Hepimiz Carmilla’nın ön ayak olduğu lezbiyen vampir düsturuna az çok alışığızdır. Toplumumuzda maskülenleşmenin feminenleşmeden daha hoş karşılandığını ve erkeklere dikte edilen kıyafet kodunun farklı açılardan kadınlarınkinden çok daha sert olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple uzun süre kadın sandığım Sheridan Le Fanu’nun erkek olduğunu öğrendiğimde zihnimde beliren soru işaretlerini geldikleri yere göndermem epey vaktimi almıştı. Eh, benim cahilliğim. Açıp internetten araştırsaymışım Le Fanu kimdir diye. Her neyse… 1936 yılında çıkan “Dracula’s Daughter” isimli filmin lezbiyenliğe dair tabuların korku sinemasında ele alınmasının başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bugün hepimizin ergenliğinde ilgi duyduğu lezbiyen vampir prototipi Erzsébet Báthory’i ya da “Blood and Roses” gibi filmleri bir kenara bırakalım. İngilizlerin Erzsébet’e neden Elizabeth dediklerini Alexander ve İskender’i örnek göstererek başka bir gün tartışırız.

“1943 yılında homoseksüellik şüphesiz ki bir tabuydu” cümlesini kurmak istiyorum fakat günümüzde de durumun çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden “The Seventh Victim” adlı filmin gizli bir cürretkarlık barındırdığını söyleyebiliriz. Bu yıllarda kadınların birer arzu objesinden fazla görülmediğini hepimiz biliyoruz. Hatta bu durum 1947 yılında Dior’un “New Look” adlı koleksiyonu ile hepten şahlanarak başkası adına utanmamıza sebep olmuştu. The Seventh Victim, Hitchcock’un filmi olan “Shadow of a Doubt” ile aynı sene vizyona giriyor. İki filmi aynı potada ele alacak olursak kadın tasvirlerinin ne kadar farklı olduklarını görmek mümkün. Shadow of a Doubt’taki affedersiniz ama ezik Charlie ismini aldığı dayısı ile ensest ilişkinin sınırlarında ip atlarken The Seventh Victim’deki kadınlar erkek hegemonyasına en azından dil uzatmaya cürret edebiliyorlar.

Film okul harcı altı aydır yatırılmayan Mary Gibson’ın (Kim Hunter), ablası Jacqueline Gibson’ın (Jean Brooks) kaybolduğunu öğrenmesi ile başlıyor. “Kadınların bu dünyada yaşayacak cesarete ihtiyacı var” ve “Bana hiçbir şey ısmarlanmasını istemiyorum. Bana bir çocuk gibi davranma!” gibi çeşitli mottoları olan bu hanım kızımız başlıyor New York’da ablasını fellik fellik aramaya. İlk olarak ablasının kozmetik dükkanına gidip ablasının uzun süredir çalışanı olan Esther Redi (Mary Newton) ile konuşmayı deniyor ve Jacqueline’nin dükkanı sebepsizce Esther’e sattığını öğreniyor. Kuaför Frances Fallan (Isabel Jewell) ile de konuştuktan sonra ablasının yaşadığı yeri öğrenen Mary kendini Dante’s denen garip bir İtalyan restoranında buluyor. Bu filmdeki edebiyat referanslarından sadece bir tanesi. Mary’nin müdürü Miss Lowood adını Jane Eyre’nin gitmiş olduğu okuldan alıyor. Ayrıca filmin çekildiği Greenwich kasabası çoğunlukla şairler ve akademisyenlerin yaşamayı tercih ettikleri bir yer.

Jacqueline kimseye söylemeden gitmiş bu restoranın üzerinde kendine bir daire kiralamış, üzerine üstlük bir de içeriye ilmikle tabure yerleştirmiş. Bu kadar. Odada dekorasyon mekorasyon yok. Bu Dante’s’in sahipleri boş oda mı kiralıyorlar diye sormayın, kötü esnaf olmak böyle bir şey sanırım. Bu esnada Mary mekanın sahiplerinden kardeşinin kiralama işlemini bir adamla beraber yaptığını öğreniyor. Bu vesileyle Gregory Ward ile tanışıyor ve adamın ilk olarak ablasının sevgilisi olduğunu filmin sonlarına doğru ise aslında ablasının kocası olduğunu öğreniyor. Fakat Jacqueline’nin ne bu yakışıklı abi ile bir romantik birlikteliğini görüyoruz ne de adamın soy adını kullanmaya dair en ufak hevesini. Bu sebeple Ward, Mary’e kardeşinde bir erkeğin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler olduğunu söylüyor. Başta yönetmen Robson’un bir katilin yedinci kurbanı olduğunu öğrenen bir kadının hikayesini ele almasını planladığı film yapımcı dokunuşu ile birden tepetaklak oluyor ve Jacqueline’nin psikologuna bir tarikata dahil olduğunu ve bu kişilerin kendisini öldürmek istediğini anlattığını öğreniyoruz. Eh Mary de öğreniyor tabii. O öğrenmezse biz nereden bilelim. Jacqueline’in ölüm cezasına çarptırılmasının sebebi filmin başında Mary’e yardım eden özel dedektifin cinayetinden mesul olması. Küçük bir detay; filmde murderer kelimesi yerine murderess kelimesi kullanılıyor. Bu noktada filmin kesinlikle “Psycho”yu etkilediğini söyleyebiliriz. Küçük kardeşin kayıp olan büyük kardeşi, büyük kardeşin sevgilisi ile beraber aramasından tutun özel dedektifin ölümüne kadar birçok ortak nokta bulmak mümkün. Hele bu filmde bir duş sahnesi var… Aynı Psycho! Ha hangisi daha başarılı diyeceksiniz; The Seventh Victim Hitchcock’a ilham kaynağı olsa da Norma Bates’in eline su dökmek ne mümkün?

Tarikat buluşmalarını izlerken kendinizi “Rosemary’s Baby”i izliyor gibi hissedebilirsiniz zira Polanski’nin The Seventh Victim’i izlemiş oluğu aşikar. Kozmetik dükkanı çalışanlarının da bulunduğu bu toplantılarda Frances Fallon’ın Jacqueline adına verilen kararlara hiddetle karşı çıktığını görüyoruz. Fallon her fırsatta bu gamlı kadın ile ne kadar mutlu günler geçirdiğini söylüyor. Jacqueline’nin ortaya çıkıp Paladistler tarafından yakalanması ile filmin başka bir boyutunu görüyoruz. Paladistlerin sunduğu zehri içmeyi katiyen kabul etmeyen Jacqueline, Frances’in ricasına boyun eğiyor ve kadehi dudaklarına götürüyor. Sonra cinsel gerilimden eli kolu ayrı oynayan Frances fikrini değiştiriyor ve “Senin ölmene izin veremem. Bir tek senin yanında mutlu oluyorum,” diyerek yapışıyor Jacqueline’nin bacaklarına. Hikayenin aslını görmek zor değil, fakat queer filmleri üzeri kapalı şekillerde beyaz perdeye yansıtmak 1940’lar için iyi bir fikir. Anlayacağınız özünde Jacqueline’nin lanetlenme sebebi kendi varoluşu. Paladistler’in yansıttıkları ise toplumun ta kendisi zira kadını sevmediklerini asla dile getirmiyorlar. Öldürme gibi bir istekleri de yok. Bu sebeple onu kendisini öldürmeye ikna etmeye çalışıyorlar. Yani tıpkı Rosemary’s Baby’deki gibi bu filmde de bariz bir kötü insan ibaresi bulunmamakta.

Ayrıca Jacqueline’in Paladistler tarafından tutulan bir saldırgan tarafından takip edilirken eve gitmeye çalıştığı sahne meşhur Lewton yürüyüşünün çok güzel bir örneği. Tıpkı “Cat People” filmindeki Irena ve Alice’in Central Park sahnesi ya da The Leopard Man’deki Teresa’nın kasabanın eteklerinde ilerlediği sahne gibi.

Korku severler için The Seventh Victim’in mükemmel bir film olduğunu söyleyemeyeceğim. Filmde tüyler ürperten tek şey Jacqueline’nin ölüme sualsiz kucak açma hali. Jacqueline ile komşusu Mimi’nin (La Bohème’deki fahişeye referans olabilir mi?) final sahnesindeki diyaloğunu dinlemek bile içinizde birşeylerin solmasına sebep oluyor. Mimi, Jacqueline’nin dairesinin önünden geçerken tekmelenen bir tabure sesi duyuyoruz. Akabinde ise film John Donne şiiri ile kapanıyor: “Ben ölüme koşarım ve ölüm çok hızlı gelir, bütün zevklerim dünkü gibidir”. Kısacası The Seventh Victim toplumun satanistlerden daha tehlikeli olduğunu anlatan fakat dibine kadar karamsar bir film.

JACQUELINE
Sen kimsin?
MIMI
Ben Mimi… Ölüyorum.
JACQUELINE
Hayır!
MIMI
Evet. Tükendim. Zorlukla hareket edebiliyorum, yine de gelmeye devam ediyor. Her gün daha da yaklaşıyor. Dinleniyorum, dinleniyorum fakat yine de ölüyorum.
JACQUELINE
Ve ölmek istemiyorsun. Ben her zaman ölmek istedim… Her zaman.
MIMI
Korkuyorum. Korkmaktan ve beklemekten yoruldum.
JACQUELINE
Neden bekleyesin?
MIMI
Beklemeyeceğim. Dışarı çıkıp gülüp dans edeceğim. Eskiden yaptığım herşeyi yapacağım.
JACQUELINE
Ya sonra?
MIMI
Bilmiyorum.
JACQUELINE
Öleceksin.

**Bonus: İngilizce bilenlere spoilerlı duş sahnesi!