“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.” 
                                       MAHATHMA GANDİ

 

Uzun zamandır yazamamaktan muzdariptim. Dergi için yazılarımı teslim etmiş, site için affınıza sığınarak adeta nekahat dönemimi yaşıyordum. Sitenin açılışından bu yana belki de en uzun suskun kaldığım dönemdi. Suskunluğumu Darren Aronofsky bozdurdu.

İtiraf etmem gerekirse Darren Aronoksky’nin “Bir Rüya İçin Ağıt” filmini izledim ilk olarak. Filmin içinde geçen “tekrar”lar ve “bağımlılık”lar ile bir hayli dikkatimi çekti. Yönetmene dair herhangi bir bilgim maalesef yoktu. Ardından bir başka filmi ile buluştum: “Siyah Kuğu”. Natalie Portman, Mila Kunis ve Vincent Cassel’in oyunculukları bir hayli etkileyiciydi. Bunun yanında senaryo çok sağlam işlenmişti.

Ancak bilgi tembelliği kanımda var. Çok beğendin o zaman araştır, öğren değil mi? İlla daha sarsıcı, daha etkileyici bir şey olmalı benim kelimelerimin harekete geçmesi için.

İşte bu yazı da bu derin etkinin sonucunda ortaya çıktı.

“Mother!” tamamen Javier Bardem’in adını afişte görmemle gitmeye karar verdiğim bir filmdi. Nitekim Jennifer Lawrence’ın oyunculuğundan pek de hoşlanmam. Buna rağmen bu film sayesinde ona karşı oluşturduğum ön yargım kırıldı. Afişte Javier Bardem ve Mother! adlarını görmemin ardından Darren Aronofsky’nin adı dikkatimi çekti. Tarzını az çok anladığım yönetmen hakkında bu kez bilgi edinebilirdim. Ancak filmi izlemeden önce filme dair bir şey okumak adetim değildir. Mutlaka öğrenmemem gereken bir şeyi öğrenme şansına(!) sahip olurum. Aynı şans oranıyla sinirim doğru orantılı ilerlediği için filmin bütün etkisi benim için yok olur. O nedenle filme dair hiçbir bilgi edinmeden ve yönetmene dair bilgi edinme eylememi de bir başka zamana erteleyerek filmi izledim.

Filme dair yazacaklarım tamamen şahsi yorumumdur. Zira sinemaya dair eğitimim yok, dolayısıyla da herhangi bir iddiam söz konusu olamaz.

Film, bir kadının yanan suratı ile seyirciyi selamlıyor. Ancak hemen ardından Jennifer Lawrence’ın uyanması ve kocasını yatağında bulamaması ile ilk dakika itibarıyla izleyenleri tetikte bekletiyor.

Öncelikle filmde hiçbir karakterin adı yok. Sanat eserlerinde uygulanan bu yorumu seviyorum. Nihayetinde anlatılan kişinin önemi yok. Anlatılan sen, ben kısacası herkes olabilir. Kişiler önemli değil, önemli olan olaydır olgusu aslında bu şekilde verilmek istenen.

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’daki C. karakteri, Sabahattin Ali’nin Değirmen öyküsündeki “adaşım” seslenmesi de yine aynı amaçla ortaya çıkmıştır. Bunlar aklıma gelen ilk örnekler. Nihayetinde konudan çok sapmamalıyım, edebiyat dünyası eşsiz ve dipsiz bir kuyu.

Javier Bardem’i “O”, Jennifer Lawrence’ı “anne” olarak belirteceğim yazım boyunca.

Filmimize devam edersek adı olmayan karakterlerimiz ıssız bir yerde ve büyük bir evde yaşamaktadır. O’nun evi olduğu anlaşılan bu evi Anne baştan sona her şeyi ile tamir etmektedir. Aslında yaptığı şey, bir yangının ardından evi yeniden inşa etmek gibidir. Yuvayı dişi kuş yapar olayı değil tabii ki bu durum. O, bir roman yazmaktadır. Anne ise onun rahat edeceği ortamı ona büyük bir özveri ile sunmaktadır. Bu çiftimizin mesafeli ama huzurlu(!) bir birliktelikleri vardır. Ta ki bir gün kapıları çalınana dek. Kapının ardında bir erkek (Ed Harris) vardır. Ed Harris’in evin kapısından girmesiyle filmdeki durağan olay akışı hızlanır. Bir diğer ziyaretçinin, Ed Harris’in eşi rolüyle Michelle Pfeiffer, ziyareti ile seyirciyi dikkate zorlayan sahneler başlar.

Ev sahiplerine oranla yaşları bir hayli büyük olan ziyaretçi kadın ve erkek ateşli bir evlilik yaşamaktadır. Anne buna içerlese de onun tek arzusu kocası ile eski huzurlu ve sakin yaşamlarına dönmektir. Misafirlerin gitmesini ister. Ziyaretçilerin ise belli ki başka planları vardır! Nitekim ziyaretçilerin çocuklarının da gelmesiyle olaylar çığırından çıkar. Ziyaretçilerin çocukları miras nedeniyle bu evde kavgaya tutuşur ve maalesef ki küçük oğulları bebekleri olarak nitelendirdiği büyük oğullarını öldürür. Bu ölüm sahnesinin Habil- Kabil olayına gönderme olduğunu düşünüyorum. Bu gönderme aslında ilk aşamada aklıma gelen bir şey değildi. Film sonrası arkadaşımla çözümlemeler yaptığımız sırada arkadaşımın ileri sürdüğü bir fikirdi ve açıkçası benim önerilerimle bir araya gelince bir hayli önem kazanıyor, mantıklı görünüyor. Bu durumda da Ed Harris Adem’i, Michelle Pfeiffer Havva’yı temsil ediyor.

Filmde O’nun Tanrı’yı simgelediğini düşünüyorum. Bunu destekleyen birçok sahne var filmde. Öncelikle ziyaretçilerin yaşadığı bu talihsiz olay karşısında cenaze töreni ev sahiplerinin evinde gerçekleşir. Orada O’nun da bir konuşma yapmasını isterler. O, evde bulunan insanların ağlama seslerini işaret ederek “Sevginin sesini duyuyor musunuz? Bu sevginin çığlığı!” cümlelerini kurar. Cenaze töreni için gelenlerin ardı arkası kesilmez. O, eve verilen ciddi zarara rağmen kişilerin tavırlarını görmezden gelir, Anne ise elleriyle inşa ettiği eve verilen zarar karşısında ürperir. Nitekim misafirlerin en sonunda su borularını patlatmasıyla Anne hepsini evden kovar. Bu sinir anında “Durmuyorlar!” ifadesi de önem kazanır. İnsanlar dünyada olan ve tanık oldukları olanca kötülüğe rağmen durmuyorlar, inandıkları Tanrı’ya rağmen durmuyorlar!

Aslında evin içinde çıkan bu kaos, insanlığın yüzyıllardır yaptıklarının panoramik bir gösterisi olarak sunuluyor bize. Filmde bütün bu olaylar sırasında huzursuz ve güvensiz olarak tek bir kişi resmediliyor: Anne. Her anlamda tüketme arzusu tavan yapmış insanların önlerinde duran gerçek ya da gerçeklerle yüzleşememesinin sonucuna tanıklık ediyoruz.

 

Doğaya hoyratça davranan toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler de hoyratça oluyorlar.
   JOHN BENNET

O ve Anne misafirlerin gitmesinin ardından sakin yaşamlarına döner. Açığını söylemem gerekirse ziyaretçilerin evde bulunduğu sürece O’nun takındığı kayıtsız hatta bencillik olarak yorumlanabilecek tavırlarını ilk başta çok farklı yorumlamıştım. Filmin henüz başlarında yazar olarak tanıtılan O, uzun zamandır kitabı için gerekli ilhamdan yoksundur. Bu nedenle ben evinde gerçekleşen bütün bu olaylardan beslendiğini ve hatta karısını da bilerek adeta delirttiğini düşünmüştüm. Ancak film ilerledikçe bu düşüncemin çok basit kalacağını görecektim. (Filmin en güzel yönlerinden biri de olayların akışına göre ortaya attığınız fikirlerin bir bir çürümesi 🙂 )

Ziyaretçilerin ardından O kitabını tamamlamış, Anne de evin tamirini bitirmiş ve hamile olarak karşımıza çıkar. Aslında O için ilham olan unsur eşinin hamile kalmış olmasıdır. Kitabı kutlamak için harika bir sofra hazırlayan Anne, kocasının hayranlarının gelmesi ile bir anda yine evi kalabalık, kocasını da kendini kaybetmiş halde bulur. Kısa zamanda da maalesef ki kocasının hayranları kontrolden çıkar. İşte bu sahneler O’nun Tanrı olarak karşımıza çıktığını düşünmemi sağlayan önemli sahnelerdi. Çünkü çığırından çıkan grup karşısında Anne, kocasına onları durdurması için yalvarır:

-“Onları durdurmalısın. Sana tapıyorlar. Seni dinlerler,” diyen Anne’ye Tanrı bütün umursamazlığı ile cevap verir:

-Durduramam çünkü benimle kalmalarını istiyorum.

Evlerinin metaforik bir öge olduğu da böylece anlaşılır. Nitekim salonlarında Yahudi katliamı da cinsiyetçi ayrım da doğa katliamı da yapılmaktadır. Kısacası o ev dünyadır ve Tanrı sadece seyircidir. Toplumsal bütün kırılmalar orada gerçekleşir. Kıyamet gününün canlandırmasını da yine bu ev aracılığıyla seyrederiz!

Ezcümle Tanrı izler, Anne çıldırır!

Edebiyat öğretmeni olmanın yanında çocukluk hayalinin peşinden emin adımlarla ilerliyor. Kendi platformunu oluşturarak dostlarını bir araya topladı. Dostlarıyla sanatın her alanında üretim yapıyor ve inatla yapmaya devam edecek. Saplantılı edebiyat takipçisi. Kimi zaman Kafka’nın böceğinin peşinde, kimi zaman Slyvia Plath’in kafasını soktuğu fırının içinde. Kimi zaman Dostoyevski’nin yarattığı ‘Öteki’ ile ilgileniyor. Ama en çok da bir ‘şair’in dizelerinin misafiri.