Amerikalı oyun yazarı Robert Askins’in zaman zaman komik, zaman zaman sert bir dille inanç ve ahlak kavramları üzerinden iyiyi ve kötüyü sorguladığı, karanlık komedisi Hand’s of God / Tanrı’nın Eli, aynı zamanda oyunun çevirisini de yapan Kerem Pilavcı’nın yönetmenliğinde Toy İstanbul’da sahneleniyor.

Margery,  eşini kalp krizinden kaybetmiş dindar dul bir kadındır. Hayata uzun yıllar hasta kocasına bakarak tutunmuş fakat eşi ölünce oğlu Jason ile yalnız kalmıştır. Amacının dul kadına yardım etmek olduğunu söylese de gerçekte bu güzel ve çekici kadında gözü olan Papaz Gregg kilisenin bodrumunda Margery’nin bir kukla atölyesi oluşturmasına destek olmuş ve yönetimini ona bırakmıştır. Atölyenin üç yeniyetme üyesi; Margery’nin içe kapanık oğlu Jason, onun içten içe beğendiği Jessica ve tek derdi bir şekilde Margery’i yatağa atmak olan asi çocuk Timothy bir kukla gösterisi hazırlığındadır. Babasının ölümünden içten içe annesini sorumlu tutan Jason, yalnızlığını çoraptan yaptığı ve adını Tyrone koyduğu kuklası ile gidermektedir. Zamanla kukla Tyrone, Jason’ın bilinçaltının kötücül sesi olur ve öz benliği olan şeytani bir varlığa dönüşür. Jason bastırdığı kişiliğini kuklası aracılığı ile ortaya koyarken anne Margery’inin bastırdığı duygular da tüm çabasına rağmen su yüzüne çıkar. Her ikisi de öfkeleri ile etraflarına hem fiziksel hem de ruhsal zarar vermeye başlar, engel olamadıkları bu duruma sığındıkları kilisede yakalanırlar. Sorun tutulamayan Tanrı’nın eli midir yoksa kovamadıkları Şeytan mı?

Sarsıcı bir anlatım başarılı bir reji etkileyici bir oyunculuk ile izlediğimiz “Tanrının Eli” belli ki her birimizi ayrı ayrı bir süre daha düşündürecek.

İyilik ve kötülük üzerinden anlatılan hikâyelere rastlanılan en eski kaynaklar, yaradılış metinleridir. İki irade vardır, insan birini seçmelidir. Tanrı ve Şeytan; biri iyinin, diğeri kötünün temsilidir. Benzer bir şekilde ilk yazılı toplumsal kanun olan Hammurabi Yasaları da gücünü dinden değil ordudan alıyor ancak kral yasaların Tanrılar tarafından bizzat kendisine yazdırıldığını söylüyordu. Dolayısıyla bu yasalar bir nevi Tanrı sözü idi. Başlangıçtan bu yana insanlar yazılı olsun olmasın tüm toplumsal kuralları bu iki temel kavram üzerine oluşturdular: İyi ve kötü!

Oyun toplumsal ahlak, din, otorite, cinsellik, iyi kötü, ölüm ve insanın ikiyüzlülüğü gibi kavramları sarsıcı ama akıcı bir anlatım, kuvvetli bir hicivle aktarırken sizi iyilik ve kötülük üzerine bolca düşündürüyor.

İyilikte bir vaat, kötülükte bir ceza olmasaydı ne olurdu?

Dindar bir kadın olan Margery eşinin ölümünden sonra yaşama tutunmaya çalışırken üzerindeki baskılara daha fazla dayanamayıp içinde biriken şiddeti ergen Timothy’in cinsel arzusunu kullanarak dışa vurur. Kendi halinde acılı bir anne iken kendinden yaşça ufak bir ergene zarar veren bir kadına dönüşür. Suçlu kimdir? Onu bu noktaya getiren sistem mi bedensel duygularını artık bastıramayan Margery mi? İyilikte bir vaat, kötülükte bir ceza olmasaydı ne olurdu?

İsyankâr olan soran sorgulayan hep şeytandır yani günahkâr olan.

Kısa bir süre önce babasını kaybetmiş Jason girdiği bunalımdan atölyede tanıştığı yeni arkadaşı Tyrone ile çıkmaya çalışmaktadır. Tyrone merhametsiz, dehşet verici, küfürbaz, söylemek istediklerini haykıran bir kukla, Jason’ın bilinçaltının şeytani ve ürkütücü yanı, bir antikahramandır. Jason’ı domine ederek tüm kötü isteklerini ona yaptırmaya başlar. Onun ruhunun Tanrı’ya da başkaldıran karanlık yanıdır. İçine kaçmış Şeytan! İsyankâr olan, soran, sorgulayan hep şeytandır yani günahkâr olan.

Oyunu soluksuz izliyor, pürdikkat kesiliyor, zaman zaman da kahkaha atıyorsunuz.

Sahnede Margery’e hayat veren Gürler; bir yanda yalnızlık ve acıyla kıvranan dindar kadını, diğer yanda bedeninin isteklerine karşı koyamayan arzu dolu baştan çıkarıcı güzel kadını tek vücutta birleştirip ikisi arasındaki gelgiti ustalıkla oynuyor. Kukla eğitimi veren inanç dolu naif bir öğretmen sahnesinden, şehvetli sado-mazoistekleri barındıran seks sahnesine kolaylıkla geçiyor. Sahnenin tüm cüretkârlığına rağmen performansın bayağılıktan uzak olması da aynı ustalığın sonucu. Pür dikkat izliyorsunuz. Hele geçirdiği küçük çaplı cinnet anı! Toplumun ve dinin kadın üzerindeki baskısını birkaç dakikada özetleyip size güçlü bir tokat atıyor. Aklıma Nietzsche’nin “Ahlaksal olay yoktur yalnızca olayların ahlaksal yorumu vardır,” sözünü getiriyor.

Sorunlu, vurdumduymaz, ağzı bozuk yeniyetme Timothy’i canlandıran Alp Özbayram özellikle ortak sahnelerde Gürler’in oyununu başarıyla karşılayarak aynı ritimle cevap veriyor böylelikle performans daha da güçleniyor.

Barış Gönenen aynı bedende hem Jason’ı hem de Tyrone’ı inanılmaz bir şekilde birleştiriyor. Jason ne kadar kırılgan ve korkaksa Tyrone o kadar asabi güçlü ve hırslı. Gönenen bir eline geçirdiği çorap kukla ile hayat verdiği Tyrone’ı o kadar başarılı canlandırıyor ki çoğu zaman onun bir kukla olduğunu unutuyorsunuz. İki farklı ses ve tonlama ile oynadığı diyaloglar akıcılığını hiç kaybetmiyor. Jason ve Tyrone jest ve mimiklerde de yarışıyorlar. Gerçekten muazzam bir performans izliyorsunuz. Bir an tekrar düşünüyorsunuz iyi kolayca kötüye dönüşebilir. İkisi de içimizde! David Hume belki de haklıydı bireyin iyi olabilmesi için iyiye maruz kalması gerekiyordu. Kolaylıkla karanlık tarafa geçmek mümkündü!

Sahne dekor ışık ve muhteşem kuklalar

Bir anti kahraman kukla Tyrone’nın da tasarımcısı olan, Anna Karayorgi ve kukla eğitmeni Sezgi Deniz’e hayran olmamak elde değil. Keza bir elle kuklaya beden olurken diğer elle kafa ve yüz ifadelerini bu kadar başarılı bir şekilde gerçekleştirebilecek bir tasarım ve eğitim, oyuncuların başarısı yanında onlarla da doğrudan ilgili. Etkileyici. Tyrone o çorabın içinde adeta vücut buluyor hatta Cansu Diktaş’ın elinde hayat bulan Jessica’nın kuklası Jolene ile sevişiyor. Sahnenin inandırıcılığı sizi gülümsetiyor.

Soğuk bir İstanbul akşamı farklı yaş gruplarından beş kişi izlediğimiz oyundan keyifle çıktık. Dönüş yolunda aramızda din, tabu, ahlak, cinsellik ama en çok da iyilik ve kötülük üzerine konuştuk. Duru yolda arkadaşlarına birkaç sene önce kendisine anlattığım eski bir hikâyeyi anlattı.

Kızılderili bilgeye, bir gün oğlu iyilik ve kötülüğü sormuş. Yaşlı adam çadırlarının önünde sürekli kavga eden iki köpeği göstererek demiş ki : “Bak, iyilik ve kötülük onlar gibidir;  durmaksızın savaşırlar.” Oğul, bir süre sessiz kalıp düşünmüş sonra tekrar sormuş: “Bu köpeklerin hangisi kazanacak?” Yaşlı bilge, yüzünde tebessümle oğluna bakmış ve demiş ki : “Ben hangisini daha çok beslersem.”

Ve sonra bize sordu;

İyi misin kötü mü?

Seni değerlendiren kim?

Vicdanın mı?

Toplum mu?

Tanrı mı?

Oyun tarihleri: 21-28 Ocak 2020, 5-15-21-28 Şubat 2020

Yer: Toy İstanbul Sahnesi

Adres:
Kadırgalar Caddesi, No:3 Maçka, Şişli / İstanbul

KÜNYE

Yapım: TwoTwo Production& ŞAFT
Yazar: Robert Askins
Çevirmen / Yönetmen: Kerem Pilavcı
Yardımcı Yönetmen / Maske ve Kukla Tasarımı: Sezgi Deniz
Oyuncular: Cansu Diktaş, Barış Gönenen, Şencan Güleryüz, Şenay Gürler, Alp Özbayram
Dekor Tasarım: Makbule Mercan
Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Maske ve Kukla Tasarımı: Anna Karayorgi
Kostüm Tasarım: Sedef Güvenç
Koreograf: Orçun Okurgan, Gürhan Elmalıoğlu
Yönetmen Yardımcısı: Aysun Aladağ, Mehmet Altıntaş, Bora Şimşek
Fotoğraf: Hande Göksan, Deniz Akseki
Mekan Yönetimi: Dilek Tora