Bu sene öncesinde ismiyle “Yav bu kadar uzun isimli film mi olur?” diye bizleri çeken, sonrasında listesi açıklanan neredeyse her festivalde 5 – 10 gibi değişen adaylıklarıyla dikkatimizi iyice üzerinde toplayan, izlediğimizde ise etkilenmekten kaçamadığımız güzide film.  “Yahu bu filmin alamet-i farikası nedir?” diye izlemeyip soranlarımız elbet vardır. O zaman başlayalım.

Filmin yaratıcısı Martin Mcdonagh. In Bruges (2008) ve Seven Psychopaths ( 2011 ) gibi iki harikulade özgün ve kendine münhasır filmin de yaratıcısı İngiliz yönetmen. İngiliz yönetmen demişken; İngiltere sineması Avrupa’da  “görünmez kahraman” niteliğinde. Kendileri Hollywood’u desteklermiş ya da Hollywood’dan destek alırmış gibi gözükse de aslında durum biraz daha farklı. İngiliz sineması Hollywood’da var olan oyuncuların genelde rüştünü ispat etmek için pek çok zorlu rolü kabul ederek çalıştıkları bağımsız kısım. Amerikan şirketleriyle ortak çalıştıkları içinde Amerikan bağımsız sinemasının yerini aldı diyebiliriz. Konumuza dönmek gerekirse, harikulade bir ekibin işi. Kadrosuna baktığımızda performansları konusunda bir saniye bile sizi düşündürecek herhangi bir isim yok. Malumunuz Fargo’nun absürt ama bir o kadar da açık gözlü polis memuru olarak tanıdığımız Frances Mcdormand . Her rolüyle ve özellikle karizmatik çenesiyle kendine hayran bırakan Woody Harrelson. Çoğumuzun Yeşil Yol ( The Green Mile)’ dan  yaramaz mahkumu olarak bildiğimiz Sam Rockwell , Game of Thrones’un akıl küpü Peter Dinklage. Yani anlayacağınız cast şampiyonlar ligi. Durum böyle olunca eğer senaryonuz kötü olsa bile bunu kurtarabilecek bir ekibiniz var. Hal böyleyken bu ekip inanılmaz bir hikayede buluşursa ne olur?

Filmin konusundan kısaca bahsedelim. Amerika’da küçük bir kasabada yaşayan Milfred Hayes’in kızı tecavüze kurban gitmiştir. Bu olayın failinin bir türlü bulunamaması üzerine Milfred Hayes bulundukları kasabanın çıkışında bulunan ve kasabanın şerifinin her gün dönüş yolu olarak kullandığı yoldaki üç billboarda afişler yaptırıp astırıyor. Afişlerde kendi hikayesinden kısa kısa bahsediyor. Kasabanın şerifi olan William Willoughby’nin ismini kullanması üzerine teşkilattaki polislerden Dixon’ın da tepkisi ve hareketleriyle polis ve annenin arası tekrar kızışıyor. Film konusu ve hikayesine baktığımızda evrenselliği ve dünyanın belki de en çok sorgulanan kavramı adaleti merkeze almasıyla yeteri kadar kuvvetli argümanlara sahip olduğunu görüyoruz. Mcdonagh’in başarılı sinematografisi ve kuvvetli görüntüleriyle iyice şahlanan film, oyunculuk performanslarıyla adeta Kaf dağına tırmanıyor. Hikaye derinliği ve oyunculukların üst seviye oluşu hikaye aktarımı, mesajını iletme ve hikayenin seyirciye geçmesi kısımlarında hiçbir problem yaşamıyor. Filmin konusunun gerçek bir hikayeden uyarlanıyor olması da filmi güçlü kılan kısımlardan bir tanesi. Özellikle Frances Mcdormand ve Sam Rockwell’in muazzam performanslarıyla dikkat çeken filmin, bu iki isme de Oscar kazandırması şans değil. Festivallerde de birçok ödül alan film Mcdonagh’ın ustalık işi gibi duruyor. Kimi zaman sert, kimi zaman ise naiflik derecesi şaşırtıcı bir dengede olan film adeta rüştünü ortaya koyuyor.

Film bir kara mizah. Türünden biraz farklı olarak mizah kısmını çok nadir yerlerde görüyoruz. Özellikle annenin annelik tavrını ve kendini belli ettiği kısımlarda ufak nüktelere ve absürtlüklere şahit oluyoruz. Film geri kalan kısımda senaryosunun atmosferine ayak uyduruyor. Atmosfer demişken film hikayenin ciddiyetine baktığımızda konusuna göre sıcak bir atmosferle başlıyor. Hikaye ilerledikçe filmin atmosferi desteklenen sekanslarla değişiyor ve hikayesine sadıklaşıyor. Plan ve çekimlerle konudaki geçişler çok güzel bir şekilde veriliyor. Acıyı vermek istediğinde kullandığı yakın planlar, annenin adalet arayış sahnelerindeki planların seçimi muazzam. Annenin tavrı için adeta kamerasını bir kalem gibi kullanan Mcdonagh, İngiliz ustalığını bir kez daha konuşturuyor. Hikayenin gelişme kısmında ve özellikle karakter derinliklerinin işlendiği kısımlarda kamerasıyla adeta karakterlerin dünyasında küçük turlar attıran yönetmen, diyaloglarının sadeliği ve hikayenin sarkmaması adına konudan uzaklaşmayarak aktarılan küçük hikayeler ve mesajlarda filmin amacına ulaşmasında ki en büyük etkenlerden. Aile içi çatışma-annelik-insanlık ve adalet gibi çatışmaların oluşturduğu hikaye çatısında diyalogların yerindeliği filmin güçlü taraflarından. İngiliz –Amerikan sineması ortaklığının son güzelllemesi olan film, finaliyle de aslında seyircisine ne kadar değer verdiğini gösteriyor. Filmin ucunun açık bırakılması “Biz hikayemizi anlattık, kendi adalet kriterlerinizde kendi sonunuzu yapın,” diyerek seyircisine özgürlük alanı bırakıyor. Mcdonagh ve bu harikulade kara mizah bu senenin harikalarından. İzleyenlere afiyet, izlemeyenlere ciddi bir çabuk olun diliyorum.