Doğrusunu anlatmak gerekirse; pek öyle heyecanla, sevgi, hüzün ya da özlemle andığım, beklediğim bir gün değildir Anneler Günü. Ne seneler önce, ne de şimdi. Grimm Masalları, Kemalettin Tuğcu hikayeleri, elbette ‘Ayşecik’ filmleriyle büyümüş birinin olağan tepkisi midir bu, bilemem.

Bildiğim, artık maskelerin ardına sığınma yaşlarını çoktan geride bıraktığım; Zaten içimden geçenleri açıklıkla söylemem, yazmam bundan nicedir. Saklamadan, esirgemeden. Biraz değil, çokça geç kalmakla birlikte, nihayet dilimin kemiği olmadığını fark ettim çünkü. Ve kendim için yaşıyor olmanın güzelliğini… Bencillikse, neden olmasın ? Bunca duygusal kırıklıktan sonra…

Evet, sanılanın aksine Anneler Günü çok şey ifade etmez bana. Sıradan bir gündür… Abartılmış, adeta kutsanmış. Tecimsel boyut katılarak jelatinlenmiş.

Anneler Günü, annesi ölmüş ya da bir biçimde uzak kalmış çocuklar için isyan, suçluluk, utanç, düşbozumlarına uzanan bir duygu sağanağıdır aslında. Kendilerini ‘fena halde’ hissettikleri… Mutsuz oldukları. Kırılıp, çokça örselendikleri. Seçici bellek girer devreye ve bu gerçek nedense, sürekli olarak hep yadsınır. Pudra rengiyle boyanmış, pamuk şeker kıvamındaki ‘yaratılmış, dayatılmış imgelere’ o kadar sıkı bağlanmışızdır ki, yan sapakları ayrımsamayız bile. Sobelenen hüzünler umurumuzda değildir. Yaşama ille bir çeşni katacağız ya, artık her varsa elimizde… Umulmadık, hesaplanmadık ( ! ) oyunlar için eşikte hazır bekler dururuz. İlle özel günler.

Hatırlıyorum, ilkokuldaydık… Sessiz, içe kapanık bir kız vardı sınıfta. Arka sıralarda otururdu genelde.Ş imdi düşünüyorum da, ne kadar da çok “Çalıkuşu”romanındaki Munise’yi hatırlatıyor bana. Saçları hep sımsıkı örülmüş..siyah önlüğünü tamamlayan beyaz yakası hep biraz yana kaymış. Cılız. Ürkek. Suskun. Birsen’di adı.Yoksa Meryem mi? ( Bellek boşlukları başladı sanırım) Her neyse..

Öğretmen, yoklama defterini kapattıktan sonra, biz cici çocuklara, çalışkan, uslu, söz dinleyen, erken yatıp, erken uyanan, bir yumurtayı ( ille ve nedense ) sütle çırpan, bir dediği iki edilmemiş, şımarık kuzucuklara Anneler Günü’nde neler yapacağımızı sordu.

Herkes numara sırasına göre ayağa kalkıyor birşeyler anlatıyordu kendince. Çiçekler, Dior parfümler filan uçuşuyordu havada… Cici anneciklerden bahsediliyordu. Kimi resim yapmıştı, kimi harçlıklarını biriktirip kardeşiyle beraber şifon bluz almıştı da… Henüz karar verememiş olanlar da vardı hediye konusunda. Herkes bir şirinlik, bir göze girme yarışındaydı adeta.Bir gösteriş, bir gösteriş, sormayın gitsin.

” Evet, Birsen..? ”

Ayağa kalktı usulca. Hepimiz ona dönmüştük. Sustu… Derken sert bir çıkış :

” Sana söylüyorum kızım… Uyukluyor musun ne ? ”

Ufalmış gibiydi Birsen. Küçülmüştü sanki… Bir damlacık kalmıştı. Ökseye takılmış bir serçeydi o an… Yanakları kıpkırmızı oluvermişti. Kalbindeki rüzgarı duyar gibi olmuştum..

“Annem yok öğretmenim..”

Gözlerine sinmiş acıyı, yüzünde çoğalan gölgeleri fark ettim yeniden. Sustu. Sustum. Sustuk.

Sessizlik. O yaş çocukları acımasızdır, bilirsiniz. Haindir. Kötüdür hatta..

” A, annesi yok… Annesi yokmuş… Ne ayıp.”

Gülüşmeler oldu… ‘Bir annem var’  diye övünenlerin savaş çığlıklarıydı bu tepkiler. ‘Boyalı kuş’ olmanın ne demek olduğunu ilk kez ayrımsamıştım. Ve hep ‘boyalı kuş’ olmaya belki de o an karar vermiştim. Yaşadıkça ve her zaman.

Birsen önüne bakıyordu. Dokunsan ağlayacaktı sanki. Kirpikleri titriyordu..

Öğretmen elindeki tahta cetveli masaya vurdu.”Susun,”dedi.” Yazılı yoklama yaparım şimdi..” Tehdit, yazılı yoklamaydı. Tehdit ve ceza kırık not vermekti.

Birsen’in hep bir yana kaymış beyaz ( kolasız, biraz eprimiş ) yakasına takıldı gözüm… Kimse fark etmeden boynumdaki düğmeyi çözdüm. O kola serti yakayı yana doğru ittim.

” Ve Pınar’cığım, sen anlat bakalım..”

Sınıfın en çalışkanıydım ya. Hani okumayı herkesler önce sökmüş… Göğsüne kırmızı kurdele takılmış… Şiirlerini ezberlemiş. Hep sözlü ve yazılı sınavlara hazır… Ev ödevlerini eksiksiz ve herkesten fazla yapan.. Akıllı, uslu, tam ideal öğrenci modeline uygun. Oysa sinsiydim… Kıskanç, mutsuz.. Dahası, tahmin edilemeyecek kadar yalnız. Arkadaşsız.

“Bilmem… Bir şey düşünmedim öğretmenim..” dedim. Öğretmenin gözleri iri iri açıldı. Belli ki hiç ummadığı bir yanıttı bu… Üstelik benden. O terbiyeli, efendi, çalışkan talebeden. Bir an öfkeyle, şaşkınlıkla süzdü beni. Tam bir şey söyleyecekti, vazgeçti.

O günün ardından, Mayıs aylarının ikinci pazarına karşı hep sağır ve kör kaldım. Neden mi ? Birsen’in o ufacık bırakılışına, savunmasızlığına tanıklık ettiğim için. O kalabalıktaki ıssızlığı ilk o zaman kanımda hissettiğim için. Zaten çok mutlu bir çocuk da değildim. Yüzümde tikler… Hırçın… Yemek yemeyen… Huysuz. Ve iyi ki romanlar vardı. Filiz Akınlı filmler ve Filiz Akın ile simgelenen uçsuz bucaksız güzellikler, duyarlılıklar vardı.

Annem hayattayken de, sonrasında da Anneler Günü’ne hep soğuk baktım, özetle. Şimdi de duygularım pek farklı değil. Nice Birsen’in var olduğunu biliyorum çünkü.

Birsen. O derste tek başınaydı. Unutmadım… Hiç unutmadım.

Sonsöz gibiydi Birsen.

Ne çok yüzleşmeden, ödeşmeden, hesaplaşmadan çıkıp gelinen yaşlardayım artık. Beğenmediğimi söylediğim… Dediğim gibi, birilerine ille de cici gözükmek için rol yapmadığım. Yine de bazı fotoğraflar var, bellekte kalan. Sabitlenmiş. İçimi acıtan. Birsen’in fotoğrafı örneğin.

Şimdi anlatabildim mi, Anneler Günü’ne neden mesafeli kaldığımı… O küçücük çocuğa nispet yapmışlar, duyumsadığı yoksunluğu yüzüne çarpmışlardı acımasızca.

Ve birkaç gün sonra Anneler Günü. Yine Birsen’i hatırlıyorum… Ve Anneler Günü için belki de en olmadık yazıyı yazdığımı da biliyorum.

Neyse ki Rüçhan Çamay’ın sözleri var.Hani, şu “Yavaş Yavaş” şarkısının sözleri. Yüreğe dokunan, nedendir bilmem bana, bugün bile hala, Birsen’i taşıyan o sözler… Kendimi o sözleri sevmekten, çok, hem de çok sevmekten alıkoyamayışım bundan belki de :  

“Sormadan fikrini, ne dersin diye, bir uzun yolculuk başlar yavaş yavaş. Bakmayın ilk anda ağladığına, kurur gözlerindeki yaşlar yavaş yavaş. Yavrum, çare yok sen onu istemesen de, bu plak dönecek dinlemesen de…. Durdurun dünyayı ineyim desen de, yılların geçecek böyle yavaş yavaş. Tertemiz, kaygısız çocukluğunun doymadan tadına büyür yavaş yavaş. Bakarsın çiçek gibi bir genç kız olmuş… Dünyayı bir başka görür yavaş yavaş. Dostum, çare yok sen bunu istemesen de, bir büyük kanun var sen bilmesen de… Durdurun dünyayı ineyim desen de, duymadan sesini döner yavaş yavaş. Hakkındır; Sevecek, sevileceksin. Gelinlik çağına geldin yavaş yavaş. Biz sana dünya değil, bilmece verdik. Doğruyu aradın, buldun yavaş yavaş. Yavrum, gün gelir yanarsın sen de deli gibi, gün gelir soğursun güz yeli gibi… Bir ünlü şairin dediği gibi, ‘ayrılık sonradan kor’ yavaş yavaş. Ne gençlik, ne para, ne şöhret, ne şan tertemiz kalbini çelmesin bir an. Ne varsa dünyada insanı aldatan gün olur elinden gider yavaş yavaş. Yavrum, böyledir bu dünya değişmez diyorlar. İnanma, değişir o da yavaş yavaş. Bir tohum düşmese fidan olur mu, fidanlar olmasa büyür mü ağaç?”

Sevgi, mutluluk, sevinçlerle kuşatılmış güzelliklerde buluşmak dileğiyle. Her zaman ve daima..