“Ben de senin gibi hayattayım halen. Ve şimdi, yanı başındayım.
Kapa gözlerini ve etrafa bir bakın. Beni göreceksin, hemen önünde duruyorum.”

diye yazar Cibran’ın mezarında.

Memleketi Beşerri Köyü’nde bulunan müzeye çevrilmiş, eski bir manastırda eserleriyle beraber yatar göçmen Cibran. Memleketi olan Lübnan topraklarına, sürgün edildiği yılların emareleriyle dönmüştür. Kendi eserleriyle beraber, ruhu da boylu boyunca uzanır bu gizemli manastırda.

Halil Cibran, doğduğu topraklara eserleri yüzünden hasret bırakılan düşünürler listesinde başları çeker. 1883 yılında doğduğu vatan toprağı Lübnan’a, içten içe hep özlem duymuştur. 12 yaşındayken ABD’ye gitmiş, ardından üniversite öğrenimi için memleketine geri dönmüştür.

İlk İngilizce kitabı “Deli” (1918) yayımlandığında 35 yaşındadır. Evrendeki amacını sorguladığı bu kitabı, onun varoluş sancısının sonucudur. Ne Doğu’nun ne de Batı’nın sınırları onun engin yüreğine prangalar vurabilmiştir. Düşünmüş, düşündükçe de sorgulamış ve dinç ruhuyla yazın hayatına devam etmiştir.

Bu ilerleyişin sonraki ürünü “Ermiş” adlı kitabı olmuştur. Sorguladığı düzene karşı birkaç cevap bulabilmiş ve bunu Mustafa adlı kâhinin dilinden anlatmıştır. Bu eseri sayesinde dünya, Cibran’ın zihnine ortak olmuş ve böylelikle her şey, daha da karmaşık bir hal almaya başlamıştır onun için.

surgun-kanatli-kus-cibran-2

Düşünce biçimini ve işleyişini sorgulayan cesur zihni, en büyük kaynağıdır onun. Birçok insanın dile getirmekten çekindiği duygu ve düşünceleri kendine has üslubu ile anlatmayı başarmıştır. Bu da haliyle onunla aynı paydada buluşamayan kitleleri rahatsız etmiştir.

Ermiş adlı kitabının “Özgürlüğe Dair” adlı bölümünde,

“Günleriniz dertsiz, geceleriniz eksiksiz ve hüzünsüz olduğu zaman değil, tam tersine, bütün bunlar yaşamınızı kuşatmışken, çıplak ve tüm bağlardan kurtulmuş olarak hepsinin üzerine yükseldiğiniz zaman özgürsünüz gerçekten.” der Halil Cibran.

Ruhuna vurulan her zincir, onu savaşmak için daha da çok kamçılamıştır. Kendine kederden bir deniz yaratmış ve sanatıyla o deryada var olmayı başarabilmiş, sürgün kalpli bir kaptandır o.

Dünyanın her yerinde düzen böylesine huzursuz işlemekteyken onun memleketinde daha da ketumdur şartlar. Bu şartlar altında Batı’ya gülümsemeyi başarmış, şarklı bir cevherdir Cibran.

“Asi Ruhlar” kitabının Beyrut’ta bir pazar yerinde yakılmasının ardından, kiliseyi yerden yere vuran hikâyeleriyle dikkatler onun üzerinde toplanınca kilise tarafından aforoz edilmiştir.

Aforoz edilmesine, “Şarkı söyleyeceğim, öykümü anlatacağım. Ama insanlar kulaklarını kapatıp duymayacaklar çünkü kendi ruhlarının isyan etmesinden ve toplumlarının sallanıp başlarına yıkılmasından korkuyorlar.” diyerek meydan okusa da sürgün hayatından kurtulamamıştır.

Sürgünün ardından Fransa’ya yerleşip renklerle ve fırçalarla arkadaş olmuştur. Anlatacağı hikâyeleri bu sefer resmetmeyi denemiş ve hatırı sayılır alanlarda halen sergilenmeyi başaracak kadar iyi yapıtlar ortaya çıkarmıştır.

Onu anlamayan insanlar için sesi gür, kalemi tehlikelidir Cibran’ın. Düzenin en karanlık yerine,  ışık sızdıracak bir çatlak açmaya çalışmaktan hiç vazgeçmemiştir. Ruhunun önlenemez yükselişi ve derin bir arayışı vardır. Yolundan ne olursa olsun dönmeyişi, arayışına ne kadar da sadık olduğunun bir kanıtı niteliğindedir.

surgun-kanatli-kus-cibran-3

“Kırık Kanatlar” (1922) kitabında da anlattığı gibi, onu bu dünyaya bağlayan yegâne duygu aşktır. İlk aşkı Selma Kerami’den, “Ruh ve beden bütünlüğü içinde varlık bulan yüce güzellikleri keşfetmeyi, böyle güzelliklere hayran olmayı, tapınmayı, kendi güzelliğiyle örneklendirerek bana öğreten ve sevgisiyle aşkın sırlarını ifşa eden kadın oldu. Hayatın gerçek şarkısını ve gerçek hayatın şarkısını bana ilk söyleyen de oydu.” diyerek bahseder aşka âşık adam Cibran.

Selma Kerami, Cibran’ın hayatını ve sorguladığı tüm benliğini aydınlatmayı başarmış yegane kadındır. Bu aşktan sonraki yazın hayatı daha tutkulu ve daha kederlidir Cibran’ın. Ona duyduğu bu derin aşk, giderek talihsiz bir döneme doğru ilerlese de edebi kimliği bununla daha da güçlenmiştir. “Ermiş” kitabında da söz ettiği gibi ona göre aşk, ne sahip olan ne de sahip olunan bir olgudur. Aşkın aşka yettiğine inanır.

surgun-kanatli-kus-cibran-4

Cibran’ın kadına ve toplumdaki yerine büyük bir itimatı vardır. Sadece Selma Kerami değil, bütün kadınlar onun için bir umut, bir ışık kaynağıdır. Sonsuz saygısı ve sevgisi bu düşünce yapısından kaynaklanmaktadır.

Kadın demek halk demek, halk demek kadın demektir onun için.

Kıymetlidir her canlı, her can onun gözünde.

Onun böylesine güzel bir yazına sahip olmasının en büyük sebebi yazdıklarından çok daha fazlasını kendi içinde barındırıyor olmasıdır. Kullandığı sevgi, aşk, isyan, özgürlük ve yalnızlık temaları ruhunun birer yansımasıdır.

Kaleme dökmeden önce, yüreğinin ta derinlerinde öğütmüştür her bir düşüncesini. Duygularını kelimelere döken mürekkebi, damarlarında akan kan gibidir. Kutsaldır ve bilinçlidir her seçimi.

Şarkın hüzün kokan aydınlığı Halil Cibran, 1931’de henüz 48 yaşındayken hasret olduğu memleketinden çok uzaklarda bir hastane odasında hayata veda etmiştir. Vasiyeti üzerine Beşerri Köyü’ne defnedilmiştir.  Şu an içinde orijinal tablolarının, çizimlerinin, notlarının ve kişisel eşyalarının bulunduğu bir müzede ziyaretçileriyle beraber yaşamaktadır.

surgun-kanatli-kus-cibran-5

Cibran’ın mısraları, “Ölmek, rüzgârda üryan durmak ve eriyip güneşe karışmaktır. Ölüm kavuşmaktır.” diyordu her defasında ısrarla.

Üzülse de gitmek mecburiyetinde kalmıştı. Ama yazdıklarıyla hem kendi çağına, hem kendinden sonraki çağa ışık tutmayı başarmıştır.

Düzenin karanlığına inat açtığı her çatlaktan, şimdi oluk oluk ışık süzülmekte içeri.

Yüreği güzel, ruhu dinç, gönlü ve aklı zarif sürgün kanatlı kuşa hürmetle…