İdeal bir hayat, ideal bir devlet, ideal bir düzen hepimizin arzuladığı kavramlardır. Bu kavramların işlediği durumlarda mutluluk ve huzur kendiliğinden doğar.

Hepimizin özel günlerde yinelediği “Huzurlu, mutlu, barış dolu….” mesajları gerçek olur.

Bu kavramları rahatlıkla “ütopya” olarak nitelendirebiliriz.

Ütopyalar güzeldir.

Peki ya distopyalar? Hayal edilemez mi?

Distopya kelimesi Yunan kökenlidir. “dystopia” kelimesinden edebiyatımıza yerleşir. Yunancada “kötü” , “anormal” anlamına gelen “dys” eki ütopyanın karşıtı olarak “mevcut kötü yer” anlamına gelir.

“Ütopya” kelimesinin etimolojik olarak 1516’da Thomas More tarafından türetilip kullanılmasının ardından distopya bir kelime olarak ilk kez John Stuart Mill tarafından 1868’de kullanılır. Mill, konuşmasında distopyayı “kötü bir yer” olarak nitelendirir.

Teknik bilgilerden de öte bu kavramın anlamına odaklanmamız gerekir. Nitekim Mill’in işaret ettiği gibi distopyalar ‘gerçekleşmesini dilerken çok dikkatli olmamız gereken bir ütopya’dır. Bu kavramın kaosu, baskıcı yönetimi karşıladığını söylemek de yanlış olmayacaktır o halde.

Ütopya karşıtı olarak bildiğimiz distopyalar, gözümüzün önüne kötümser bir gelecek tablosu çizer. En basit yöntemle merkezileşmiş baskıcı bir sistem, baskıcı totaliter bir rejim yaratarak son teknoloji ürünlerinin de desteğiyle toplumu kolayca yönetmeyi hedefler. Eserlerde de bu unsurlar geleceğin işareti olarak kullanılır.

“Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem anlatabiliyor muyum?” (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört)

Distopik eserlerin ortak noktası olarak eserlerde geçmişle bağ tamamen koparılır, geleneksel kültürün izleri silinir, bireylerin sosyal statüleri bireylere bırakılmaz aksine onlara dayatılır; bireylerin duyguları, düşünceleri, sosyal rolleri umursanmaz. Sadece ideal devlet düzeni için bunlar bireylerin önüne kabul edilip uygulanacak bir model olarak sunulur. Baskıcı yönetimin hayal ettiği gibi ideal toplum düzeni yaratılmaya çalışılır. Bu düzene uymayan bireyler yok edilir. (George Orwell’ın deyişiyle ‘buharlaştırılır.’) Tek tip insan modeli yaratılır. Çünkü bireysel farklılıklar, toplumsal dalgalanmalara neden olmamalıdır. Bireysel ilişkiler yoktur. Aile ve mahremiyet, dostluk kavramları söz konusu bile değildir. Hatta düzenin devamı için aile içinde birbirini ihbar etme olması gereken bir tavırdır.

Peki bu özellikler neden vardır?

Distopik romanların çıkış noktası tam da bu özelliklerdir.

Yaşadığımız dünya ve toplum düzenine alternatif olarak yeni bir dünya düzeni sunulur. Yaratılan alternatif dünya tamamen kurgusaldır. Ancak bu ‘merkezileşen’ bir özellik olarak karşımıza çıkar. Distopik eserlerin amacı baskıcı hükümetle toplumu bireysellikten uzaklaştırmaktır. Bireysellikten uzaklaşan toplum üyeleri devlete itaat etmek için programlanır. İnsanlar makineleştirilir, hiç kimse bir diğerinin malı değildir. Mülkiyet hakkı sadece devlete aittir. Bireylerin yaşam hakkı da yine sadece devlete aittir.

Hepimizin gündeminde olan bir eserle örneklerimize başlayalım. Margeret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı ve feminist distopya örneği sayabileceğimiz The Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) dizi olarak yayınlanmaya başladı. Ürpererek seyrettiğimiz bu dizide “Bu kadar da olmaz,” dediğimiz her şeyin daha fazlasını izliyoruz. Dehşete düşüyoruz, korkuyoruz, ‘umut’ sözcüğüne yabancılaşıyoruz. Margeret Atwood, 1980’lerdeki Amerikan toplumunu ve üreme politikasını ‘kadın’ gözünden sunuyor. İsimlerin olmadığı, varlıklarının önemsenmediği, doğurgan olanların ‘damızlık’ olarak üst düzey komutanlara sunulduğu, damızlık olmayanların da ya hizmetkar ya da fahişe olarak çalıştırıldığı ya da Duvar’da ölüme yollandığı kadınlar tasvir ediliyor. Cinsiyetin rol oynadığı kast sistemi bu insanlara dayatılıyor ve başta kadınlar olmak üzere kimsenin en ufak bir söz hakkı yok.

Damızlık Kızın Öyküsü’nden çok önce distopik romanların ilk örneğini Rus yazar Yevgeni Zamyatin 1920 yılında ‘Biz’ romanıyla verir.

Bir başka distopya yazarı Kurt Vonnegut, ‘BİZ’ romanının başarısını şu sözlerle ortaya koyar:

“Otomatik Piyano’yu yazarken olay örgüsünü gururla Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sından aldım, o da zaten gururla Yevgeni Zamyatin’in BİZ’inden ödünç almıştı.”

George Orwell, Rad Broodbery, Aldous Huxley gibi isimler de bu türün en etkili örneklerini sunar.

Günümüz sorunlarına –açlık, sağlık, ekoloji-teknoloji vb.- farklı bir açıdan yaklaştıkları için hatta merak duygusunu da çeşitli spekülasyon ifadeleriyle diri tuttukları için rağbet gören roman türleridir. Bu düşüncemi bir noktada ileriye taşıyarak distopik romanların toplumun göstereceği ya da gösterdiği hızlı değişimlerin sosyolojik bazda edebi eserlere yansıması olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır.

Okuduğum ve hayran olduğum iki eserden yola çıkarak örnek verebileceğim gibi Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’ , Rad Bradbury’in ‘Fahrenheit 451’ eserleri sosyolojik okumaya imkan tanıyan son derece önemli eserlerdir. Çünkü iki eserde de II. Dünya Savaşı sonucu değişim gösteren toplumlar analiz edilir.

“Okullardan araştırmacılar, eleştirmenler, bilginler ve simgesel yaratıcılar yerine; koşucular, atlamacılar, yarışçılar, aylaklar, aç gözler, kapkaççılar, uçucular, yüzücüler çıkınca ‘entelektüel’ sözcüğü de hak ettiği üzere bir küfür haline geldi. Her zaman bilinmeyenden korkarsınız. Sınıfınızdaki her soruya cevap veren, özellikle ‘parlak’ arkadaşınızdan, kurşundan putlar gibi oturan diğer tüm öğrencilerin nefret ettiğini eminim hatırlarsın. Saatler sonra bile dövmek için, canını acıtmak için seçilen kişi o parlak çocuk değil miydi? Elbette oydu. Hepimiz birbirimize benzemeliyiz. Hiç de anayasanın dediği gibi, kimse eşit ve özgür doğmamıştır, herkes eşit yapılır. Her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılamasına yol açacak dağlar yoktur.” (Fahrenheit 451)

Bu iki eser üzerinden ‘iktidar’ın ne denli büyük bir güç olduğunu hatta kendi nazarlarında yaratmaya çalıştıkları ‘ideal devlet düzeninin’ açıklarını da okuma fırsatı yakalarız.

Bunun yanında bu iktidarın gücünü elde tutmak adına gerçekleştirdiği ‘beyin yıkama seansları’ da bir hayli dikkat çekicidir.

Cesur Yeni Dünya eserinde şişelerde olgulaşmasını bekledikleri bebeklere her gün dinletilen yayınlar ve onların şartlandırılmış bireyler olarak karşımıza çıkması bu anlamda önemlidir.

Otomatik Portakal romanında yer verilen ‘beyin yıkama yoluyla topluma kazandırılan Alex’ modeli de bu anlattıklarımı destekler niteliktedir.

“Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu, terbiyeli olmaları söz konusu değildir. Suç ve sorumluluk yetişkinlerindir. Gençler suçsuzdur.”

sözleriyle karşımıza çıkan on beş yaşındaki Alex kötülüğü bir tercih hakkı olarak yorumlar. Ancak toplum Alex’in ruh ve beden sağlığını hiçe sayarak sadece topluma uygun bir birey olması adına onu zorunlu olarak ‘Suçlulukları Yeniden Topluma Kazandırma’ programına katılmaya zorlar. Bu insanlık dışıdır. Ancak devlet, bireyden her zaman büyüktür!

Roman başından sonuna kadar aslında tek bir soruya cevap aramaktadır: “Şartlandırılmış bir iyilik mi, tercih edilen bir kötülük mü daha iyidir, daha insancıldır?”

Distopik romanlar, çağdaş toplum özelliklerini karşımıza çıkarırken bu toplumun yöneldiği modern unsurların sakıncalarına uyarılarda bulunur. Bir anlamda oluşturulan evrenle bu toplumu bekleyen olumsuz gelecek, gözler önüne serilir.

“İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.” (Fahrenheit 451)

Distopik eserler üzerinden sosyolojik okumalar yapmanın mümkün olduğunu belirtmiştim. Bunlardan biri de toplumun teknolojik gelişmelere karşı verdiği tepkilerdir. Toplumun teknolojik gelişmelere karşı büyük hevesler besleyerek elde ettiği ürünler aracılığıyla nasıl denetim altına alınacağı ve bu durumdan nasıl etkileneceği sağlam ve etkileyici bir kurguyla sunulur.

Şüphesiz teknoloji hayatımızı kolaylaştıran ama bir o kadar da hayatımızdaki bilgi gizliliğini ihlal eden bir unsurdur. Telefonlarımıza indirdiğimiz uygulamalar, herkesin paylaşımına açtığımız mail adreslerimiz, sosyal medyalarımızda yaptığımız paylaşımlar oluşturduğumuz kişisel dosyalarımız halini almaktadır.

Distopik romanlar işte tam bu noktada devreye girerek sosyal değişim sürecini eleştirir.

Yine ‘Biz’ romanında özel hayatın ihlalini örneklemek mümkündür. Romanda belirgin bir roman karakter adı yoktur. Kişiler numaralandırılmıştır. Kendi benliğinden koparılan bireyler, kişiliklerinden soyutlanmıştır. Böylece en üstün bilim saydıkları matematikten faydalanarak toplumu ‘BİZ’ haline getirmişlerdir.

Kitabın anlatıcısı D-503 adındaki roman karakteridir. İntegral dedikleri sistemin yaratıcısıdır. D-503 olayları günlük tutar gibi anlatır. Anlatıcı bize bunları sunarken önemli bir detaya da değinmektedir. Toplumun tekil olarak davranabildiği tek an cinselliklerini yaşayacakları sahnelerdir. Devlet, sadece  bu zamanda perdelerin indirilmesine izin verir. Onun dışında her an, her saniye gözetlenir. Zaten duvarların camdan oluşması da tesadüf değildir. Özel hayat her an ihlal edilmeye devam edilir.

Distopya yazarları, geleceği olumsuz biçimde tasvir ederek okurlardan olumlu bir tepki beklemektedir. Distopyaların asıl amacı daha iyi bir yaşam, daha iyi bir yönetim için insanları çalışmaya teşvik etmek, bir anlamda onlara gereken gücü ve inancı vermektir. İnsanoğlu, bir umudun peşinden giderek yaşayabilmektedir nitekim. Bu nedenle bilinçli olarak toplum ‘korkutucu’ ve ‘dehşet verici’ olarak idealize edilir.

George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te parti sloganı olarak sunduğu gibi Hakikat Bakanlığının ‘Savaş Barıştır- Özgürlük Köleliktir-Bilgisizlik Güçtür’ dayatması ile karşı karşıyadır birey.

“Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunuzu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz.”  (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört)

Tüm distopyalar için geçerlidir aslında bu durum. Bu gerçeği(!) devlet onlara sunmaktadır ve bireylerden buna uyması beklenmektedir. Devletin sunduğu bu gerçekliğe göre bireyin mutluluğu, az düşünmesi ile doğru orantılıdır. Yine aynı dayatmanın sonucu olarak özgür olmak isteyenler devletin koyduğu bu kuralı benimseyecek, sorgulamayacak hatta ona körü körüne inanacaktır.

Hakikat Bakanlığı bu sloganı koyarak kendisine bağlı bireylerin olmasını, tek tip insan oluşturmayı hedeflemiştir.

Eton Kolejinden mezun olduktan sonra İngiliz sömürgesi konumunda olan Burma’da polis teşkilatında çalışan George Orwell, bu yıllarda tanık olduğu olaylarla kalemini biler. Öyle ki tanıklık ettiği acımasız olaylar, onun emperyalizme karşı derin öfke beslemesine neden olur. Bu öfke sayesinde ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ gibi adeta manifesto kitabı sayılabilecek bir başyapıtı bizimle buluşturur.

Yaşamı boyunca çeşitli iş kollarında çalışan Orwell, yaşamının birçok anında para sıkıntısı çeker. Kim bilir belki de emperyalizme duyduğu öfke ve para noksanlığı onun kaleminin keskinliğini arttırmıştır.

İşte bütün bu sebepler ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ romanını kaçınılmaz olarak doğmasını sağlar.

George Orwell, bu kurguyu oluşturma amacını şu cümlelerle ortaya koymaktadır: ‘Geçtiğimiz on yıl boyunca en çok yapmak istediğim şey politik yazıyı bir sanata dönüştürmektir. Çünkü ifşa etmek istediğim bazı yalanlar, dikkat çekmek istediğim bazı gerçekler var. Görev, bu çağın bizi yapmaya zorladığı gerçek halk ve toplumsal aktiviteler yoluyla benim içime işlemiş olan hoşlandığım ve nefret ettiğim şeylerin uzlaşmasını sağlamaktır.’

Orwell, insanlar arasında kurduğu bir eser üzerinden bu tehlikelere dikkat çekmenin yanında bir de hayvanlar dünyasında düşüncelerini somutlaştırmak ister. Böylece de ‘Bir Peri Masalı’ alt başlığında ‘Hayvan Çiftliği’ni yazar.

Masal tadında okunan eserde asıl dikkat çekilen nokta ise ‘eşit toplum idealinin masalsı yanına dikkat çekmek’tir.

Nitelikli ve kapsamlı bir eleştiriyi Orwell, masalsı ve oldukça etkili bir şekilde sunar.

Orwell, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nde yaşanan durumu ve ‘Ekim Devrimi’nin amacından nasıl saptığını ‘hiciv’ yoluyla anlatır.

George Orwell, ‘Hayvan Çiftliği’ni yazma fikrinin nasıl ortaya çıktığını şöyle açıklar: ‘Günlerden bir gün, küçücük bir çocuğun koca bir atı daracık bir patika boyunca sürdüğünü görmüştür. Çocuk taş çatlasa on yaşındadır. At ne zaman geri dönmeye kalksa çocuk elindeki kırbaçla onu istediği yöne götürmektedir. ‘’Bu sahneyi görünce birden anladım ki, şayet hayvanlar güçlerinin bilincinde olsalardı, bizler onları asla yönetemezdik; insanlar hayvanları tıpkı zenginlerin proletaryayı sömürdüğü gibi sömürüyorlardı.’

Tanık olduğu bu sahne ona ‘Hayvan Çiftliği’ni yazdırır ve aslında domuzların yüzünün insan yüzüne evrilmesi olayında olduğu gibi bu dünyada ezenlerin ve ezilenlerin daima olacağını göstermek ister. Burada olay örgüsünü hayvanlar üzerinden oluşturmasının da önemine dikkat çekmek istiyorum. Orwell’ı ‘Hayvan Çiftliği’ni yazdırmaya neden olan olayı okuduktan sonra düşündüğüm ve açıkçası emin olduğum bir fikir bu.

“Bir insanın özgürlüğü sıfıra indirgendiğinde suç işlemez. Gayet açık. İnsanı suçtan arındırmanın tek yolu özgürlüğünden arındırmaktır.” (BİZ)

Şayet hayvanlar güçlerinin bilincinde olsalardı, diyen Orwell yoksul emekçilerin durumunu ortaya koyar. Yoksul emekçiler adeta hayvanlar gibi çalıştırılmaktadır. Ancak güçlerinin farkında olmadıkları için sömürüye maruz kalmaktadırlar. Nitekim bilinçlenebilseler hatta örgütlenebilseler romandaki Napolyan adındaki domuz gibi biri kurnazlık edip onları sömüremeyecektir.

Çocukluk yıllarında bir sömürgeci olarak yetiştirilen, sokaktaki insanı aşağılayan Orwell; sömürge anlayışından utanmaya başladığı yıllarda ise ‘ezilenlerin arasında karışmak hatta onlardan biri’ olmak istemiştir.

Orwell’ın hayatında insan da olsan hayvan da olsan sömürüye uğruyorsan bu toplumun yarattığı bir ‘kurban’sındır.

Bütün bu anlattıklarımın ışığında iktidarın elindeki gücü baskı ile dayatmasının, bu düzeni korumak için gerekirse cinayetler işlemesinin, insanlara tutuklama korkusunu yerleştirmesinin, tek tip insanlar yetiştirmesinin ‘o devletin ütopyası’ olduğunu söylemek aşırıya kaçmak olmayacaktır.

Distopyanın edebi yansımalarını anlatmak istedim bu yazımda.

Distopyanın edebi eserlerle sınırlı olmadığını, hayatımızın distopik özelliklerle çevrildiğini söylemek de büyük bir iddia olmayacaktır.

Devletlerin ütopyası ile kuşatılmamak için gerçek ütopyalar ile buluşmalıyız.