“Eğer algının kapıları açılsaydı, her şey insana olduğu gibi görünürdü, sonsuz.”

19. yüzyılda yaşamış ünlü İngiliz şair William Blake’in bu sözleri 1965 yılında bir rock grubunun adını ve kuruluş felsefesini oluşturacaktı: The Doors, Kapılar.

Aldoux Huxley’nin 1954 yılında basılan eseri “The Doors of Perception”(Algının Kapıları) eseri de bu konuyu ele almıştı ve grubun ilham kaynaklarındandı. 1991 yılında da grup Oliver Stone’a aynı adlı bir film çekmesi için ilham vermişti. Felsefe, Kızılderili kültürü, 19. yüzyıl şiirleri, mitoloji, blues ve rock: Karşınızda The Doors.

1965 yılında Los Angeles’ta Venice Beach’de Jim Morrison ve Ray Manzarek tarafından kurulmuştu grup. İkisi de California Üniversitesi’nde sinema bölümünde okumuşlardı, Manzarek yüksek lisansını da tamamlamıştı. Morrison bütün yaz kaldığı çatıda geceleri uyumamış, madde alıp denizi ve ayı seyrederek şiir yazmıştı. Yazdığı şiirlerden birini şarkı olarak Manzarek’in ısrarıyla söyleyince Manzarek büyülenmişti, “Moonlight Drive”dı bu. Melodiyi şiirlerini unutmamak için kullanıyordu Jim. Manzarek klavye çalıyordu, gitarda Robby Krieger, davulda John Densmore’la buluşunca grup hazırdı. Venice Beach’de çalışmaya başladılar, provalarını yaptılar. Venice Beach ilginç insanların, toplumun farklı kültürlerinin bir araya geldiği bir yerdi. Grubun, daha doğrusu efsane solist Jim Morrison’ın beslenme kaynaklarından Beat şair ve yazarları toplanıyordu orada daha önceleri. Sonraları hippilerin mekanı olacaktı. Unutulmaz ve kendilerini keşfeden Elektra Plakları’nın yapımcısı Paul Rothchild’ı büyüleyen şarkıları “The End”i orada, bir köprü altında yazmıştı, dehşet verici, insana kendini her şeyden uzakta hissettiren bir yerde. Sonra hızla gelen şöhret, arka arkaya çıkan albümler, önceleri muhteşem, sonraları Jim’in aşırı davranışlarının gölgesinde kalan konserler ve arkadaşları Jimmy Hendrix’le Janis Joplin’in arkasından giden Jim. Onlar gibi 27 yaşındaydı, yaşamaktan yorulmuş gencecik bir adam.

Oliver Stone’nun Vietnam’da dinleyip büyülendiğini söylediği grup hakkında yaptığı “The Doors” filmi, hem grup hem de solist Jim Morrison keşfine çıkarıyor bizi. Val Kilmer, alkışlanacak bir başarıyla Morrison rolüyle karşımızda. Morrison’ın kendisini izliyoruz adeta, canlı olan şarkıları da Kilmer seslendirmiş zaten, sesleri de çok yakın. Uzun süre Jim gibi yaşamış Kilmer, sonra da karakterden kurtulamadığı için psikolojik tedavi görmüş. Film Morrison’ın son doğum gününde kayda alınan konuşmasıyla başlıyor ve inanılmaz bir yolculuğa çıkarıyor bizi. O çalkantılı, 1968 kuşağını oluşturan günlerin havasını soluyoruz. Anne babalarının yolundan gitmenin saçma olduğunu düşünen, başka bir yaşamın mümkün olduğuna inanan, hayatlarını yaşamak için gelecek günleri beklemek istemeyen gençler. Sadece para kazanmak değil de hayatlarını istedikleri gibi yaşamak isteyen yeni nesiller. Sorgulayan, insanı hapseden katı gerçeklerin ötesine geçmek için çabalayanlar. Bunun için yasakları hiçe sayan, uyuşturucu ve alkolle zincirlerini kırmaya uğraşanlar. Grup tam da bu ortamda yeni içsel yolculuklara çıkarmaya çalışır gençleri, sahnede şaman olmak istediğini söyleyen Jim, bir şaman gibi yönetir toplulukları, Kızılderili kültüründen edindiği doğa ve hayvan imgeleriyle yepyeni bir algı oluşturur. Bir şarkıcı değildir o sadece, aslında hep bir şair olmayı istemiştir. Çoğunlukla onun, bazen de gitarist Robby’nin yazdığı şarkı sözleri, grubun üyeleriyle yoğrulup eşsiz eserler çıkarır ortaya. Büyüleyici bir soundları vardır ve bu arkalarından gelen rock gruplarını da etkileyecektir. Manzarek boogie woogie, blues, caz, rythm and blues, kabare ve ragtime unsurlarını kullanmaktadır. Bas gitar yoktur, Manzarek klavyesiyle bu sesi sağlamaktadır. Müzikleriyle ilgili kendisine soru yöneltilen Manzarek “Dinleyin, sadece dinleyin,” der. Sahnede inanılmazdır Jim, ama hiç şov yapmaz, müzik ve sözler onu kendisinden geçirmektedir, hiçbir davranışı, dansı önceden planlanmış değildir ve bu grubun diğer üyelerini tedirgin etmektedir. Onları üne kavuşturan da bu öngörülemezlik olmuştur biraz, siyah deri pantolonu, özel kemerleri, uzun saçları ve pek de gülümsemeyen yakışıklı yüzüyle bütün varlığıyla şarkı söyleyip dans eden bu genç adam. Sahnede Dinonysos vardır sanki, Yunan mitolojisinin şarap tanrısı, gerçek ilhamın yolunu gösteren, bilinçaltı ve bilinçüstüne ulaşıp doğanın sırlarına eren bir akılla insanı buluşturan, hep sarhoş gezen bir tanrı. Şarap şairlerin ilham kaynağı, Jim için de öyle, bir de kozmik eşi olduğunu söylediği, daha ünlü olmadan önce tanıştığı Pam, Pamela Susan Courson. Neredeyse hiç ayık gezmez Jim zamanla, her şeyin sonuna kadar gitmek ister, yine Blake’in bir sözünü kendine düstur edinmiştir: “Aşırılık yolu bilgelik sarayına götürür.”

Özgürce yol almak istemesi 19. yüzyıl romantik şairleri de hatırlatır. Dizginleri bırakılmış Pegasus’a binip yükselebilecekleri kadar yükselmek istiyordu onlar da, kalıpları yıkıp yeni, bilinmeyen ufuklara açılıyorlardı. Omuzlarına balmumuyla yapışık babasının yaptığı kanatlarla İkarus gibi uçmak. Doğayla bütünleşmek, sırlı kapıları aralamak, hayatın esrarını çözmek amaçlarını güdüyorlardı. Şair bir toplum önderiydi, uyudukları kurallar, gelenekler uykusundan uyandırmaya çalışıyordu insanları. Siyasi olarak da aktiftiler, demokrasi mücadelesi veriyorlardı. Rock müziğin tınılarıyla derin uykularımızda birleşmiş gözlerimizi açmak, bizi sarsmak, doğanın güzelliklerini duyurmak istiyordu Jim de. Bilinmez bir yoldu ama bu, esrarlıydı, tehlikeliydi. İkarus uçmanın tadına varınca babasının güneşe fazla yaklaşmamasını öğütleyen sözlerine kulak asmamıştı, balmumu eriyince Ege yutmuştu onu. Genç ölüm miti onlarda da vardı, İngiliz romantik şair Shelley 30 yaşında ölmüştü, Keats veremden öldüğünde 26 yaşındaydı.

Kimine göre de beş para etmez biridir, yetenek falan yoktur, sarhoş serserinin tekidir Jim. Stone bu ünün ardındaki Jim’i az çok yakalamaya çalışmış, şair kimliğini ortaya çıkarmıştır. Hayattayken kendisinin bastırdığı bir şiir kitabı,”Tanrılar Yeni Yaratıklar” bazı düzyazılarını da barındırır. Deli gibi okuyan Jim’in iç dünyası bize açılır bu kitapla biraz. Kitabı Pam’e ithaf etmiştir, adeta editörüdür onun Pam. Hayatında çok kadın olmasına rağmen o tek ve biricik kalmıştır, şiirlerini ve yazılarını sadece onunla paylaşmıştır. Ünlü olduktan sonra da hiç terk etmemiştir onu, ne kadar kavga ederlerse etsinler, yine birbirlerine dönmüşlerdir. O zamanlar Pam’in çok kıskanılan bir kadın olduğu, çünkü Jim’in kiminle olursa olsun, ne çılgınlık yaparsa yapsın eninde sonunda hep ona döndüğü söylenmektedir. Üç yıl sonra da onu takip etmiştir Pam, Jim’in öldüğü yaşta. Punk rock müziğine ilham veren Patti Smith, Morrison’ın çok önemli bir sanatçı olduğunu, rock müzikle şiiri birleştirdiğini söylemektedir. Onun için yazdığı bir de şarkısı vardır, “Break it Up”.

The Doors üzerine çekilen bir de belgesel film, Tom DiCillo yönetmenliğinde 2009 yapımı “When You’re Strange”, konser, kulis görüntüleri, söyleşilerle grubun ve Morrison’ın derinlerine inmeye çalışır. Johnny Depp’in seslendirdiği film, ayrıntılı bir anlatım içermekte, daha önce yayınlanmamış görüntülerle bize grubun hikayesini aktarmaktadır. 2011’de “Grammy En İyi Uzun Müzik Video Ödülü”nü alan filmde ne yazık ki bir büyü eksiktir sanki, sadece bilgi aktarılıp yüzeyde kalınmıştır. Ailesiyle olan problemleri ve babasının fikirleri, grubun müzikal alt yapısı ayrıntılı olarak işlenmiş ama aradığımız, bir kez tanıyınca, sesini duyunca bizim yakamızı bir türlü bırakmayan Jim pek yoktur sanki. Hiç kimsenin ulaşamadığı bir huzura kavuşup başkalarına da bunun yolunu göstermek isteyen Jim, onu bulamamıştı ya da avuçlarının içindeydi de kendisi farkında değildi, anlayamamıştı tam ne olduğunu. “The Doors” filminde “Bize vadettikleri şölen nerede?” diye sorar Pam’e. Oysa vadedilen para, şöhret, maddi imkanlardı. Amerikan rüyası da bu değil midir, maddi refah, zengin olmak, “Cadillac sahibi olmak” Salinger’in deyimiyle? Şöhretten mi kaçmaya çalışıyordu sakal bırakıp kilo alarak, kendisinden hoşnut değildi de buna katlanmak için mi bu kadar içiyordu? Milan Kundera fotoğrafın icadından önceki şöhretten ve fotoğraftan sonraki şöhretten bahseder. 14. yüzyılda Çek kralının rahatça meyhaneye gidip içki içebildiğinden, ama Prens Charles’ın yerin metrelerce altına bile gitse insanlardan kurtulamayacağından bahseder. 1962 yılında çekilen “Gizli Hayat” filmi o dönemde uluslararası bir şöhrete sahip olan Brigitte Bardot’nun yaşadığı sıkıntıları, onu boğan hayran kitlesini, hatta düşman olanları anlatmakta, şöhretin, kazayla da olsa sonunda ölüme götürebildiğini ifade etmektedir. Kendisini oynamıştır adeta Bardot bu filmde, kimseye görünmeden bir gösteriyi izlemeye kalkınca ayağı kayar çatıda, bir sanatçının düşüşünü kamera aklımızdan çıkmamacasına gösterir bize. Her yerde fotoğrafları vardır Bardot’nun o dönemde, her yaptığı olay olmaktadır. Kim bilir belki de sonunun böyle olmaması için herkesten kaçar bir müddet sonra, güzel olmak istemez artık, gazetecilerle görüşmez. Fotoğraf, insan kıyma sisteminin bir parçasıdır, faydalanabileceği kadar faydalanacaktır şöhret mekanizmasının çarkları, sonra da fırlatıp atacaktır kalan parçaları. Ölümle şöhret gelince de kıtır kıtır etini yiyip kanını içecektir, antik çağlarda bazı kavimlerde ya da bazı Afrika yerlilerinde kendilerine fayda sağlayacaklarını düşünüp ölülerin etini yemeleri gibi.

Eğlencenin ve iyi vakit geçirmenin her şeyin üzerinde tutulduğu günümüze altmışlı ve yetmişli yıllardan seslenen bu şair şarkıcılar kendimizi bulmamız için sesleniyor bize. Bugün deri pantolonlarıyla gezip sahnede zıplayan, uzun saçları, derin şarkı sözleriyle bizi etkileyen rock yıldızlarının esin kaynağı olan Jim Morrison, gidebileceği yere kadar gitmek, sınırları zorlamak istemişti. Yaşadığı yerler ve mezarı şu anda popüler turist güzergahları olan Jim, tam da istediği gibi bir an görünüp kayboldu ve unutulmaz oldu, kozmik eşi Pam’le birlikte. Gruptan John ve Robby hayatta bugün. Morrison hakkında sürekli yeni kitaplar yazılıyor, yaşamı ve özellikle de ölümüyle ilgili yeni iddialar ortaya atılıyor. Ölüme de çok ilgi duymuş, bunu bir kere yaşanacak önemli bir tecrübe olarak görmüş olan Jim içimize işleyen şarkılar, şiirler ve yazılarla aramızda, korkulardan uzak aşk, özgürlük rüzgarları dağıtıyor. İyi ki doğdun Jim(8 Aralık 1943).