Sanat, içerisinde parçalar barındıran bir yapbozdur. Parçalara ayrılmıştır fakat bu parçalar bir araya geldiğinde büyük güzellikler doğurur. Bu ilintili durumda birden fazla sanatı bir arada icra eden (multi art) kişileri doğurmuştur. Çok iyi bir müzisyen, aynı zamanda çok iyi bir yönetmen olabilmiştir. (Bkz. Jim Jarmush) Bu çokluluk durumundan kastım şu değil ; “Güzel bir manken, iyi bir oyuncudur”. Belki olabilir ama kastım bu değil. Kastım Childish Gambino – Donald Glover gibi çok iyi bir oyuncuyken, kimliğini bir kenara bırakıp bir mahlasla çok iyi bir rapçi olabilmiş. Sonra o kimliğinden tekrar sıyrılmış ve komedyen olmuş. Oradan yazar olmuş. Ve bu durum gerçekleşirken asla sapla samanı karıştırmamış. İki kimliğinden de prim yapmamış. Çoğu insan iki farklı kişi sanmış. Bu adam, bütün projelerinde Japon yönetmen Hiro Murai ile çalışmış. Hiro Murai hem yapımcısı olmuş hem de kliplerinin yönetmeni. Bu ikili bu senenin başında bir klip yayınladılar. Klip Childish Gambino’nun “This is America” şarkısına çekildi. Senaristi de yine bu ikili. Klip yayınlandığı ilk anda çarpıcılığı ve protest tavrı ile dikkatleri üzerine çekti. Malum insanlar çok şey söylemek isteyip cüret edemeseler de onların yerine biri söylediğinde sahip çıkıyorlar. Bu klip her yerde sansasyonel bir etki bırakınca bu ikili dikkatleri topladı. Ama bu ikilinin, zaten hali hazırda -klipteki kadar sert olmasa da- bu dünyadaki en güçlü silahı yani mizahı kullanarak eleştirilerini sundukları bir eseri vardı. Bu eser ATLANTA. Bugün bu diziye bir göz atalım istedim. Ee, hadi buyrun.

Öncelikle dizinin mutfağına bakalım. Dizinin yönetmen koltuğunda Hiro Murai var. Murai aynı zamanda yapımcı. Genel yönetmen kendisi olsa da bazı bölümleri Donald Glover ve bilumum birkaç yönetmen de yönetiyor. Ama ana yönetmen Hiro Murai. Murai kimdir? Japonya’dan 9 yaşında Los Angeles’a gelmiş sonrasında USC Schools of Cinematic de eğitimini almış bir yönetmen. Yani aslında kültür olarak içinde büyüdüğü Uzak Doğu kültürü ile yaşadığı batı kültürünün bir sentezi. Murai, işe ilk başladığında kliplerle başlıyor. Bildiğimiz Amerikan’ın Nihat Odabaşı’sı. Chet Faker, Usher, Eva Simmons gibi sanatçılara klip çekmiş. Sonra yolları “Community” dizisinde Donald Glover’la kesişiyor ve işler değişiyor. Mutfakta senaryo ve dizinin “Created By”ı Donald Glover var. Donald Glover da Afro- Amerikan bir genç. Stand-up yazıyor oynuyor. Sonrasında “Community” dizisinde en akılda kalıcı karakter olarak hafızalara kazınıyor. “30 Rock” ta diyalog yazarlığı yapıyor. Sonra Childish Gambino olarak rap yapıyor. Ve en son ise “Atlanta”. Ha arada bir de Star Wars evreninde “ Lando” nun gençliğini oynuyor. Ama bu ikilinin en önemli özelliği iki azınlıktan gelmeleri ve bu işlerini direkt olarak etkilemesi. Senaryolarında, açılarında, anlatılarında en önemli şey “öteki” olmak. İşte Atlanta bunun en büyük meyvesi.

Dizinin konusu ise şu şekilde :“Atlanta’da varoş bir mahallede yaşayan Earn, iyi bir eğitim almış olmasına rağmen, ABD’deki sosyolojik durumdan ötürü iş bulamamıştır. Vanessa isimli sevgilisinden çocuğu olan Earn, para kazanması gerekmektedir. Kuzeni Alfred “PaperBoi” mahlası ile internete bir şarkı yükler ve ünlü olur. Daha öncelerinden başlarından geçen bir olaydan ötürü araları kötü olan iki kuzenin tekrar bir araya gelir ve Earn, PaperBoi’un menajerliğini yapmaya başlar. Fakat PaperBoi’un çevresi ile Earn kolay uyum sağlayamayacaktır.”  Konusuna baktığımızda ilk dikkat çeken şey kültürel-sosyolojik ortam. Varoş bir mahalle, rap yıldızı, okusa da ona  biçilen toplumsal rolün dışına çıkamama. Bu Amerikalı Afro-Amerikan vatandaşların en büyük problemlerinden biri. Amerika’daki “ beyaz”ların  Afro-Amerikanlar için belirlediği toplumsal statü bu. Bunu devletin her kurumu, her özel kuruluşta aynı duruş, aynı bakış. Amerika bildiğimiz üzere kapitalizmin kalesi. Bu durumda toplumsal sınıfların net bir şekilde oluşmasını sağlıyor. Çünkü kişilerin gelirleri arasında uçurumlar var. Bu durum kıtaya kölelik için getirilen Afrikalıların özgür bireyliğini toplumun kabul edememesinden doğuyor. Hala Afrikalıları köle olarak gören insanlar var. Bu durumda ötekileştirmeyi ve ötelemeyi getiriyor. Ama Amerika bunu gözler önüne sererek insanlar üzerinde kültür emperyalizmi yapamayacağı için sinema, müzik gibi bilumum sanat dallarıyla “Mükemmel Amerika” portresi çizerek kültürel emperyalizmi sağlıyor. İşte Atlanta’nın derdi bu. “Amerika sizin gördüğünüz, bildiğiniz gibi değil”. Gösterilen Amerikan perdesi kaldırılarak gerçek Amerika gösteriliyor. Afro-Amerikanları toplumdan dışlayan, ötekileştiren, hiçbir hak tanımayan ve sadece rap yıldızı olabilirse zengin olabileceklerini, kadınlarının ise düşünmek yerine yine kendini zengin birilerine yamaması gerektiğini dayatan bir sistemin ülkesi. Dizi bunu net bir şekilde gözler önüne seriyor. Bunu hiciv gibi güçlü bir silahı kullanarak yapması da mesajın geçişini daha da güzelleştiriyor. Her karakterine bir mesaj yüklenmiş. Paperboi, kolay yoldan para kazanmak için rap yapan ünlü olmak ve rol model olmak umurunda olmayan, bu dayatıldığı için mecbur olan bir karakter. Bunu da “Sadece para kazanmak için rap yapıyorum” diyaloguyla neredeyse her bölümde belli ediyor. Vanessa karakteri ile “ düşünebiliyorum ama toplum buna değer vermiyor. Ben de o yüzden zengin adamlarla vakit geçiriyorum.” mesajını veriyor. Her konuda zeka küpü olan Earn ile “Ne yaparsan yap siyahisin, gelebileceğin en iyi yer burası” mesajını veren dizi, Darius karakteriyle “Sosyolojik bir ansiklopedi ya da yürüyen güncel bir haber sitesi bile olsan, siyahi olduğun için kafan güzel denecek ve inanırlılığın sorgulanacak. Doğru söylesen bile inanılmayacak.” mesajını veriyor. Bu kadar çok toplumsal eleştiriyi içinde barındıran dizi, realist tavrından hiç uzaklaşmıyor sadece komedi unsurlarını kullanırken mizahın özgürlüğünü kullanarak bazı sahneleri abartıyor. Çok katmanlı senaryosu ile güçlü diyalogların mizah ile kavrulmasıyla harika bir iş ortaya çıkmış. Ayrıca birçok filmden referans barındıran dizi, bunların yerleştirilişiyle “hommage” kavramını adeta sömüyor. Hakları temsil edilmeyen birçok Afro-Amerikan sanatçıya haklarını adeta iade ediyor. Steve Mcqueen ile isim benzerliği olan “12 Yıllık Esaret” in yönetmen Steve Mcqueenden, Stevie Wonder’a kadar birçok isme saygı sunuyor. Ayrıca güncel konulardan da kopmuyor ve var olan düzene de eleştiri getirmekten kaçmıyor. Yani mesajını bir yandan iletirken diğer yandan hicvin en önemli kısmı olan eleştiri getirme kısmını da es geçmiyor.

Dizide oyunculuklar da çok iyi. Özellikle Darius karakterini canlandıran “Lakeith Stanfield” harika iş çıkarıyor. Önümüzdeki yıllarda kendisini bol bol komedi filmlerinde göreceğimize eminim. Bir mükemmel işi ise Vanessa karakteri ile “Zazie Beetz” çıkarıyor. Dizi komedi olmasına rağmen yine de oyunculuklar konusunda abartıdan kaçınıyor. Zaten her biri dikkatleri üzerine topladı. Öyle ki “Zazie Beetz” Deadpool 2’de karşımıza “Domino” gibi önemli bir karakterle karşımıza çıktı. Earn karakteri ile yılmışlığı ve uyumsuzluğu seyirciye harika geçiren Donald Glover adeta bütün enerjisini bu projeye harcıyor gibi. Ama bence dizinin oyunculuk konusunda yıldızı. Paper Boi karakterini canlandıran “Brian Tyree Henry” . Her mimiği her jesti ve hareketiyle adeta psikolojik durumu yaşayan oyuncu , “biçilen rolü oynama zorunluluğu ve rol model olma zorunluluğundan” duyduğu rahatsızlığı ve bıkkınlığı harika yansıtıyor. Bu kadar güçlü bir oyunla önü çok açık. Zaten dizi her ödül gecesinde varlığını belli ediyor. Vitrinlik konusunda bir problemi yok. Bunda başarılı oyunculukların payı büyük.

Dizinin sinematografiğisine baktığımızda yeni nesil yönetmenlerin çok fazla tercih ettiği “amatör profesyonel çekimler” e dayanıyor. Yani şu, aktüel kamera ve hareketli görüntülerin bol bol kullanıldığı bir çekim tekniğini kastediyorum. Durağan olmayan ve sürekli akan görüntüler, fotografik başlayıp zoomla hareketlendiren görüntülere bol bol yer veriliyor. Bu teknik bölümlerin mesajına ve temposuna göre yavaşlıyor, hızlanıyor. Ama genel olarak bu kalıplar ile ilerliyor. Özellikle sahne değişimlerinde kullanılan genel çekimler ile seyircisine sunulan ortamı gösteren dizi, yaşanılan ortamı her detayıyla sunuyor. Renk ve ton kullanımını da bölüm bölüm değiştiren dizinin atmosferi de her bölüme göre değişiyor. Özellikle filmlerden referans alınan bölümlerde filmlerin atmosferine sadık kalınıyor.

Dizi aslında bütün dünyanın bir türlü kendine itiraf edemediği “sınıflı toplum yapısını” gözler önüne sermeyi amaçlıyor. Bu yolda da hem bu durumun içinde yetişmiş iki kişinin ürünü olması hem de FX gibi bir kanalda yayınlanmasının gücünü net bir şekilde kullanıyor. Bunun içine Donald Glover’in harikaları da dahil olunca tadından yenmez bir hal alıyor. FX demişken sürekli Netflix’i övüyorum ama Netflix çok fazla kaliteli iş yaptığından dolayı. Yoksa Amerika televizyonlarında da kaliteye önem veren kanallar var. Bunların başında da AMC ve FX geliyor. “Legion” gibi bir diziyi içerisinde bir oluşumdan bahsediyorum. Legion’dan bahsederken FX e daha çok yer veririm 🙂

Dizinin mizah – kara mizah-hiciv üçlüsü arasında gezmesi ve bölüm sürelerinin maksimum 30 dakika olması da dizinin tadının damağımızda kalmasını sağlıyor. Durum böyle olunca da sürekli özlenen ve izlenmek istenen bir proje haline geliyor. İzlemeyenlere de izlemelerini ve tadına varmalarını , izleyenlere “afiyet olsun Nigga”larımı sunuyorum. Bir hatam olduysa affola. Saygılar ….