“..Işıklar sönerdi karanlık salonlarda

Soluğumuz tutulurdu heyecandan

Kamaşırdı gövdelerimiz

Beyaz perde ürperirdi bakışlarından

Sultanın gözleriydi

Bizi büyük rüyalara çağıran

Hikayeler anlatırdı

Kalbin büyük zamanlarından

Sultanın gözleri bize bakışmanın gizini verirdi

El ayalarında kamyon camlarından

Anadolu bozkırlarına bakan

Taşra kahvelerinin duvarlarında

herkesi nazardan koruyan

bir gözü, dünya güzeli Züleyha,

bir gözü, cam altında saklanan Şahmeran

Kalbimizin kilitli kaldığı karanlık salonlarda

mazinin şiddetiyle şimdiye bakan

Sultanın gözleri

Üzerimize kapandı artık büyük kapılar

Ele geçirildi hikâyelerimiz

Herkesin kendi sinemasında

Hala aynı aşk ve arzuyla oynayan

Sultanın gözleri

Ölümsüzlüğü kazandı yalnızca birkaç bakışmadan.”

SULTANIN GÖZLERİ/Murathan MUNGAN

Ne de özel anlatmış bu güzel şiiriyle, kalplerdeki “Türkan”ı; Murathan Mungan.

Ve Türkan!

Türk sineması Yeşilçam’ın Sultanı; “DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI” . Bir aşk romanı gibidir; Türkan Şoray… Sayfalarını çevirdikçe daha da aşık olunan…

1960’larda seyircisi ile ilk tanışmasında “Kara Kız” lakabı ile akıllarda kalan Taçsız Kraliçe’miz şimdi günümüzde “Sultan” lakabı ile kalplerde, gönüllerde taht kurmuş, o muhteşem güzelliği ve eşsiz, aşk ile bakan gözleriyle adeta seyircisini kendisine aşık etmiş bir aktristir.

1970’lerde; “TAÇSIZ KRALİÇE”

1980’lerde; “1 NUMARA”

1990’larda; “ZİRVELERİN KADINI”

2000…SULTAN..

Ve bugün; eşsiz, ölümsüz, bir bakışta aşık olunan “EFSANE”dir; Türkan Şoray..

“Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi, emekti.” repliği ile gerçek sevginin emekten var olduğunu milyonlara beyaz perdeden ileten, öğreten; Türkan Sultan ile sinemada 60. yılına özel, biraz aşk biraz sevgi biraz da geçirmiş olduğu yılların üzerine güzel bir sohbet, muhabbet…

Yağız Yılmaz: 2020 sinemada 60. Yılınız! Bu süreç içerisinde dillere destan olan o bütün filmleri, dizileri, reklamları hatta ve hatta sanatı bir kenara bırakacak olursak; Türkan Şoray beyaz perde dışında, özünde nasıl bir kadın? “Bir nevi” gerçek Türkan kim?

Türkan Şoray: Bir halk kızı.

“BAZEN, BAZI ROLLERİMDE: ‘BEN BUNLARI YAŞADIM’ DİYORUM.”

Yağız Yılmaz: Sinemamızın gelmiş geçmiş en büyük aktristisiniz. Beri tarafta bir de gerçek hayat var… Filmlerdeki hayat ile gerçekler arasındaki ilişkiden bahseder misiniz? İkisi arasında sizce ne gibi farklar var? Filmler mi gerçeklerden etki alıyor daha ziyade yoksa gerçekler mi filmlere göre şekilleniyor?

Türkan Şoray: Harika bir soru! Çünkü bu soruda tam anlamıyla sinemanın özü var. İşte sinemanın özü bu… Yani; o kadar birbirini tamamlıyor ki gerçekler ile sinema, sinema ile gerçekler… Bazen, bazı rollerimde “Ben bunları yaşadım,” diyorum. Ve sonrasında tekrar yaşıyormuşum duygusuna kapılıyorum. Doğrusu oynadığım filmlerdeki rollerin bazıları, benim yaşadıklarım ile gerçek anlamda çakışıyor. Mesela bunlardan biri Ada’dır. Film çekimleri evliliğimin yeni bittiği döneme denk geliyor ve ben daha o acıyı içimde bitiremeden aynı acıyı yaşayan başka bir kadını oynuyorum. Net olarak sinema hayatın gerçeklerinden oluşuyor, gerçekler de sinemalaşıyor. Öyle olunca bu durum birbirini tamamlıyor.

Yağız Yılmaz:Sizi anlatan bir film çekilse adı ne olurdu?

Türkan Şoray:Sevgi, sevgi insanı.

“HER OYUNCUNUN, YÖNETMENİN YÜKLENDİĞİ SORUMLULUĞU ANLAMASI İÇİN BİR KERE YÖNETMENLİK YAPMASI LAZIM.”

Yağız YılmazBeş film yönettiniz. Dila Hanım, Dönüş, Yılanı Öldürseler gibi yapıtlarda da imzanız var. Hatta dahası… Aslında en önemli kadın yönetmenlerimizden birisiniz. O dönemlerde ilk yönetmenlik yapacağınız duyulduğunda aldığınız tepkileri bizzat, yakinen biliyorum. İnsanların bir kadına yönetmenliği yakıştıramaması ve dahası… Yönetmenlik hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Türkan Şoray: Öncelikle şunu söyleyeyim: En önemli kadın yönetmenlerden biri falan değilim, o senin teveccühün. Ben kesinlikle kendime amatör olarak bakıyorum, amatörce olduğumu düşünüyorum. (Öyle naif bir yapısı var ki… Her zaman olduğu gibi yine yaptığı başarıları, efsanevi durumları ve olguları tüm iyimserliği, şefkatiyle bastırıyor.)Mesela bir gün yönetmenliğini yaptığım ilk film olan Dönüş’ün Moskova Film Festivali’ndeki gösteriminde Stanley Kramer ile karşılaşmıştım o da filmimizi izlemişti ve hiç unutmuyorum, bana demişti ki: “..Devam et! Bir filmin ötekisinden iyi olacaktır, diğer filmin ondan da iyi olacaktır..” Ki ben buna çok inandım, üzerine düşündüm de.. Demek ki tamamen yönetmenliğe yoğunlaşsam, daha çok film çeksem daha iyi neticeler elde edebilirim. Ve bir diğer konu senin de altını çizdiğin gibi; cinsiyet ayrımcılığı… Ben bizzat o yıllarda bunu yaşadım. Sette tek kadınım, benden başka bir tane daha kadın yok. İnsanların gözündeki küçümser bakışı çok iyi anlayabiliyorum. Ama bu, o dönemler de sadece bizim ülkemizde vardı sanki çünkü yine aynı dönemlere denk düşen Sovyetler’de çekilen, rol aldığım; Ferhat ile Şirin’de ışık tutan, kablo taşıyan set arkası ekibinin yarısından çoğu kadındı. Şimdi dönüp bakıyorum, bizim ülkemizde o dönemlerde senaristler, yönetmenler, set işçileri hep erkeklerden oluşuyordu. Yani bizde erkek egemenliği vardı. Fakat tüm bunlara rağmen iyi ki de böyle bir deneyim içerisinde bulunmuşum. Ve tüm kalbimle söylüyorum; her oyuncunun, yönetmenin yüklendiği sorumluluğu anlaması için bir kere yönetmenlik yapması lazım. Çünkü sinema kolektif yaratılan bir sanat dalı olsa da en büyük sorumluluk yönetmenindir.

Yağız Yılmaz: Güzellik, zekâ, bilgi, çalışkanlık ve hedef… Bu beşi de hayatınızda besbelli büyük bir yer tutuyor. Bunları sıralamanız gerekse sizce hangileri daha önemli, neden?

Türkan Şoray: Zekâ, bilgi, hedef, çalışkanlık ve güzellik.

Aslında bunlar bir insanda olması gereken meziyetler… Güzelliğe gelecek olursak da tabii ki de en sonda olmalı. Çünkü güzelliğin varsa fakat zekâ, bilgi, hedef ve çalışkanlığın yoksa bence o güzellik bir süre sonra görünmez hala gelir.

“AŞKI YAŞAMAYI ÇOK SEVDİĞİM İÇİN KENDİMİ HEP ÂŞIK ZANNETTİM.’’

Yağız Yılmaz: Türkiye’de aşkın en büyük sembolüsünüz. Milyonlarca insan aşkı sizin filmlerinizden gördü, öğrendi, benimsedi… Ve yıllardır onlarca kişinin aklına “aşk” denilince ilk siz geliyorsunuz. (minnet dolu gülücükler saçıyor.)Beyaz perde de yüzlerce filmde başrol oynadınız; ümitsiz aşk, yoksul aşkı, gençlik aşkı, ilk aşk, unutulamayan aşk, köyde ki aşk, şehirde ki aşk ve yasak aşk… Tüm aşkları siz icat ettiniz sanki, nedir bu? Yani bir halkın “aşk ikonu” olmak nasıl bir şey? Ve de tabii ki Türkan Şoray için “gerçek aşk” nedir? Türkan Şoray gerçekten âşık oldu mu? Ve Türkan Şoray’a göre aşk ile sevgi arasında ki fark nedir?

Türkan Şoray: Aşk eşsiz bir duygu, her bireyin yaşaması gereken bir olgu! Olağanüstü bir şey zaman geçtikçe durgunlaşan ve bir anda kaybolan… Ben mesela, hayatta yaşayamadığım aşkı sinemada yaşadığım için aynı zamanda o aşkı milyonlarla da paylaştım, dolayısıyla her daim kamera karşısındaki aşkın hayalini kurdum. Çünkü tüm benliğimle aşk dolu bir kadın olarak “kamera” ile “stop” arasındaki zaman diliminde karşımdaki erkeğe gerçekten âşık oldum. Bu aşkla kimi zaman mutlu oldum, acı çektim, aşkın her türlü halini yaşadım. Hatta zaman zaman karşılaştığım seyircilerim bana; “Sizin filmlerinizdeki aşklar gibi aşk yaşamak isteriz.” dediklerinde, bende içimden; “Ah! Ben de yaşamak isterim.” Derim. Çünkü ben filmlerde yaşanan aşklara sonsuzca inanıyorum. Böylelikle de ömrüm boyunca hep öyle aşklar yaşamak istedim; ölene kadar sürecek aşklar… Ve sevdiğim erkeğin filmlerdeki âşık erkek karakterler gibi sevdiği kadın için her şeyi, ölümü bile göze alarak sevdiğinden başka kadını görmeyecek kadar aşkıyla körleşmesini hayal ettim. Tutkuyla yani, neden diye sorarsanız aşk bence bir tutkudur; ölümüne bir tutku. Gerçek aşk ise tutkudan ibaret, garip bir his, ne tarifi var ne sunumu. Sevgi ise aşkın başka bir hali; gönülden gönüle, nesilden nesile. Örneğin evlat sevgisi, kardeş sevgisi, ana baba sevgisi… Benim hayatımda gerek kızım gerek ailem gerek seyircim olsun hep bir sevgi çemberi vardı. Belki de bu yoğun sevgi içerisinde aşk hayallerimde kaldı. Fakat şöyle bir bakıp “Türkan gerçekten âşık oldu mu?” dersek; aşkı yaşamayı çok sevdiğim için kendimi hep âşık zannettim derim.

“HAYATI ‘LAY LAY LOM’ YAŞAMADIĞIM İÇİN.”

Yağız Yılmaz: Melodramlarda çokça rol aldınız. O masalsı aşk hikâyelerini kimileri küçümser, siz ne düşünüyorsunuz? Yani; baştan sona aşkla dolu hikâyeler sizi nasıl etkiler? Ve bu tür hikâyelerde rol almış olmak, size ne düşündürür? Sonsuza dek sevilen kadın, aşkı hiç sönmeyen kadın ve hayatının merkezinde âşık olmuş kadın rolü… Biz bu hikâyelerin hepsine inandık. Fakat maalesef hayatta öyle aşklara sıkça rastlanmıyor. Belki de olan kadarı sizin katkılarınızla gerçekleşti. Peki ya siz, melodramlara nasıl bakıyorsunuz?

Türkan Şoray: Ben melodramlarda rol aldığım için hiç pişman olmadım, olmam da. Çünkü ben kendimi melodramlara çok yakın hissediyorum, melodramlar da benim ruhi yapıma çok ama çok uygun düşüyor. Üstelik ben fazlasıyla duygusal bir kadın olduğum için bu tarz roller benim ruhuma çok iyi geliyor ve ben illaki kendimden bir şeyler buluyorum bu tarz rollerde. Aynı zamanda bu filmler insanlar için yapılıyorsa, insanları anlatıyorsa insanda da bu duygu varsa bunları beyaz perdede de görmeliyiz, diye düşünüyorum. Bizler nasıl aşkları, acıları, fedakârlıkları, kıskançlıkları, ayrılıkları ve kavuşmaları hayatta yaşıyorsak bu sonsuz duygular filmlerde de olmalı, yansıtılmalı. Örneğin ben kişisel olarak aşk filmlerinden çok etkilenirim. Ve oynadığım rollerde de aşkı yoğun bir şekilde hisseder, hissettiklerimi de izlemeyi severim. Hayatı da “lay lay lom..’’ yaşamadığım için melodramlar beni oldum olası çok etkiler.

Yağız Yılmaz: Filmlerinizi izliyor musunuz? Filmlerinize baktıkça neler düşünüyor, neler hissediyorsunuz?

Türkan Şoray: Filmlerimi özellikle açıp izlemiyorum. Fakat izlediğim zaman da “Ah! Ben neler yapmışım,” diye övünerek veyahut kendime kızarak da izlemiyorum, daha çok oyunuma eleştirisel bakarak izliyorum. Bir nevi yabancılaşarak seyrediyorum sanki kendi filmim değilmiş gibi. Fakat son yıllarda şu kanıya vardım çünkü insan içerisinde olduğu zaman gerçekten de farkına varamıyormuş; bazı kesimlerin haksızlık edip “Yeşilçam” diye yıllarca küçümsediği sinemamız gerçekten çok ama çok başarılıymış! Gerek senaristler gerek yönetmenler gerekse oyuncular hepsi bir dehaymış. Halkımıza şükürler olsun ki filmlerimizi baş tacı ettiler, benimsediler. Hem de sadece benim oynadığım filmler değil geneline baktığımda çok içten, hayatın içerisinden, dönemi yansıtan filmler çekmişiz. Başka bir deyişle; aşkın en hasını çekmişiz.

Yağız Yılmaz: Karagözlüm adlı filmde; Balıkçı Azize’yi canlandırmıştınız. Yani balık satan, şarkılar söyleyen, çalışan bir kadını… Hiç kimse; “Böyle şey mi olur, bu nasıl bir kadın?” demedi. Fakat sizin yıllar önce canlandırdığınız o balıkçı kıza gerçekte hiç rastlamadık. Neden böyle? Sizin filmlerinizde *Böyle kadınlar da olmalı* mesajı vardı sanki. Ve siz aynı zamanda Türk Kadınının modernleşmesi, güç kazanması, bağımsızlaşması için de model oldunuz. Sizce bu durum, yeterince anlaşıldı mı? Siz Türkan Hanım, kadın modernleşmesine sunduğunuz katkının idrak edildiği fikrinde misiniz?

Türkan Şoray: Sevilen karakterlerle seyirci özdeşleşiyor. Bu günümüzde de olmak üzere geçmişte de böyleydi. Bir kitap okuduğumuzda bile ister istemez o kitaptaki karakterden esinleniyoruz, örnek alıyoruz ve belki de hayata geçiriyoruz; yaşıyoruz. Özetle; kendimizden bir şeyler buluyoruz. Mesela bir kişi sinemadan çıktığı zaman aynı şekilde gördüğü, izlediği, beğendiği karakterlerden esinlenerek kendi bilinçaltında yankılar uyandırtıyor. Ki zaten bizlerin yaptığı, içerisinde bulunduğu filmler de çoğunlukla düşündürmek ve sorular sordurmak amacı üzerine yapılıyordu. Böylelikle de bu filmleri izleyen seyircilerin, filmden; “Ben de böyle olsaydım ne olurdu?’’ düşüncesiyle çıkması gerekiyordu. Eğer biz bu düşünceyi, mesajı ve içtenliği filmlerde yansıtabilip aktarabildiysek ne mutlu bizlere!

“TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK GERÇEKTEN ÇOK ZOR!”

Yağız Yılmaz: Ve milyonların gözünde “Dünyanın En Güzel Kadını” olarak nitelendirilen size; toplumdaki kadını sormamak elbette olmaz. Sizce; Türkiye’de kadın olmak nasıl bir olgu? Ve onlarca kadının yerinde olmak istediği; Türkan Şoray’ın elinde sihirli bir değnek olsa, kadınlar için ne yapardı?

Türkan Şoray: Bir kere şunu söyleyeyim; ben Dünyanın en güzel kadını falan değilim. (Ki ben ısrarla bastırmaya çalışıyorum; “..Öylesiniz!..” diye ama yine de kabullendiremiyorum, sıfır egosundan ve güzel kalbinden olsa gerek.) Buna da şöyle bir açıklık getireyim; sinemada bana yıllarca güzel kadın karakterlerini oynattıkları için seyircinin gözüne böyle bir algı yerleşmiş olsa gerek. Çünkü ben olağanüstü güzel bir kadın da değilim, benden niceleri var ama sizler bana kalbinizle baktığınız için öyle görüyorsunuz. İyi ki varsınız, bana kendimi güzel hissettiriyor, beni mutlu ediyorsunuz. Ve Türkiye’de kadın olma konusuna gelirsek, bir kere ben kadın olduğum için çok memnunum. Ama ben sinema oyuncusu olma gibi bir avantaj ile kadınım. Fakat buna rağmen, bu konumum da bile bazı zorluklarla karşılaşmadım mı? Elbette karşılaştım. Ama genelinde Türkiye’de kadın olmak gerçekten çok zor! Düşünün mesela, kadın cinayetlerini düşünün. Bakın, 2018’i göz önüne alın. Bir yıl içerisinde gerçekleşen kadın cinayetleri sizce kaç? Üç/beş gibi duruyor değil mi? Fakat değil! Gazetede okudum, geçtiğimiz yıl içinde toplamda öldürülen kadın sayımız 450’ye ulaşmış. Yani ülkemizde maalesef kadına taciz, kadına ikinci sınıf muamele, kadına eşitsizlik zirvede. E, tabii başarılı kadınlarımız yok mu? Var elbette; öğretmenlerimiz, savcılarımız, avukatlarımız, dekanlarımız, profesörlerimiz, doktorlarımız, sanatçılarımız, işçi kadınlarımız… Hepsiyle gurur duyuyoruz ki tırnaklarıyla kazıyarak bugün toplumun her kesimindeler, mücadele içindeler. Ve de diyorsun ki, bir değnek olsa… Benim elimde bir değnek olsa, tam da şu anda kadınlarımız için yapacağım, gerçekleşmesini isteyeceğim tek şey; eğitim! Eğitime çok inandığım için ülkemdeki tüm kadınların da kalpten eğitimli olmasını isterim. Hepsinin yüksek eğitim almasını, ekonomik gücünü elinde tutmasını…

Yağız Yılmaz: Sultan ve Güllü filmlerinde biraz öfkeli, hırçın kadınları canlandırdınız. Garip bir biçimde o ataklığın arkasında hep bir sevgide vardı. Bugünkü feminist oluşumlarda sizin, doğrudan veya dolaylı etkiniz var diye düşünmüyor değilim. Siz ne dersiniz? Feminizme nasıl bakıyorsunuz? Kadınlık onurunu temsil eden, öne çıkaran filmlerinizin; feminist mücadeleye etkisi hakkında ne söylersiniz?

Türkan Şoray: Öncelikle şunu söylemek isterim, günümüzde feminizmi çok yanlış anlayan, bambaşka yerlere çekenler var. Feminizm aslında tamamen kadın erkek eşitliğini ön görüyor. Yani kadın ve erkek omuz omuza! Ne kadınlarımız bir adım önde ne de erkeklerimiz. Tamamen eşitlik akımı. Bizler de filmlerde biraz da olsa bunu yansıtabildiysek, aşılayabildiysek ne mutlu bizlere, ne mutlu sinemamıza…

“BENİM ONA BAKTIĞIM GİBİ, KİM ONA BAKABİLMİŞ?”

Yağız Yılmaz: İçerisinde bulunduğunuz durum gereği; birçok aktörle birlikte rol aldınız. Fakat sanki Kadir İnanır ile siz, beyaz perdede birbirini tamamlayan bir çit oldunuz. Selvi Boylum Al Yazmalım, Devlerin Aşkı, Bodrum Hakimi, Dila Hanım, Karagözlüm gibi efsanevi filmlerde birlikte boy gösterdiniz. Ve bizler bu topraktaki aşk hikayelerinin en büyüklerinde ikinizi bir arada gördük. Çok bizdendiniz. Ve hatta bir gün Kadir İnanır’a soruyorlar; “Neden hep Türkan?” O da, “Hiçbir erkek benim ona baktığım gibi bakmazdı, o yüzden.” yanıtını veriyor. (gülüyor.) Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Türkan Şoray: Kadir İnanır sinemaya damga vurmuş bir oyuncudur. Bana Kadir İnanır ile oynamam için teklif edilen ilk film de Karagözlüm’dür. Daha sonrasında Unutulan Kadın, Dönüş ve Gazi Kadın filmlerini de birlikte çektik. Ve yapımcılar filmlerde daha çok ikimizi oynatmayı tercih ediyordu. Zaman geçtikçe seyirci de bizi birbirimize çok yakıştırdı. Senin de saydığın o tüm filmler Kadir ile birlikte yaptığımız en güzel aşk filmleriydi. Birlikte çok çalıştığımız için çok şey paylaştık, aramızda özel bir dostluk oluştu ve bu yıllarca sürdü. Bana teklif edilen her filmde hemen Kadir İnanır erkek oyuncu olarak düşünülür hale gelmişti. Nerdeyse her gün birlikteydik. Ve dolayısıyla onu çok yakından tanıdım. Çoğu insan onu sert tavırlarıyla bilir. Oysa bu tür davranışları bile bana sempatik gelirdi; özünde sevgi dolu, yumuşacık, güler yüzlü olduğunu bildiğim için tabii. Ve Kadir çalışmalarında hayranlık uyandıracak kadar sorumluluk sahibi bir sanatçıdır. İşlerinde aşk ile azimle çalışır. Mesela benim yönetmenlik yaptığım iki filmde yönetmen olarak kendisiyle çalışmışlığım var; çok iyi hatırlıyorum hiç kapris yaptığını görmemiştim. E yakışıklıdır da, oyuncu olarak kameranın önünde karşı karşıya geldiğimizde kendisinin de dediği gibi çok iyi bakardı… Ama şunu söylememek olmaz: Peki ya benim ona baktığım gibi, kim ona bakabilmiş? (Tüm içtenliğimizle, çokça gülüyoruz.)

Yağız Yılmaz: Halide Edip’in; Sinekli Bakkal, Orhan Kemal’in Vukuat Var ve Hanım’ın Çiftliği, Reşat Nuri’nin; Çalıkuşu, Yaşar Kemal’in; Yılanı Öldürseler ve Sabahattin Ali’nin; Gramofon Avrat gibi eserlerinden uyarlanan filmlerin başrollerinde hep siz vardınız. Romanların, öykülerin içinden sık sık siz çıkıyordunuz yani… Garip bir biçimde, sinema yıldızı olmanızın ötesinde edebiyata da sızdınız. Sizin edebiyatla ilişkiniz nasıldır? Mesela Orhan Kemal, en sevdiği aktristin siz olduğunu söylemişti. Cemal Süreya, Özdemir Asaf ve nicesi sizden her daim takdirle bahsetmişti. Peki ya sizin hangi yazarlar, hangi kitaplar ilginizi çeker?

Türkan Şoray: Çok büyük bir şaşkınlık içerisindeyim. Ben, Orhan Kemal’in böyle bir şey söylediğini ilk defa duyuyorum. Çok mutlu oldum, benim için ne büyük bir onurdur bu… Ki bende kendisinin kitaplarına aşığımdır. Hatta onun; “Evlerden Biri” eserini ben yıllardır film yapmak istiyordum, satır satır da ezbere bilirim. Ve ben Orhan Kemal’i Dostoyevski’ye benzetirim. Mesela benim ilk okuduğum klasik roman Dostoyevski’nin; Ezilenler’idir. Onun dışında Yaşar Kemal benim en yakın dostumdu, ışıklar içinde yatsın. Eserlerine hayranımdır. Kadın yazarlarımızdan; Peride Celal’in eserlerini çok okurum. Değerli arkadaşım Selim İleri’nin kitaplarını çok severim, sürekli okurum. Ve senarist yönüne de hayranımdır. Tek tek sayarsam bitmeyecek bir zincir haline gelir sevdiğim ve okuduğum yazarlar. Ne mutlu bana ki çoğu dostumdur. Mesela evimin kütüphanesinde de yüzlerce kitap var, hepsini okusam da bazen açar yeniden okurum; sıkılmadan. İşte orada bütün yazarlarımıza; gerek dünya edebiyatı gerek Türk edebiyatı olacak şekilde sıkça rastlayabilirsin. Ve şunu da paylaşmak isterim; benim oynadığım, senaryoları edebiyatımızın içinden olan eserler benim diğer filmlerimden ziyade daha da çok hoşuma gider. Onları izleyenlerde kitap ile arasındaki bağdan sıkça söz eder. Bu durum beni çok mutlu eder. Kendi kendime derim ki; “Demek ki kitapta hissedileni, bu filmlerle seyirciye de hissettirebilmişiz.” (Baş ucu kitabınız var mı?) Baş ucu kitabım olarak net bir şey söyleyemesem de; unutamadığım, çok etkilendiğim bir kitap olan, değerli kadın yazarımız Oya Baydar’ın; “Sıcak Külleri Kaldı” isimli romanı beni oldum olası düşünmeye sürüklemiştir. Bu kitabı çok sevmişimdir, sen de mutlaka okumalısın. Ve bir de Vedat Türkali’nin; “Bir Gün Tek Başına” romanı! Muazzam bir eser. Bence okumayan zaten yoktur ama varsa da özellikle gençlerimiz mutlaka okusun. Böyle yani, insanın bazen hayatına dokunduğu, unutamadığı kitaplar oluyor.

“İNSAN, YAŞAMI BOYUNCA KÜÇÜCÜK BİR BİLGİ ÖĞRENME ADINA KOCAMAN YOLLAR AŞMALI.”

Yağız Yılmaz: Her gün on iki gazete okuduğunuzu, bir kitap biter bitmez diğerinin kapağını açtığınızı, gündemi her daim takip ettiğinizi bizzat biliyorum. Ve de çok ses getiren; “70’inden sonra İngilizce öğreniyor!” manşetleri de gözümün önünden geçmiyor değil. Özetle; yaşamınız boyunca hep öğrenmeye açık oldunuz, bununla ilgili neler söylemek istersiniz? Sizce öğrenmenin yaşı, sonu var mı?

Türkan Şoray: Asla yok! Öğrenim çok uzun bir yol. Mesela ben, hayatım boyunca öğrenmeye her zaman aç kaldım hala da öyleyim. Herkes de öyle olmalı. Çünkü bilgi sonsuz bir etken. Ne kadar çok biliyorum derseniz, birçok şeyi bilmediğinizin farkına varırsınız. Örneğin yine ben, o kadar çok okumam gereken kitaplar var ki… Bazen bildiğim sandığım şeyleri de bilmediğimin farkına varıyorum; okudukça, gördükçe. Kendimi bilgi açı olarak da niteleyebilirim. Çünkü insanlık kolay çözülmüyor ve biz insanlar yıllardır insanlığı çözme gayretinde olduğumuz için hep yeni bir şeyler öğrenme zorunluluğunda kalıyoruz, iyi ki de öyle oluyor. İnsan, yaşamı boyunca küçücük bir bilgi öğrenme adına kocaman yollar aşmalı. İşte bununda ne bir zamanı ne de sonu var.

Yağız Yılmaz: Ben sizi bizzat yakından tanıyan birisi olarak; ne kadar büyük bir Atatürk sevdalısı olduğunuzu, her anınızda ona yürekten şükranlarınızı dualarınızla birlikte ilettiğinizi biliyorum. Ve yıllar önce dile getirip milyonların yüreğine dokunan; “…Atatürk’le doğduk, Atatürk’le büyüdük, Atatürk’le yaşıyoruz ve yaşayacağız…” sözünüz günümüzde hala çok gündemde, dilden dile. Şu an Atatürk’ün sizi duyduğundan emin olsanız, kendisine söylemek isteyeceğiniz şey ne olurdu?

Türkan Şoray: Ah Atatürk! Canımız Atatürk! Ne kelimeler ne de cümleler yeter onun değerini anlatmaya… Senin de dediğin gibi onu her daim yürekten, sonsuz bir sevgi ve şükranla anıyorum. Sözleri, ileri görüşü her daim içimizi ve yolumuzu aydınlatıyor. Biz kendisini görmeden sevdik. İnsan hiç görmediği birisini özler mi, diye kendi kendimize soruyoruz elbette ama özlüyormuş. Cumhuriyet’imizin kurucusu Yüce Atam sizi çok özlüyor, çok seviyoruz.

“GÜZEL GÜNLERİMİZ GENÇLERİMİZE BAĞLI!”

Yağız Yılmaz: Son olarak; yıllar geçiyor, nüfus artıyor, teknoloji ilerliyor, siyasi iktidarlar değişiyor ve yepyeni sanatçılar çıkıyor… Fakat sizin filmleriniz, yüzünüz, sözleriniz hala Türkiye’yi etkilemekte. Dönüp dönüp sizi izliyoruz; büyüleniyoruz. Yıllardır Türkiye ile konuşmaktasınız. Bize cesareti, sevgiyi, merhameti ve dahasını anlatan filmlerde hep siz varsınız. Şimdi o tertemiz ve şefkatli sesinizle bize neler tavsiye edersiniz Türkan Sultan? Bugünün gençlerine bir abla, bir anne gibi ikazlarınız, mesajınız var mı?

Türkan Şoray: Ne içten bir soru… Çok duygulandım! Ben gençleri çok ama çok seviyorum, onlarla gurur duyuyorum. Sıkça katıldığım üniversite söyleyişlerinde de gençlerle bir araya geliyorum ve bu durum bana ilaç gibi geliyor; çok mutlu oluyorum. Ve ben inanıyorum ki, bugünün gençlerinin vizyonu çok açık, hepsi pırıl pırıl. Her türlü olumsuzluğa karşı ben Türkiye’nin gençlerimiz sayesinde çok güzel yerlere geleceğine, samimi söylüyorum yürekten ama yürekten inanıyorum! Güzel günlerimiz gençlerimize bağlı.Her daim okusunlar, öğrenmeye açık olsunlar, eğitimlerini yarıda bırakmasınlar ve sonsuz bilgi peşinde koşsunlar. Gençler, sizi çok seviyorum!