentinizin alevler içinde kaldığını izlemek zorunda kaldığınızı ve bir zamanlar çocukların koşuşturduğu yolların küllerden ibaret olduğunu… Bir kentin yok olması demek insanların aidiyetini yitirmesi demektir aslında. Ve Troyalı kadınlara oyunun başından beri yüksek dozda şiddet uygulayan siyahlar içindeki karakterlerin artık hırpalanmış, kocalarını ve çocuklarını kaybetmiş bu acılı kadınlara dokunmasına gerek kalmamıştır. Bu kadınların celladı, son alınan kararla alevler içinde bırakılan ve geriye hiçbir şey kalmayıncaya dek yakıp yıkılan kentlerinin o haline şahit olmak zorunda kalmaları olmuştur. Bu kararın ilanı ile kenti simgeleyen ve tavana dek uzanan beyaz tüller bir bir çekiştirilip bir zarafet içinde yerlere serilirken, kadınlar bir zamanlar güle oynaya sokaklarında koştukları, çocuklarının da aynı şekilde kentte tozu dumana katacaklarının hayaliyle büyüdükleri evlerinin yok oluşuyla hırpalanırlar, gözlerimizin görmediği acılar tarafından. Aslında aidiyetlerini yitirmemişti Troyalılar, aidiyetleri zorla ellerinden alınmıştı bu kadınların. Neydi o söz, “İyi Savaş Yoktur”.

Fakat oyun ile ilgili en sevdiğim şey, her karakterin kendisine belirlediği kimliğe sizi de sürüklemesi oldu. Sanki oyunun içinde, onların içinde bir ruhmuşsunuzcasına, yaşlar süzülen gözleriyle gözlerinizin içine içine bakan Troyalı kadınlar ve gözlerini sizlere yöneltmeyerek sizi neredeyse yok sayan erkek karakterler aslında oyunun ruhunu seyirciye tam olarak sindiriyor böylece.

Kimi eksikleri ve kimi çoklukları ile Troyalı Kadınlar izlenmeye değer bir oyundu. Değerli sanatçıların daha nice sahnenin tozunu attırmaları dileğiyle…

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.