Karşı kıyıların birindeydim. O kıyıdan bakıyordum hayata, duyarsız, aldırışsızdım. Taa ki, o üç kadınla tanışana kadar. Rastlantı mı, bilemem ama ‘yeri ve zamanı gelince’ tıpkı onlar gibi, ‘her şey ve hiçbir şey’dim. Kendimle geçmişim arasındaki mesafeyi ölçemez olmuştum giderek.

Seda usulca bana döndü:

“Vicdanımızı kaybettiysek, körsek, sağırsak kendimizden başkasına da seri katil değiliz ki..”

Sesler uzaklaşıyordu. Fısıltılara dönüşmüş çığlıklar içinde yapayalnız yürüdüğümü fark ettim bir an. Tıpkı Zahide, Müge ve Seda gibi.

Sahi, o ceset torbasında taşınan kimin bedeniydi? Neden böylesine tedirgindim?

Mask-Kara Tiyatrosu, geçtiğimiz günlerde, 25’inci sezon açılışını, Şenay Tanrıvermiş’in yazdığı, Hülya Karakaş’ın başarıyla sahneye taşıdığı “Ev Yapımı Eylem” adlı oyunla gerçekleştirdi.

Hülya Karakaş, Ebru Üstüntaş, Makbule Meyzinoğlu, Ayşenur Nuhoğlu ve Mert İşcan’ın rol aldığı piyes son derece absürt bir kara komedi.

Gerek içerik gerek yorumlanışı gerekse sunduğu bildiri ve alt metinler olarak, sezonun en etkileyici ve ilginç oyunlarından biri olmaya aday, “Ev Yapımı Eylem”i, yönetmen ve başrol oyuncusu Hülya Karakaş ile konuştuk.

Pınar Çekirge: Neden “Ev Yapımı Eylem”?

Hülya Karakaş: Öncelikle şunu belirtmeliyim, görüp de görmeyenlere, bakıp da aldırmayanlara, acıyı yok sayanlara, zulmü kanıksayanlara, güzel bir cevap olarak yazıldığı için sevdim “Ev Yapımı Eylem” oyununu. Böylesine acı bir konuyu mizahın çekiciliğini kullanarak anlatması ilgimi çekti, diyebilirim. Eğer “Annelik kutsal”sa  otuz yıldır sokakta oturan, çocuklarının kemiklerini arayan kadınlar anne değil mi, sorusuna cevap aramak, vicdanımla yüzleşmek, hiç kuşkusuz, benim sanatçı sorumluluğum. Oyunun iç meselesi bu topluma ait bir hikaye ve hikaye anlatmak da benim işim.

PÇ : İç acıtan, umursamaz yüreklere seslenen bir kara komedi aslında….

HK : Yazar Şenay Tanrıvermiş oyunu ‘kara komedi’ olarak tanımlıyor; evet doğru ama ben daha çok ‘hiciv’ demeyi tercih ediyorum. Hiciv, bana göre bir tür değil, bir tutumdur. Hicvetmek kişisel tutumumda da var; gerçeği iğneleyen sözler bularak söylerim, eleştirim varsa bu yöntemle yaparım. Yazarın satırlarını hicvederek algılamayı, seyirciye bu yolla anlatmayı  tercih ettim.

PÇ: Yani?

HK: Şöyle izah edeyim, ters bir durumu sergilemek hicvetmenin özünde var. Kara Komedi ise güldürmekten ziyade yergiyi hedefler, bana göre. Şenay bunu ustalıkla yaparken güldürüyor da. Ben de okurken güldüm, okudukça güldüm, güldükçe utandım, giderek daha çok sevdim oyunu. Üç yıl önce hedefime koydum ve yavaş yavaş yürüyerek hedefe ulaştım. Kara Komedi de acılık, burukluk vardır; “Ev Yapımı Eylem” oyununda da seyirci gülmek istiyor, hatta gülüyor, gülünmeyecek gibi değil ama bir yandan da içi kan ağlıyor. İnsanın kendiyle yüzleşmesi hiç kolay değil.

PÇ : O üç kadını senden dinlesem…. Bu kadınlar kim?

HK : Çok çaresizler gerçekte. Üzülüyorum onlar için. Aşırı oportünist, hassas, sosyal demokrat, muhafazakar ve devrimci üç kadın, diye tanımlayabilirim onları.

PÇ: Birden Bilgesu Eranus’un “Kelaynaklar” oyunundaki, Doğayı ve Kelaynakları Koruma Derneği Üyesi bayanı hatırladım şimdi. Ne kadar vefakar, ne kadar cefakardı o da… Özverisi gözünü yaşartıyordu sık sık… Öyle ya, şaşkınlık ve heyecandan yumurtasının üstüne oturamayan bir kelaynak kuşunun bu görevini üstlenmişti. Kendince bir eylem yapıyordu aslında. Zahide, Seda, Müge gibi.

İtiraf etmeliyim ki, yönetmen olarak finalde yüzümde patlattığın tokatının acısı hala içimde. Çok etkileyici bir reji kullanmışsın. Peki, yönetirken oynamanın zorlukları nedir?

HK:  Çok, çok zor. Yorucu. Ama, “Bir yemin ettim ki dönemem!” durumu, diyelim. Oyunculuğu çok özlemiştim, kişisel hırsıma yenildim. Bir daha asla.

PÇ: Genel reji anlayışın nasıl? Oyuncuyu rahat bırakır mısın?

HK: Oyuncuyu asla rahat bırakmam. Doğru şeyler söylüyorsa dinlerim, anlamaya çalışırım, kafama yatıyorsa mutlaka değerlendiririm ama son sözü hep kendim söylemek isterim. Bir dünya yaratmak üzere yola çıkmışım, yönetmen olarak elbette benim belirlemem lazım oyunun dünyasını. Doğrusu da yanlışı da benim sorumluluğumda çünkü. Hoşa gider ya da gitmez, oyunun manası kafamın içindeki kılcal damardır, kimsenin o damarı koparmasına izin vermem.

Reji anlayışımın temelinde oyunu doğru anlamak yatar. Oyunu doğru okumakla, anlamakla, karakterlerin şifresini çözmekle çok uğraşırım; bu çözümlemeye gücümün yettiğince bir estetik katabilirsem ne mutlu bana.

PÇ: Gala gecesi, “Bu ülkede hayallerinin peşinde koşan insanlar sürünür,” demiştin.

HK: Doğru, çünkü onların yolları açılmaz, tam tersine yola barikat kurulur hemen. İmkansızı başarmaya söz vermiş insanlar pes etmez, hele doğru insanlar birbirini bulmuşsa, her anından keyif alarak dimdik yürürler yolu, eğilmeden, bükülmeden. Şanslıydım. Şahane insanlarla buluştum yolda, bana imkan sundular, yol açtılar. Ezberlenmiş şarkılara inat, yaşasın sanat dedik. Oyun sonrası, biliyorsun, izleyicimizle birlikte sokağa çıktık. Galamızı ‘yeryüzü sofrası’nda gerçekleştirdik. Repliklerimiz semada uçuştu. Kimse anladı mı, farkında değilim, içime ağladım Pınar. Gözlerimdeki yaşları çaktırmadan sildim. Yüreğimdeki kıpırtıyı bastırmaya çalıştım. Burada bir defa daha, heyecanımıza ortak olan, bizimle yeryüzü sofrasına oturan seyircimize teşekkür ediyorum.

Ve artık biliyorum, hayatın meşum kavislerinde savrulurken, hüzün ince bir toz gibi her şeyin üstünü örtüyor usulca. Hayatlarımızın milatlarını saptamaktan yorgun düşmemiz belki de bundan.

Herkes uzakta sanırım, çok uzakta. Ve Müge haklı:

“Suçsa suç. Günahsa günah. Ayıpsa ayıp. Yasaksa yasak… Kendi kendimin arkasında ve içinde duruyorum!”