Hayatının her döneminde ve anında sanki tiyatro için yaşadı..

“Dionysos’un Çocukları” röportaj dizimiz kapsamında Serpil Tamur’ u anlatmak için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, elbette yeterli olmayacak. Serpil Tamur ile ilgili hazırlanması gereken, bir ya da pek çok biyografi / nehir söyleşi kitabı, belgesele ihtiyaç var çünkü. 

Hemen hatırlatmak isterim ki, Hülya Karakaş’ın “Sahnelerin Sultanları (2014)” ve Vedat Demirci’nin yazdığı “Alnında Işığı İlk Hisseden(2003)” adlı kitaplarda, Serpil Tamur’a dair kimi önemli bilgilere erişebilirsiniz. Ama dediğim gibi, onun hakkında daha çok şey yazılmalı, anlatılmalı.

Hayatı sahnede, ekranda yeniden kurarken, her detayıyla bizi gerçekleri yansıladığına inandırdı Serpil Tamur. Yaşar kıldığı her kimlik onu bir başka doruğa eriştirdi.

Aslında rol yapmadı hiç, içindeki duyguları, renkleri taşıdı sahneye. Zaman zaman sadece gözleriyle oynamaya varan duyarlı, boyutlu oyunculuğuyla virtüozitesini sergiledi.

Benzerine kolay rastlanmayacak o yalın, şiirsel, sahici yorumuyla gerçekle ötesini alaşımlarken “Serpil Tamur üslubu”nu gözler önüne serdi.

Canlandırdığı karakterin ruhuna ruhunu kattı. İç güdülerini, yüreğini tekniğiyle birleştirdi. Asla aynı role bağlı kalmadı. Sürekli deri değiştirdi. Kendinden en uzak, kendine en yakın kahramanlara hayat verdi.

Çok narin, duyarlı, duygu yüklü ve çok güzel bir kadın. Ege’nin yakamozları, yeşil mavi gözlerinde binbir ışık çakımına dönüşürken, o hüzün ve zarafeti tül gibi sarmayalan duruşuyla, öyle güzel, öyle güzeldi ki !

Akşamın alacası suya karışıyordu. Uzaklarda bir an yanıp sönen bir fener. Yüzünde hareler yaratan sedef ışıltıları ve hep o yasemen kokusu.

Serpil Tamur ile ilk karşılaşmam 1970’e dayanır. “Damdaki Kemancı”ya. Sonrasında izlediğim “Kadife Çiçekleri” , geçen bunca seneye rağmen, unutulmazlarımdan biridir. Ve tabii, bitmesin, ne olur bitmesin, diyerek seyrettiğim, beni derinden sarsan “Annem, Oğlum ve Ben “. ( Ve biliyorum, o anneanne rolüyle, bir defa daha tiyatro tarihimize geçmişti Serpil Tamur.)

Bir yaz gecesi. Havada belli belirsiz bir yağmur esintisi. Dionysos’un altın renkli şarabından bir yudum daha.

“Çocukluğum, Rodos’da geçti. Evimizin az ötesinde açık hava tiyatroları vardı.”

Küçük kız daha o yaşında “Antigone”, “Kral Oidipus”, “Lysistrata” ve diğer pek çok klasik Yunan oyunlarını izledi.

“Hatırlıyorum, ablamla üç katlı evimizin alt katında kendimize bir sahne yapar, beraber yazdığımız oyunları arkadaşlarımıza sergiledik.”

Göç kararı. Toplanan eşyalar. Doğduğu toprağı bırakıp İzmir’ e gelip yerleşir ailesiyle. Yeni bir hayat. Yeni bir düzen. İmbat rüzgarının önüne kayıp savurduğu hayaller. Dokuz yaşındadır Serpil Bodrumlu.

Ve günlerden bir gün…

“İzmir Devlet Tiyatrosunun ‘Polyanna’ oyunu için çocuk oyuncular arandığına dair gazeteye vermiş olduğu ilanı okuyup ablamla müracaat ettik. Sınavı kazandık. Başrol bana verildi. Polyanna’ydım. Ablamsa Nancy.”

On iki yaşına yeni girmişti. Gözlerinde hep o grisi, eflatunu bol yeşil, mavi ışık çakımları…

Melek Ökte kararlıdır: “Oyuncu olacaksın. Seni bırakmam,” der.

“Oyuncu olacaksın…”

Konservatuar yılları başlar böylece.

“Melek Hanım’ın önerisiyle konservatuvara girdim. Ne yazık ki çok geçmeden İzmir’deki öğretim lavedildi. Ankara Devlet Konservatuvarına nakledildik.”

“Çok değerli isimler hocalarım oldu. Başta Cüneyt Gökçer, Max Mainike. Şimdi aklıma ilk gelenler arasında, Nurettin Sevin, Salih Canar, Nüzhet Şenbay da var. Mezuniyet sonrası devlet tiyatrosu kadrosunda oyuncu olarak görev aldım.”

Artık devlet tiyatrosu yılları başlamıştır.

“İlk oyunum ‘Çalıkuşu’ydu. İzmir’e yapılacak turne öncesi, Esin Afşar’ın ani rahatsızlığı nedeniyle onun ‘Michele’ rolü, Cüneyt Gökçer’in önerisiyle bana verildi. Çok kısa bir sürede hazırlanıp sahneye çıktım. Feride’yi, geçenlerde kaybettiğimiz Gökçen Hıdır canlandırmıştı.” 

“Çalıkuşu” nu, “Tilki”, “Çil Horoz” , “Düşman Çiçek Gönderemez” , “Bitmeyen Aşk” , “Yerma”, “Yaşlı Hanımın Ziyareti” , “Nora” , “Kaçak” , “Ayakta Durmak İstiyorum “, “My Fair Lady”, “Pof’la Paf”, “Şerefiye”, “Deli Ibrahim”, “Şair Ruhu” , “Yedekçi “, “Damdaki Kemancı / Anatevka”,  “Antigone”, “İstanbul Efendisi”, “Ahmetlerim” , “John Gabriel Borkman” , “Mikado’nun Çöpleri”, “Kadife Çiçekleri”, “Akümülatörlü Radyo”, “Rosmersholm”, “Gül Satardı Melek Hanım”, “Dört Kız Kardeş”, “Bebek Uykusu “, “Ballar Başını Buldum”, “Yedi Kadın”, “Cadı Kazanı” , “Kuvayı Milliye” , “Annenin Cesareti” ve “Kanlı Düğün” izledi. Serpil Tamur Tiyatro Kare’ de “Müziksiz Evin Konukları” ve “Tiyatro Pera’da “Annem, Oğlum ve Ben” adlı oyunlarda rol aldı. 

Ne güzeldi bileğinin gücüyle, yeteneğiyle ve çok çalışarak bir yere gelmek.

“1960’ları, yani tiyatronun baş tacı edildiği, o altın yılları yaşadım. Çok önemli sanatçılarla aynı sahneyi paylaştım. Tiyatro izlemeye birbirinden şık tuvaletler içinde gelen kadınlar, takım elbiseli erkekler. Hiç unutmam, Ankara Yeni Sahne’de perde açıldığında, seyirciden yükselen parfüm kokusunu ta içimizde hissederdik. Dediğim gibi güzel zamanlardı.”

“On altı sene Ankara Devlet Tiyatrosu’nda aralıksız çalıştım. Sonra 1979’da İstanbul Devlet Tiyatrosu kadrosuna tayinimi istedim.”

“Neredeyse Türkiye’nin her yerini tiyatro ile dolaştım. Gitmediğim il, oynamadığını sahne kalmadı. Provalar, oyunlar, yaz turneleri, altını çizerek söylemek istiyorum, yılın on bir ayı bu şekilde geçerdi. Gün olur günde dört oyunla izleyici karşısına geçerdim. Yoruldum mu? Hayır. Pişman oldum mu? Kesinlikle, hayır. Kırıldım mı? Evet.”

“Tam kırk yedi sene hizmet ettiğim devlet tiyatrosu, adeta evim gibiydi. Ben oraya aittim. Ama gün geldi artık hatırlanmadığımı düşündüğüm, oldu. Öyle hissettirildim.”

“Unutamadığım oyunlar arasında ‘Nora’, ‘Bebek Uykusu’ ve tabii, on yıl arayla Ankara ve İstanbul’da oynadığım ‘Ahmetlerim’ gelir.”

Derken “Damdaki Kemancı”. Bu defa on sekiz sene sonra yeniden…

“1969 yılıydı. Sütçü Tevye’nin beş kızından biriydim: Tzeitel.”

Anatevka, Çarlık Rusya’sında bir köy. 1905’de, ihtilale adım adım ilerleyişin öncesi..

Golde ve Tevye kızları Hodel, Chaka, Tzeitel, Bielke, Shprintze ile yaşamaktadır. Sahi bir de Çöpçatan Yente vardır.

“Çöpçatan, çöpçatan, bir turna da vurdur bana tam gözünden..”

Serpil Tamur ” Damdaki Kemancı ” da oynarken ilk kızına hamiledir.Ve Cüneyt Gökçer rolü kesinlikle bırakmamasını tam aksine, oynayabildiği kadar oynamasını ister kendisinden.

“Bol giysilerle sahnedeydim. Hatta Hale Eren bana özel bir gelinlik bile tasarlarlamıştı. Sadece dans sahnelerine çıkmıyordum o kadar…”

Aradan yıllar geçti. Hayli uzun yıllar üstelik. Cüneyt Gökçer “Damdaki Kemancı”yı İstanbul’da bir kez daha sahneye koydu.

“Tzeitel rolü bana yeniden önerildiğinde, ‘Aman hocam, nasıl olur,’ diyecektim  ki, Cüneyt Bey sözümü keserek,’Ben babanızı oynadığıma göre, sizler de benim kızlarımsınız. Bu oyunu aynı kadro ile oynayacağız’, dedi.”

“Doğrusunu söylemek gerekirse, rejisörlük kafamda hep vardı. Demek ki zamanı varmış.1984’de Can Gürzap ‘Hüzzam’ ı yönetmem için teklifte bulundu. Sonrasında dört oyun daha sahneye koydum : ‘Sekiz Kadın’, ‘Kaktüs Çiçeği’, ‘İki Çarpı İki’ ve ‘Kadın Sığınağı’.

Yavuz Pak ile oyuncu, rejisör ve eğitimci olarak  tiyatroya adanmış, başarılarla dolu bir hayatı dinliyoruz dakikalardır. Serpil Tamur ile kulislerde, makyaj odasında, sahnede, fuayede dolaşıyoruz. Afişler, tekstler, program dergileri arasındayız .O anlatıyor, biz neredeyse soluk almadan dinliyoruz. Bir an nasıl oluyor, bilmiyorum film ve televizyon dizi setlerinde buluyoruz kendimizi. Takip ışığı yerini refrektörlere bırakıyor.

“Süper Baba”, “Kurtlar Vadisi” , “Bir Zamanlar Çukurova”, “Aklımızda Ölüm Var”, “Samanyolu”, “Gölge Ustası” , “Tanrı Misafiri”, “Bir Salkım Üzüm”, “Nehir”, “Unutma Beni”, “Demir Leblebi”, “Bebeğim”, “Ah Bir Zengin Olsam”, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nin setindeyiz. Serpil Tamur’ u dinliyoruz, bütün o yılları, şu an’ı birlikte yaşıyoruz. Nazife Ana, Hamine, Lamia, Sabire Hanım, Döne Nine yanı başımızda.

“Buğulu bir pencere camına, ‘tiyatro’ yazardım. Sadece tiyatro. Tiyatro dışında başka bir hayatım olmadı ki benim.”

“Sabah çocuk oyunu, saat 15.00’te ‘Yedekçi’, saat 18.00’de ‘Şerefiye’ ve suarede ‘My Fair Lady’ de oynadığım oldu ve yine saat 18.00’de ‘Bebek Uykusu ‘, arkasından ‘Damdaki Kemancı’.”

“Öyle zamanlar hatırlıyorum ki yazın yetmiş gün süren turneden döner, on gün tatil yapıp yeni sezon için provalara başlardık.

“Her 20 Ağustos sabahı tiyatroya heyecanla koşar, asılan oyunların rol dağılım listelerini bin bir kalp çarpıntısıyla okurduk. En büyük korkumuz rolsüz kalmaktı. Bu nedenle bizler için rolün küçüğü, büyüğü, önemlisi, önemsizi diye bir şey yoktu.”

“En yoğun çalıştığım, oyundan oyuna koştuğum bir dönemdi. Bir gazetede ‘bankamatik sanatçı’lar başlığında yayınlanan listede ismimi görünce dünya yıkıldı sandım. Derhal mahkemeye başvurdum. Ve davayı kazandım.”

“Sahnede gerek dekor gerekse aksesuar olarak doluluğa karşıyım. Her şey sade olmalı ki oyuncu ve oyun ortaya daha net bir biçim de çıkabilsin. Bu benim yönetmen olarak tercih ettiğim bir durum.”

“Bana göre, gerçek bir sanatçının pencereleri çok açıktır; o rolü de oynar, bunu da. Hepsini oynayabildiği zaman sanatçı sayılır zaten.”

“Genç oyuncular, oyuncu adayları, bol bol gözlem yapsınlar, okusunlar, tiyatroya gitsinler. Bu meslekte en kötü şey ‘Ben oldum,’ demek.”

“Tiyatro mesleklerin en güzelidir, desem bilmem çok mu iddialı bir laf etmiş olurum? Düşünsenize yüzlerce insanı canlandırıyor, onları yaşıyor, yaşatıyorsunuz.”

“Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarında, Bilim ve Bilgi Üniversiteleri başta olmak üzere, pek çok kurum ve kuruluşta dersler verdim, vermeye de devam ediyorum.”

” 2007’den beri de Afife Tiyatro Ödülleri seçici kurulunda görev yapmaktayım.”

Kırılgan, duyarlı kişiliğine karşın, hep ne istediğini bilen güçlü bir iradeye sahipti Serpil Tamur. O zarif, içten, soylu gülümsemesiyle susar ama asla taviz vermezdi.

Alkışlara, ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödüllerine, nice büyük başarılara sırtını dayayıp bir gün olsun zafer çığlıkları atmadı. Övünmedi. Alçakgönüllülüğünden hiçbir şey yitirmedi. Boz bulanık akan hayata inat hep dimdik durdu.

Yaşamın çekilmezliklerine umut ve nefes oldu sahnede. Bilenmiş duyarlıklar kattı rolüne. Her canlandırdığı karakter bir başka yürek açışıydı. Unutulmazlaşması bundandı, hiç kuşkusuz.

Artık biliyorum, bazı röportajlar yaşam  boyu taşıyacağımız bir sorumluluk, paha biçilmez bir ödüle dönüşebiliyor. Serpil Tamur röportajı da öyle. O gün gerçekleştirdiğimiz upuzun konuşmanın, ne yazık ki, özetinin özetini aktarmak durumundayız size. Yoksa koskoca bir anı kitabı olurdu.