Neden buradayız? Neden Dünya dediğimiz bu küçük gezegendeki yaşam? Yaşamlarımız acı, zulüm, gözyaşlarıyla dolu ve hayatımızda bir dakika, hayır, bir saniye sonra ne olacağını bilmiyoruz. Hayatımızda kesin olarak bildiğimiz tek şey bir gün öleceğimiz gerçeği, onun da zamanı belirsiz. Çok uzun da yaşamıyoruz, bir kargadan, bir kargadan ya da kaplumbağadan daha az, bir ağaçtan çok daha az. Bu soruları cevaplayacak çok zamanımız yok yani, ama ömrümüz kısa olduğu için değil sadece bu. Karnımızı doyurmak, bir ev sahibi olmak ve bunlara benzer şeyleri elde etmek için daha iyi imkânlar bulmaya çalışmakla meşgulüz. Hiçbir şey bizim için yeterli değil ve kendimizle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Yaşamla ilgili yapılan genel geçer açıklamalarla yetiniyoruz ya da hiç düşünmüyoruz.

Yirminci yüzyılın büyük Amerikan yazarlarından biri olan Kurt Vonnegut Jr. bu soruları cevaplıyor ve bizleri güldürerek, korkutarak ve şaşırtarak bu sorular üzerine kafa yormaya davet ediyor. 1922’de Indiana, İndianapolis’te doğan yazar, bu şehri Amerikan değerlerinin sembolü olarak kullanıyor. İkinci Dünya Savaşı’na katılan yazarın deneyimleri yazdıklarını şekillendirmiştir. Bir hümanist olan yazar özgürlük, nükleer silahların kontrolü ve çevrenin korunması için mücadele etmiştir. Birkaç tane oyun da yazmıştır. 2007’de hayata veda eden yazar, yirminci yüzyıl değerlerinden, modern dünyadan nefret ediyordu. Bir kara mizah yazarı, hiciv ustası ve inanılmaz hikâye anlatıcısı olan Vonnegut, bize kendimiz hakkında çok şeyler söylüyor.

Vonnegut’ın ikinci romanı olan “Titan’ın Sirenleri”, onun yazının, hikâye anlatıcılığında yapmak istediklerinin mükemmel bir örneği. 1959’da basılan roman bir bilim kurgu ve benim gibi bilim kurguyu pek sevmeyen biri bile kitabı okumadan, gülmeden, ağlamadan ve kitabı yaşamadan duramadı.  Kitabı okurken çok da karanlıkta kalmıyoruz, belli oranda ne olacağını biliyoruz, tahmin ediyoruz, yine de son sayfaya gelene kadar kitabı bırakamıyoruz. İnsanlığın basit gerçekleriyle baş başa kalıyoruz ve onlara sahip olmanın ne harika bir şey olduğunu hissediyoruz. Muhteşem mavi gökyüzüne bakmak ve yaşamak, bu hayata sahip olmak öyle harika ki…

Roman bize insanlık tarihinin uzaylı bir yaratığa mesajlar göndermeye çalışan bir tesadüfler serisi olduğunu anlatıyor. Bu uzaylı evrenin diğer ucuna hayati bir mesaj göndermeye gidiyordu, ama yolda uzay gemisiyle ilgili bir sıkıntı oldu ve bir yedek parçaya ihtiyacı vardı. Yaratık bu mesajın ne olduğunu bilmiyordu. Romanın tamamı hiçbir anlamı olmayan tesadüfler, bizi oradan oraya sürükleyen garip olaylar ve insan hayatının anlamsız karmaşıklığı hakkında.  Karakterlerin başına gelenlerin hiçbir mantıklı açıklaması yok, tıpkı bizim hayatlarımızdaki gibi. Bir gün Winston Niles Rumfoord uzay gemisiyle uzayda seyahate çıktı ve yolda kendini bir “krono-sinklastik infundibula” içinde bulur. Burası “her çeşit doğrunun birbiriyle uyumlu olduğu, haklı olmanın bütün değişik şekillerinin görülebildiği” bir yerdi, ama maalesef, “zaman ve mekâna dağılmıştı” buraya geldiğinde. Yanında sadece köpeği Kazak vardı ve o da Rumfoord’la aynı kaderi paylaşmıştı. Her 59 günde bir dünyada cisimleşiyorlardı. Eşi Beatrice bu durumdan çok rahatsızdı, Kendisi hakkında bazı kehanetlerde bulunmuştu kocası ve bundan hiç hoşlanmamıştı. Bu seferki gelişine bir kişiyi davet etmişti, Amerika’nın en zengin adamlarından birini. Malachi Constant’ti bu adam, adı “sadık haberci” anlamına geliyordu ve bir gün çok önemli bir mesaj ileteceğini düşünüyordu. Aslında berbat bir yaşantısı vardı, hiç arkadaşı yoktu, mutsuzdu, sahip olduğu servetle çürüyordu. Beatrice de çok mutsuzdu, ama ikisi de durumlarının pek farkında değillerdi. Rumfoord malikânesinde “bembeyaz bir midillinin yularından tutmuş küçük bir kızı gösteren bir yağlı tablo” vardı. Kız da bembeyaz giyinmişti ve endişeli görünüyordu. Beatrice’di bu ve hayatının ilkesi oradaydı, temiz kalmak, yaşama dâhil olmamak, aslında yaşamamak. Bu resimle romanın değişik yerlerinde karşılaşıyoruz, bu resimle ilgili takıntılı olduğunu görüyoruz Beatrice’in. Mars’ta bütün anıları silindiği zaman bile bu resmi hatırlıyor ve resimdeki kızın kim olduğunu bilmeden ona hayranlık duyuyor. Evet, karakterlerimiz Beatrice ve Constant defalarca her şeyi unutuyorlar, tekrar tekrar hafızaları siliniyor, neden çıktığı, dünyadaki savaşlarda olduğu gibi neden onca insanın öldüğü bilinmeyen Mars’la Dünya arasındaki savaştan sağ kurtulmayı başarıyorlar. Costant Boaz adlı bir komutanın yardımıyla kurtuluyor ve Boaz onun aslında kim olduğunu ve Dünya’ya gittiklerinde hayallerini gerçekleştirmesini sağlayacağına inanıyor, kendince herkes için mutluluğun anahtarı olan “Hollywood gece kulüpleri”ne gitme hayalini. Yolda Merkür’e gidiyorlar bir şekilde ve oradaki bazı sevimli yaratıklarla arkadaş oluyor Boaz. “Yalnız kalmamak, korkmamak, Boaz hayattaki önemli şeylerin bunlar olduğuna karar vermişti.” Bize şu önemli dersi de veriyor Boaz:

“Bir şeyin seni başka şeylerden daha iyi hissetmeni sağlaması, onun senin için iyi olduğu anlamına gelmez.”

Constant, hafızası silinmeden önce önemli şeyleri hatırlamak için bir mektup yazmıştı. Doğru soruları sormanın önemi bu mektupta vurgulanmaktadır. “Bir soru sorduğumda ve başımdaki ağrı başladığında, gerçekten iyi bir soru sormuş olduğumu anlıyorum.” Öyle çok acı çekiyor ki, sadece o da değil, bir sürü insan, diktatörlerin en büyük hayallerinin somut hali oluyorlar, insanları bir çeşit robota dönüştürme hayallerinin. Sonunda dünyaya varıp ne kadar yalnız olduğunu gördüğünde bir tür uzay gemisinden Dünya’ya bakıyor. “Manzaranın vaazı, Evrende bir arkadaşı bile olmayan birisi dahi memleketi olan gezegeni esrarengiz, kederli bir şekilde güzel bulabilirdi.”

Başımıza gelen bütün tuhaf, anlamsız şeylere rağmen yaşamda, kalplerimizde bir anlam var, tıpkı Constant’in dediği gibi “… insan yaşamının amacı, etrafta sevilecek kim varsa onları sevmektir, bu yaşamı kim kontrol ederse etsin.” Kalbimiz sevgiyle başkaları için çarpıyorsa yaşamak öyle harikadır ki. “Birisinin başına gelebilecek en kötü şey, birilerinin senden bir şeyler için faydalanmamasıdır,” diyor Beatrice ve biz de değer verdiğimiz insanlarla birlikte olmanın en önemli mesele olduğunu hissediyoruz. Güzel bahar havasını solumak, dolunaya gülümseyip el sallamak, ayın yumuşak ışığıyla parlayıp ağaçlarla dans etmek, yeşil ve yeni yapraklarla dolu ağaçlarla, bunları yakınımızda kim varsa onlarla paylaşmak. Tarkovski’nin”Solaris” filminde dünyadaki insan eliyle ışıklandırılan yollar, bitmeyen tüneller, geçitler sıkar bizi, gökyüzünün ışıkları ne kadar rahatlatıcıdır oysa kamera uzun uzun bir akarsuyu gösterir, sesi de sakinleştiricidir, görüntüsü de. Uzayda başka zaman ve mekân boyutlarında neye gerçekten ihtiyacı olduğunu bulur insan, “insana insan gerek” der bir bilim adamı filmde. Sevebilmek, yararlı olabilmek, uygarlık adına kendini ve doğayı mahvetmemek. Milyonlarca yıl uzaklardaki karadeliklerin ışığı gündelik boğucu atmosferlerimizden kurtuluş yolunu aydınlatır belki de ve sadece kendimiz için kendimiz olmak, başkaları için rol yapmamak ve evimizden, sahip olduğumuz bu dünyadan zevk almak, bu özgürlüğü yaşamanın ışıltısını katar bizlere.

Not: https://artidelight.com/the-sirens-of-titan/

Yazılarımın İngilizcesine artidelight.com  blogumdan ulaşabilirsiniz.