“Bu bölümün oldukça sıkıcı olduğunu ve sizi sıktığının farkındayım,

ama inanın bana kendimi öldürüp de ardından ne olduğunu keşfettiğimde

fazlasıyla ilginçleşecek.”

David Foster Wallace –  Good Old Neon (Oblivion: Hikâyeler)

1996 Şubat ayında Amerika’dasın ve bir gece aniden, son yılların en sert kışlarından birinin vurduğu sokaklara çıkarak yakındaki kitapçıya doğru yol alıyorsun. Thomas Pynchon, edebiyat tarihini sarsmış romanı Gravity’s Rainbow’dan (Yerçekiminin Gökkuşağı) 20 yıl sonra devasa eseri Mason&Dixon’ı yayınlamış; Jeffrey Eugenides, ilk romanı “The Virgin Suicides” (Masumiyetin İntiharı) ile dünya çapında yankı uyandırmış; Irvine Welsh ve Chuck Palahniuk gibi yazarlar “yeraltı edebiyatı” kavramını adeta diriltmiş ve tüm bunların ortasında olan sen, nerede ve hangi zamanda olursa olsun, daima bir sanat arsızı olarak, yüzyılın edebi açıdan en faal dönemlerinin göbeğinde bulunduğunun farkındasın.

Ancak evinin sıcağından bu dondurucu soğuğa çıkmanın asıl nedeni bu değil. Senin aklındaki, önceden adını hiç duymadığın bu gizemli yazarın kitabı, bunlardan çok daha farklı. Kitabın ismini ilk olarak arkadaş ortamına atıldığında duyduğunu hatırlıyorsun. Muhabbetin ortasında durup dururken biriniz “David Wallace mı ne, adamı tanımıyorum ama hakkında yazılanları görmeniz lazım.” diyor. “Adamı resmen tanrılaştırmışlar.” Etrafındaki diğer arkadaşlarının da konuya yabancı olmadıklarını fark edince merakın artıyor, ne yazıldığını soruyorsun, “New York, yılın kitap ödüllerinde şimdiden kesin bir karara vardıklarını yazmış diyorlar. Atlantic Monthly de Pynchon, Gaddis ve Beckett’la karşılaştırmış adamı.” diyor. Birkaç gün geçmeden sokaktaki insanların ellerinden tut, dergilerin kapakları, gazetelerin manşetleri, hatta haber programlarına kadar her yerde tek bir isim belirmeye başlıyor: “Infinite Jest”. “Edebiyatta bir sonraki adım”, “Yüzyılın en büyük isimlerinden”, “Üst seviye bir dahinin işi” gibi övgüler etrafını sarmaya başladıkça bunun sıradan bir fenomen olmadığını ve tarihe tanıklık ediyor olabileceğini fark ediyorsun, ancak bunun gurur ve heyecanının yanında, büyük bir merak da kaplıyor aklını. Bir kitap bu kadar iyi olabilir mi? Ve bu merakla birlikte, karlı bir şubat gecesi, kendini Infinite Jestlerle dolu koskoca rafların önünde bulman bir oluyor. Raftan bir tane alıp göz attığında ilk fark ettiğin şey, romanın boyutu: elinde tuttuğun kitap bin sayfayı aşkın, devasa boyutta ve çok daha kısa kitaplarda bile sıkılmış biri olarak yarım bırakabileceğinden korkuyorsun. Ama merakın galip geliyor ve soluğu elinde kitapla, kanepende alıyorsun ve bulut desenli kapağı kaldırıp başlıyorsun: “Kafalar ve gövdelerle çevrili bir ofiste oturmaktayım.” Bir süre okuyorsun, sayfalar sayfaları, bölümler bölümleri takip ediyor ve başını sonunda kaldırıp da jaluziden sızan güneş ışıklarının suratına vurduğu o an, işte o anda elinde tutmakta olduğun kitabın kuvvetini fark ediyorsun. Bu kitap, o kadar iyi.

Sen günlerini “Infinite Jest”in sayfalarına gömmeye devam ederken tüm dünya, bu beklenmedik şaheserin yazarının peşinden koşmakta; bu, adeta hiçlikten gelip yalnızca sanat camiasını değil, tüm kültür dünyasını kökten sarsan isim de kim? Gazeteler dosya konuları hazırlıyor, dergiler kitap turnelerine onlarca adam gönderiyor, televizyon muhabirleri yazarın kapısının önünde sabahlıyor, Pynchon’ın yeni mahlasından Salinger’ın edebiyat camiasına dönüşüne kadar türlü türlü komplo teorileri havada uçuşuyor. Gün gelip de karşılarında gördükleri David Foster Wallace ise ne o düşündükleri “takıntılı yazar” ne de “dünyadan kopuk dahi”; tam tersine gün gelip de el sıkıştıklarında karşılarında gördükleri adam, kafasından eksik etmediği bandanası ve canından çok sevdiği köpekleriyle birlikte iri yarı bir üniversite hocası.

sonsuz-bir-saka-david-foster-wallace-1

Hafif çekingen, gergin mizaçlı ama fazlasıyla da sempatik. Şehrin hemen dışındaki müstakil bir evde onlarca köpek ve yüzlerce kitapla yaşamakta. İflah olmaz bir tenis sevdalısı. Bir kitabı yayınlanmış ve hatırı sayılır ilgi de görmüş. Televizyon ve filmlere karşı inkâr edemediği bir düşkünlüğü var ancak diğer herkesin aksine tam merkezinde bulunduğu pop kültür girdabına en dışarıdan, tarafsız bir gözle bakabilmekte. Halkın içinden biri olmasına rağmen bir o kadar da benzersiz ve belki de içten içe oldukça yalnız.

Yazdıklarıyla nice hayatlar değiştirirken de bir yandan kendi karanlığında boğulmamak için günden güne mücadele vermiş, kendisi kaybetse bile belki de nice kişileri kurtarabilmiş bir asker. İşte bu yüzden, dünyanın her tarafında sayısız okuyucunun hayatını daha iyi bir yönde değiştirebilmiş bu dâhinin ölümünden sekiz yıl sonra, burada anılması ve incelenmesini bir görev olarak görüyorum. Çünkü her ne kadar hiçbir romanı çevrilmemiş de olsa, kendisi sonuna kadar tanınmayı hak eden biri: yalnızca bir sanatçı olarak değil, bir insan olarak.

Wallace’la birlikte Infinite Jest’in turnesine çıkan David Lipsky’nin “yanlış güzergâhta sonlanan bir harita” olarak nitelendirdiği David Foster Wallace’ın yaşamı New York’ta başladı. Babası Jim, Illinois Üniversitesinde felsefe öğretirken, annesi Sally bir devlet okulunda İngilizce öğretmenliği yapıyordu. Kitapların merkezde olduğu, oldukça kültürlü bir aile ortamında büyüdüğünü söylemek zor olmazdı.

“Küçüklüğümden hala ilginç anılarım var. Mesela annemle babamın yatakta el ele tutuşurken büyük bir tutkuyla birbirlerine sesli bir şekilde Ulysses’ı okuduklarını hatırlıyorum.”

Babasından gelen yoğun felsefik imgelerle annesinin alışılmamış dil kullanımının kusursuz bir karması olacaktı Wallace’ın gelecekte yazacağı kitaplarının özü. Ancak onun aklı, özellikle de o yaşlarda yazarlıkta değildi, Wallace’a göre, kendi yeteneği, iri cüssesi sayesinde spor alanındaydı. Çocukluğunda en büyük uğraşı Amerikan futbolu olmuştu ve bunda oldukça da iyiydi, en azından kendisi öyle düşünüyordu.

“İşin garibi, küçüklüğümde tam bir sporcuydum. En ufak bir sanatsal hedefim yoktu. Şehir çapında bir futbolcuydum ve bunda fazlasıyla da iyiydim. Ancak liseye geçtiğimde benden daha iyilerinin olduğunu fark ettim. Ayrıca, her şeyden önce herkes birbirine çok daha sert vurmaya başlamıştı ve ben başkalarına vurmaktan pek de hoşlanmadığımı fark ettim. İlk antrenmandan sonra eve dönüp bıraktığımı açıkladım ve bahane olarak yoğun çalışma programıyla koçların fazla küfretmesini gösterdim. Büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. ”

Futbolu bırakışından kısa bir süre sonra ise, kendi isteğiyle, kitaplarında da önemli bir tema olacak tenis sporuna başladı.

“Tenisi, ders alarak kendim keşfettim. Beş yıl boyunca hedefim profesyonel bir tenis oyuncusu olmaktı. Çok da uygun bir yapıya sahip olmasam da korta çıkınca yenilmem neredeyse imkânsızdı. Evet, biraz egoistçe geliyor olabilir kulağa ama doğru.”

Korta çıkınca, asıl kişiliğinin aksine oldukça saldırgan birine dönüyordu. Her maçtan önce rakibine gidip “Buraya kadar geldiğin için teşekkür ederim, ancak yine de ezileceksin.” derdi ve genelde haklı da çıkardı. Ancak kayıtlara, eyaletteki en iyi 11. genç tenisçi olarak geçen Wallace kimi araştırmacı ve biyografi yazarlarına göre bu yeteneğini abartmaktaydı.

14 yaşına geldiğinde, ülke çapındaki liglere çıkmaya hak kazandı ancak bu başarı, peşinde korkuyu da getirdi ve Wallace bocalamaya başladı. “Ne kadar korkarsan, o kadar kötü oynarsın.” Üstelik takvimler meşhur 70’leri gösteriyordu: Soğuk Savaş, hippi kültürü, Pink Floyd, marihuana (esrar) ve daha niceleri. Dönemin tam ortasında kalan bir genç olan David ise ne yazık ki bu akımdan payını alarak yoğun bir marihuana kullanımına başladı. Marihuana kullanımının aldığı zaman ve enerjiyle de birlikte Wallace’ın profesyonel tenis kariyeri çok geçmeden sonlandı. Ancak hakkında yazdığı onlarca makalenin yanında, büyük bir bölümü gençlere yönelik bir tenis akademisinde geçen Infinite Jest’in de ana temalarından biri olan tenis, hayatının son anlarına kadar Wallace için bir tutku oldu.

“Tenisin güzelliği, oyuncuyu kendisiyle mücadele ettirmesinde saklı. Kendi limitlerinle mücadele ederek benliğini hayal gücüne ve uygulamaya aktarabilmek, oyunun içinde kaybolmak, kendini aşmak, geliştirmek ve kazanmak.”

sonsuz-bir-saka-david-foster-wallace-2

Ergenliğinin ortasında esrara başlamış ve hobilerinden kopmuş Wallace’ın anksiyete atakları işte böyle bir dönemde başlayacaktı. Ailesi, oğullarındaki değişiklikleri zamanla farketmeye başlamıştı; David gittikçe içine kapanmaya başladığı gibi oldukça sinirli birine dönüşmüştü ve sık sık odasının duvarlarını siyaha boyamak gibi garip isteklerle geliyordu ailesinin yanına. Ancak kimse ne yapması gerektiğini bilemiyordu ve annesinin “dişleri olan bir kara delik” dediği depresyon usul bir şekilde David’i ele geçiriyordu. Kız kardeşi olanları böyle hatırlamakta:

“Birinci sınıfta durmadan kustuğunu hatırlıyorum. Yatak odasının, ünlü tenisçilerin fotoğraflarıyla kaplı duvarının ortasına bir gün aniden Kafka hakkında, kalın puntolarla “HASTALIK HAYATIN KENDİSİYDİ.” başlıklı bir makale yapıştırmıştı. O kelimeleri görmekten nefret ediyordum. [Ağlamaya başlıyor.] Cümle, onun varlığını özetliyor gibiydi. Onun neden böyle davrandığını anlayamıyorduk ve bu özellikle de annemle babamı deli ediyordu.”

Tüm bunlara rağmen, Wallace oldukça başarılı bir öğrencilik hayatına sahipti ve liseden de tam notlarla mezun olmuştu. Üniversiteyi, babasının da mezun olduğu Amherst Kolejinde okumaya karar verdi. Oda arkadaşı ve aynı zamanda üniversite yıllarındaki en iyi dostu ise, gelecekte yine ünlü bir yazar olacak Mark Costello’ydu. Üniversite David Wallace için yepyeni bir ortamdı ve o bu ortamı sosyal bir çevre olarak kullanmaktansa gözlem sahası olarak kullanmayı tercih etti. Daima empresyonist biri olmak isteyen biri için bundan daha iyi bir şans olamazdı. Uzaktan da olsa, etrafındaki diğer tüm öğrencileri gözlüyor ve onların davranışlarını, hareketlerini, yürüyüşlerini, konuşmalarını en ufak detaylarına kadar aklına kazıyordu. Costello da bu durumu “Dave’in adeta dünyayı başkalarının gözlerinden görebilme yeteneği vardı.” diye belirtecekti. Ancak her ne kadar çevresindekilerin profillerini dışarıdan olağanüstü bir başarıyla çıkarabilse de, iletişim konusunda oldukça zayıf kalmaktaydı.

“Sadece insanlardan korkuyordum. Mesela, Hill Street Blues izlemek için TV Çukuru’na inmeye cesaret edebiliyordum –evet, TV odasına o adı takmıştım. Anlayacağın, mutlu bir öğrencilik hayatım olmadı.”

Bu mutsuz öğrencilik hayatı, bir öğleden sonra Costello’nun yurttaki odalarına geri döndüğünde Wallace’ı çantasını toplamış, orayı terk ederken görmesiyle bitmenin eşiğine gelecekti.

“David ne oluyor?” diye sordum ona.

“Özür dilerim, çok özür dilerim.” dedi Wallace. “Şu an seni s.kip attığımın farkındayım.”

Kolejden ayrılıyordu ve yapacak bir şey yoktu. Onu hava alanına kadar bırakmayı teklif ettim. Yol boyunca konuşacak halde değildi. Deli gibi ağlıyordu ve panik içindeydi. Düşüncelerini kontrol edemiyordu. Zihinsel bir boşalma anıydı, altına kaçırmış gibi.”

sonsuz-bir-saka-david-foster-wallace-3

Üniversiteyi bıraktıktan sonra babasının felsefe sınıfında bolca vakit harcayıp eserlerinde fark edilen felsefe kültürünün temellerini atarken bir yandan da otobüs şoförlüğü yaptı.

“Dersler bir süre sonra David’le ben arasındaki muhabbetlere dönüşüyordu.” diye hatırlamakta babası. “Öğrenciler birbirlerine “Bu da kim lan?” diye sık sık sorar hale gelmişlerdi.”

Ancak çok geçmeden koleje, Costello’yla paylaştığı odasına geri dönecekti: sarsılmış ama daha da sertleşmiş bir halde. O ana kadar hiç düşünmediği yazarlık kariyerini aklına sokan şey ise okul dergisine yazdığı, aralarında depresyonu ve gördüğü anksiyete tedavisi hakkında ifadeler içeren bir hikâyenin de bulunduğu hikâyelerinin yayınlanmasıydı.

“Sen, hastalığın kendisisin. Bunun hepsini, kara deliğe bakıp da kendi suratını gördüğünde fark ettin. Bu, Kötü Şeyler seni yiyip bitirdiğinde veya sen kendi kendini yiyip bitirdiğinde olan bir şeydi. Kendini öldürdüğünde olan bir şey. Depresif insanların intihara yönelmesini gördüğümüzde “Aman Tanrım, onların kendilerini öldürmelerine engel olmalıyız!” diyoruz ama bu tamamen yanlış. Çünkü tüm bu insanlar, tüm bunlar yaşanırken çoktan kendilerini öldürdüler bile. “İntihar etmek”, bunu yalnızca resmileştiriyor.”

Ünlü bandanasını ise, Amherst’ten sonra, güzel sanatlarda master yapmak için gittiği Arizona Üniversitesinde takmaya başlayacaktı.

“Bu bandanayı Tuscon’da giymeye başladım, çünkü hava sürekli yüz dereceydi ve ter damlalarım sayfalara akıp duruyordu. Sonrasında, çıkmaya başladığım bir kadın, Sufi bir Müslüman, bana birtakım çakralardan söz etti. Büyük çakralardan bir tanesi “kafanı bir arada tutmak” ifadesine sahipti ve bu açıkçası beni ürkütmüştü, sanki kafam patlamanın eşiğindeydi ve bandana onu bir arada tutan tek şeydi.”

sonsuz-bir-saka-david-foster-wallace-4

Eğitim hayatının sonuna geldiğinde ise artık hayatında ne yapacağını biliyordu ve çok geçmeden de ilk romanı “The Broom Of The System”’i yazmaya başladı. Taslakları ilk gönderdiği yayın evlerinden “Temizlikçilik hayatında başarılar!” gibi sert cevaplar alsa da çok geçmeden Viking yayınevi tarafından fazlasıyla beğenilerek 1987’de basıldı ve hem eleştirmen cephesinde, hem de satış anlamında beklenmedik bir başarı yakaladı.

“Övgüleri gördüğüm, böyle bir ilk 10 saniye, oldukça iyi hissediyordum, esrar kafası gibi adeta, anlarsın ya? O muhteşem “Amerikan Hayatı”nı yaşıyor gibiydim: “Şimdi ben onu, bunu ve şunu başarırsam her şey çok güzel olacak.” diye hedefler koyan kişiler gibiydim. Ama ben başarmıştım.”

Bir süre sonra, Arizona’da tamamladığı kısa hikâyelerinden oluşan ve kariyerinin başarısını hakkıyla devam ettiren koleksiyonu “Girl With A Curious Hair”ı yazmaya başladı. Yayımcısı Gerry Howard, Wallace’ın başarısından oldukça memnundu ancak tüm bu edebi kariyerinin arkasında uyumakta olan canavarın da çok geçmeden farkına varmıştı.

“David’inki gibi oldukça üst bir seviyede ve benzersiz bir şekilde çalışan başka bir zeka görmemiştim. Ancak David’in duygusal hayatının, zihinsel hayatını çok daha geriden takip ettiğini de fark etmek zor olmamıştı. Korkum, David’in bu ikisinin arasındaki boşluğa düşmesiydi.”

Ama onu yakından tanıyanlar çoktan biliyordu ki, Wallace bu boşlukta çoktan kaybolmuştu bile. Fikirlerinin de tükenmesiyle birlikte depresyonun ağlarına yeniden, çok daha sağlam bir şekilde takılmıştı ve amaçsız bir şekilde oradan oraya savruluyordu. Anksiyete ataklarının çok daha şiddetli bir şekilde geri dönmesiyle de, David geri dönüşü olmayan bir yola girmişti.

“Yaptığım her şeyden nefret etmeye başlamıştım. Kolejde yaptıklarımdan bile kötüydü. Kafam umutsuzca karışıktı ve üstelik inanılmaz derecede kötü durumdaydım. Panik içinde bir daha yazamayacağımı düşünüyordum. İşte tam o sırada asıl sorunu anladım: ilk iki kitabım etrafımdaki profesörlerin yadsınmaz etkileri altında yazılmıştı. Herkesten bağımsız bir çalışma ortamına ihtiyacım vardı.”

Ülke çapındaki felsefe programlarına başvurdu ve Harvard’dan tam burs aldı. Felsefe eğitimi alırken bir yandan da eserleri üzerine çalışmaya zaman ayıracaktı. İşte kolej yıllarına geri dönüyordu ve tek bir eksiği kalmıştı.

“Ve durup dururken bu planla ortaya çıktı. “Evet, Costello, bak şimdi,” dedi kapımda belirip. “ sen Boston’a gidip hukuk çalışacaksın, ben de Harvard’da felsefe okuyacağım ve aynı evde kalacağız. Tıpkı Amherst’teki gibi.” Kabul ettim, ancak her şeyin mahvolacağını bilmiyordum.”

ca. 1996 --- Photographed in his hometown of Bloomington, Ill. --- Image by © Gary Hannabarger/Corbis

İkili, Somerville’de mütevazı bir daire tuttu. Plan, kâğıt üzerinde oldukça güzeldi: iki yakın arkadaş, ortak bir evde, hayallerinin peşinde. Ancak hesaba katmadıkları şey şuydu ki, bu ev Wallace’ın sorunlarını çözmeyecek, hatta daha da kötüleştirecekti. Anksiyetesi gittikçe ilerliyor, kurgu yazmaya vakit bulunamıyor, bulunsa da fikir olmuyordu. Her ortaya bir ürün koymaya çalıştığında kafasının içindeki seslerin ona “Yeterince iyi değilsin, sahtekârın tekisin!” diye bağırdığını belirtmişti Costello’ya. “Girl With Curious Hair” koleksiyonunun basımında durmadan yeni sorunlar ortaya çıkmaya başladıkça Wallace kendini yepyeni bir dipte buldu.

“Beş yıl futbol oynadım, beş yıl tenisle uğraştım ve şimdi de beş yıldır yazıyorum: “Tanrım, yine mi aynı şey?” diye geçiriyordum içimden. Geç başlamış, yeteneğimi kanıtlamıştım ve şimdi işler ciddileşince yeniden başarısızlığa sürükleniyordum. Üstelik o vakitler, tüm hayatım yazmak üzerine kuruluydu ve önceki uğraşlarım gibi “Ah, tamam, beş yıllık sürem doldu, gitme zamanı!” deme lüksüm yoktu. Gitmek istemiyordum. Adeta hayatımın tüm aksiyomları hatalı çıkıyordu ve kendimi bir anda boşlukta buluyordum. Hiçliğin ortasındaydım, hiçbir şeydim. Her şeyin bir delüzyon olduğunu görebildiğimden dolayı herkesten üstün ama hiçbir şey yapamadığımdan da herkesten alçaktım.”

Hayatını seks, uyuşturucu ve alkol üçgeninde sürdürmeye başladığı bu dönem, sonradan da anacağı gibi, hayatının en kötü dönemiydi. Costello’yla arası açıldı, edebiyat kariyeri durma noktasına geldi ve en son olarak da intihara meyil göstermeye başlayınca bir kasım sabahı kampüsteki psikiyatristlerden birine gitti ve “Bak, bir sorun var. Kendimi güvende hissetmiyorum.” dedi. Doktorlar tarafından incelenen Wallace’ın yoğun derecede intihara meyilli olduğunun doğrulanmasıyla birlikte yazar, sekiz gün boyunca ayrıca Robert Lowell, Sylvia Plath ve Anna Sexton gibi isimlerin de tedavi gördüğü McLean akıl hastanesinde intihara karşı gözetim altında tutuldu ve kendisine klinik depresyona karşı Nardil isimli bir antidepresan reçetesi yazıldı.

Bu süreçten sonra Wallace, istikrarlı bir şekilde toparlanmaya başladı. Alkolü bıraktı, uyuşturucudan uzak durmaya karar verdi ve çalışmalarına ağırlık verdi. Böylece “Girl With Curious Hair” koleksiyonu sonunda satışa çıktı. Koleksiyonu piyasaya sürer sürmez yeni kitabı üzerine çalışmaya başlayan Wallace’ın hedefleri bu sefer devasaydı. Kitaba tüm hayatını katıyordu: uyuşturucu kullanımını, tedavi sürecini, tenis sevgisini, Amerikan futbolunu, TV izleyerek geçirdiği sayısız saatleri ve nicelerini. Kitabın merkezinde ise Hamlet’in o meşhur kurukafa sahnesinde soytarı Horatio için söylenen “O, fellow of infinite jest!”( “Ah, sonsuz zevkin adamı!”) söyleminden yola çıkan “Infinite Jest” isimli bir film vardı. Film o kadar kusursuz ve sürükleyiciydi ki kapatması imkânsızdı, böylece izleyiciler filmin başında çöküp, zamanla açlıktan ölüyorlardı. Ana tema “eğlence” idi. Baudrillard’ın Simulasyon Kuramı’nı andıran bir mantığı vardı, insanların eğlence sektörünün sağladıkları olanakların çekiciliğini gerçekliğe tercih etmesi, kendilerine ekran başında bir dünya oluşturmaları ve böylece gerçek zevki yalnızlıkta bulmalarından korkuyordu. Sosyallik, başarı, aşk, seks, ölüm, her şey önümüzde oynamaya devam ettikçe tüm bu derin kavramlar ölmekte ve yalnızca iki boyutlu kopyaları kullanımımıza paramız ve zamanımız karşılığında sunulmaktaydı. İşin kötüsü, her ne kadar tüm bunlar (TV programları, filmler, diziler, alkol, uyuşturucular vb.) belli dozlarda -etik veya etik olmayan- mutluluk hissi yaratsalar da bu imgelerin arkası koskoca bir boşluktan ibaretti. Baudrillard’ın “Simulacres et Simulation”da da belirttiği gibi “…imgelerin maskelerini düşürmek tehlikeliydi, çünkü arkalarında hiçbir şey yoktu.” Peki, bu imgeler bizim hayatımızın kusursuz bir simulakrının, yani daha basit bir dille yaşamak istediğimiz o güzellikleri tattığımızı hissettiren projeksiyonların temeliyse? Bir boşluk içinde mi yaşıyorduk? Baudrillard’ın “bir şeyleri gizleyen göstergeler aşamasından gösterilecek bir şey kalmadığını gizleyen göstergeler aşamasına geçiş” başlığı altında dediği gibi “…artık ortada bir Tanrı veya gerçekle yapay bir şekilde diriltilmiş gerçeğin birbirinden ayrılmasını sağlayacak bir Kıyamet Günü olasılığı”  kalmamış mıydı? “…çünkü her şey çoktan ölmüş ve Kıyamet Günü’nü beklemeye gerek kalmadan diriltilerek yaşama döndürülmüştür.” Kitabın ismi “Infinite Jest”, yani “Sonsuz Şaka” tam bunu anlatmaktaydı: Hermann Hesse’nin de dediği gibi tüm varoluş tarihi, “bir göz kırpma süresine yetecek sonsuzlukta bir şakaydı.” Wallace ise kitabın amacını böyle açıklıyordu:

“Eğer bu kitap illa ki bir şeyin hakkında olacaksa, eminim ki bu kadar çok boku neden izlediğimiz hakkında olacaktır. Ama aslında bu kitap tamamen izlediğimiz o türlü türlü boklar hakkında değil, bizim hakkımızda: Bunu neden yapıyoruz? Eğlenceye düşkünlüğümüz bizi nereye götürüyor ve sonumuz nerede olacak?”

Artık 1700 sayfayı bulmuş devasa taslakların arasından başını kaldıramayan David, vakit bulduğunda Harper’s dergisine, ilerleyen yıllarda yüzyılın en başarılı gazetecilik parçalarından biri olarak sergilenecek makaleler göndermekteydi. Üniversite yıllarındaki empresyonizme merakı gün gelmiş, ona edebiyat dünyasında apayrı bir statü kazandırmıştı. En düz konuları bile ilgi çekici hale getirebilen tarzı, yazarların yıllardır arayıp da ulaşamadığı bir dili vardı.

Infinite Jest’in basımından bir ay önce yayınlanmış “Bir Daha Asla Yapmayacağım Eğlenceli Bir Şey” isimli, bir tur gemisi hakkındaki makalesi ise beklenmedik bir şekilde ülke çapında bir fenomen olacak, her tarafta paylaşılacak, herkes tarafından okunulacak ve Wallace’a bir hayran kitlesi kazandıracaktı. Bir ay sonrasını heyecanla bekleyen bir hayran kitlesi.

sonsuz-bir-saka-david-foster-wallace-6 sonsuz-bir-saka-david-foster-wallace-7

“Şu David Wallace’ın kitabını okuyorum.” diyorsun arkadaşına telefonda. “Infinite Jest.”

“Ha, şu herkesin elindeki kitap. Onu hala okumaya fırsatım olamadı ancak incelemelerine baktım. Bu ay çıktı, değil mi?”

“Aynen, aynen.”

“Peki sen baktın mı incelemelere? Times “yüzyılda bir gelen bir yazar” falan demiş. Time’da da “dengi olmayan bir deha gösterisi” yazılmış. Gerçekten iyi mi o kadar?”

Bir süre duraksayarak dizinde açık bir şekilde durmakta olan ve tüm haftanı yemiş o kitaba bakıyorsun. Başladığından beri ne düzgün dışarı çıkabildiğinin, ne işlerini hakkıyla yapabildiğinin, tüm boş zamanlarını bu kitaba verdiğinin farkındasın ve bundan zerre pişmanlık duymuyorsun. Çünkü artık tarihe tanıklık ettiğine eminsin. Onlarca karakter artık hayatının bir parçası olmuştu; kanepede roman okuyan biri olduğun gibi tenisçiydin, alkoliktin, uyuşturucu bağımlısıydın, suikastçıydın, teröristtin, yönetmendin, David Foster Wallace’tın ama Wallace’ın da dediği gibi “yolun sonunda aslında daima kendin oluyordun.” Telefondan arkadaşının sesi duyulana kadar da kendine gelemiyorsun:

“Eee, cidden iyi mi o kadar?”

“Evet. O kadar iyi.”

Ve Wallace işte böyle uluslar arası ünü tattı. Turnelere çıkmaya, ağzına kadar dolu salonlarda okumalar düzenlemeye, sıraların sokaklara taştığı imza günleri düzenlemeye başladı, barlardan haber programlarına kadar her tüm yurdun gündemine oturdu. Costello’ya yazdığı mektuplarda söz ettiği “herkesin yüz yıl sonra bile okuyacağı o kitabı yazmayı”, gençlere yönelik bir tenis akademisiyle, bir terapi evi arasında geçen, “Infinite Jest” isimli gizemli bir film kasedinin peşindeki gençlerden bağımlılara, devletten suikastçılara, anarşistlerden teröristlere kadar geniş bir karakter örgüsünün etrafında şekillenen 1000 sayfalık postmodern bir kurguyla, ayriyeten 100 sayfalık dipnotları (ve dipnotların dipnotlarını, hatta onların da dipnotlarını) kapsayan, kurgusal yapısı ve mizahıyla Pynchon’ı, deneyselliğiyle Gaddis’i, zorluğu ve uzunluğuyla Joyce’u andıran, anlatımıyla ise başka kimseye benzemeyen bu benzersiz postmodern eserle başarmıştı.

Ancak kız kardeşinin düğününe gitmesiyle birlikte yıllarca üstünü kapatmaya çalıştığı yalnızlık sorunu tekrardan nüksedecekti. Herhangi bir kadınla daima çıkıyor olsa bile, karşı cinsle etkileşimlerle ilgili küçümsenemeyecek endişeler besliyordu. Turnelerinden birinde ona eşlik etmiş Rolling Stone muhabiri David Lipsky bu durumu şöyle anlatıyordu:

“Tecrübeli kadınlarla çıkıyordu –utangaçlığının başka bir belirtisi. “Onlarla ilgili ne istediğinizi söyleyin, daima ilk adımı atma eğilimindedirler.” demişti bir keresinde. “Köpeğe sahip olmak daha az karmaşık, en azından duygularını sürekli incittiğini hissetmiyorsun. Bir köpekle platonik yaşamayı onaylıyorum! [Gülüyor]” Romantik endişeleri aşırı derecedeydi. Bir keresinde bana bir şaka söylediğini hatırlıyorum.

-Bir yazar sevişmeden sonra ne der?

-Senin için olduğu kadar benim için de iyi miydi?”

Bu durum Wallace’ın gençliğinde de hissedilmekteydi. Onu tanıyanlar, David’in hayatının her döneminde mutlaka herhangi bir kadına karşı takıntı beslediğini belirtmekteydiler. Odası bir dönem Alanis Morissette posterleriyle kaplı olurken bir süre sonra bu posterler yerini Melanie Griffith afişlerine bırakıyordu. Hatta kolej yıllarında uzun bir süre dalga konusu olmuş bir Margaret Thatcher takıntısı bile olduğu bilinmekteydi. Hayali ilişkilerden, gerçeklerini arka planda bırakmasında ise anksiyetesi büyük bir paya sahipti.

“Sanırım yazarlar eğlenceli, yetenekli, tatmin edici ve görünüşte de olsa düşünceli partnerler. Ancak deneyim, onlar için oldukça yalnızlık verici.”

Aynı zamanda, Infinite Jest’in ulaştığı zirveden sonra Wallace ile ilgili oluşan beklentiler, yazarı fazlasıyla zorlamaya başlamıştı. Hayatı yeniden dengesiz bir yola sapmak üzereydi, ve bunun farkında olan Wallace, ihtiyacı olan motivasyonu devamlı başka yerlerde aramaktaydı. Kız kardeşi Amy anlatıyor:

“Sorunlarından kaçmak için ilgisini başka şeylerle dağıtmayı deniyordu. Durup dururken telefonla arıyor ve “Bir dahaki haftasonu, Cumartesi, Rochester’a geliyorsun. Evleniyorum.” Ama hepsi eninde sonunda iptal oluyordu. Böyle birkaç kere oldu. Bence asıl olan şey, kendisine değil de, karşısındaki kadına iyilik yaptığını düşünürken aslında ona da bir iyilikte bulunmadığını farketmesiydi.”

Ama her şey, Wallace’ın bir arkadaşının ona, Infinite Jest’i resmetmek isteyen ressam bir kadından söz etmesiyle değişecekti. İsmi Karen Green’di, ve ilk tanışmalarından sonra David ağzı kulaklarında bir şekilde, çevresindeki herkese hayatının değiştiğini anlatıyordu, âşık olmuştu. Wallace’ın, aynı zamanda oldukça ünlü bir yazar olan arkadaşı Johnathan Franzen (özellikle de The Corrections eseriyle apayrı bir yazıyı hak eden bir yazardır kendisi) ise Karen ile ilgili ilk görüşlerini şöyle anlatmıştı:

“Yaklaşık üç dakika içinde, sonunda Dave’le yaşama görevini üstlenebilecek birini bulunduğunu hissettim, çok güzel, oldukça güçlü ve gerçek bir yetişkin.”

Çok geçmeden evlenmeleriyle birlikte, Wallace sonunda hayatının en mutlu yıllarına girmişti. Çevresindeki çoğu kişi onun olgunlaşmaya başladığını ve kendini toparladığını fark ediyordu. Evlilikleri mutluydu, David’in öğretmenlik hayatında her şey yolundaydı ve üstelik çiftin iki tane de köpeği vardı: Warner ve Bella. Sokaktaki köpeklere de yoğun bir ilgi göstermekte, yaralıları tedavi etmekte, hatta bazen evine alıp bizzat eğitimleriyle ilgilenmekteydi. Yepyeni bir eve de taşınmışlardı. “Dave, gerçek bir evde.” diyordu Franzen gülerek. “Düzgün mobilyalar ve bir tarza sahip bir evde!”

İşte bu yıllarda, David Foster Wallace, tarihin en ikonik konuşmalarından biri olan Kenyon Üniversitesi mezuniyet konuşması “Bu Su”’yu yaptı ve dakikalarca ayakta alkışlandı. Konuşma şu anekdotla başlıyordu:

“İki genç balık birlikte yüzerken ters yönden gelmekte olan yaşlı bir balığa rastlarlar. Yaşlı balık başıyla selam verir ve “Günaydın gençler, su nasıl?” der. Genç balıklar yüzmeye devam eder ve balıklardan biri nihayet diğerine dönerek sorar: Su da neyin nesi?”

Konuşmanın asıl teması kendine olduğu kadar çevrende yaşananlara da önem verebilmek, olaylara geniş çerçeveden bakarak bir olayın biz nasıl bakmayı seçersek öyle olduğunu hatırlatmaktı.

 Para ve eşyaya taparsanız, bunlar hayattan anlam çıkardığınız mecralarsa hiçbir zaman bunlardan yeteri kadarına sahip olamayacaksınız, yeteri kadarına sahipmiş gibi hissetmeyeceksiniz. Bu hakikat. Vücudunuza, güzelliğinize, cinsel cazibenize tapın, her zaman çirkin hissedeceksiniz. Zaman ve yaş kendini göstermeye başladığında da, insanlar sizin mateminizi tutmaya başlamadan önce milyonlarca defa öleceksiniz. Bir bakıma bunları zaten biliyoruz. Mitler, atasözleri, klişeler, vecizeler, kıssalar halinde kodlanmış; her harika hikâyenin iskeletinde mevcut… İşin tüm püf noktası bu hakikati günlük bilincimiz içinde görünür tutmakta. Güce tapın ve kendinizi zayıf ve korkmuş halde hissederken bulacaksınız ve kendi korkunuzu uyuşturmak için diğerlerinin üzerinde her zamankinden daha fazla güce gereksinim duyacaksınız. Aklınıza tapın, zeki görünmeye tapın, aptal hissedeceksiniz, her daim foyası ortaya çıkmak üzere olan bir sahtekâr gibi hissedeceksiniz. Fakat tapınmanın bu türlerindeki sinsi olan şey bunların kötü ya da günah olması değil, bilinçsiz, standart ayarlar olması.

Bu anlattıklarımdan hiçbiri ahlak veya din veya dogma veya ölümden sonraki hayata dair büyük gösterişli sorular hakkında değil. Büyük harfle Hakikat ölümden ÖNCEKİ hayat ile ilgili. Gerçek bir hayatın gerçek değeri hakkında ki bunun da bilgiyle neredeyse hiçbir alakası yok ve en çok basit bir farkındalıkla alakası var; gerçek ve temel olanın farkındalığı… Bu etrafımızda olan açık görüş alanımızda öyle gizlenmiş ki, sürekli kendimize hatırlatmak durumundayız:

“Bu Su.”

“Bu Su.”

Ancak iyi günler sayılıydı. David’le Karen 2007’de bir Hint restoranındayken Wallace’ın aniden oldukça şiddetli karın ağrılarına yakalanmasıyla birlikte doktorlar bunu, yazarın senelerdir kullandığı antidepresan Nardil’e bağladılar ve Wallace’a ilacı kesmesini önerdiler. Hayatını ilaçlarla idame ettirmekten zaten fazlasıyla huzursuz olan Wallace, doktorları dinledi, ancak bu büyük bir hataydı: diğer antidepresanlar işe yaramıyordu.  David günler geçtikçe kilo vermeye ve kendi kabuğuna çekilmeye başlamıştı. Kız kardeşi anlatıyor:

“David eski haline geri dönmüştü. Kendisine sorulabilecek en kötü soru “Nasılsın?” olmuştu. David’in cevabı ise daima dürüsttü: “İyi değilim. Deniyorum, ama değilim”

Her şeye rağmen öğretmenliğe, gerekirse kendini zorlayarak da olsa, büyük bir coşkuyla devam etmekteydi. Öğrencilerin hikâyelerine altı sayfalık yorumlar yazıyor, sınıfla şakalaşıyor, onlarla ateşli tartışmalara giriyordu. Annesi hatırlamakta:

“Kendisinin de çözemediği bir dilbilgisi sorusu olunca sınıfın ortasında beni arar ve ‘Hey anne!’ derdi. ‘Burada bir öğrenci var. Ona neyin hatalı olduğunu bir kere daha açıklasana.’ Arkadan sınıftan gelen kahkahaları duyabilirdin. “David Foster Wallace annesini arıyor.”

Ancak, gençliğinde koleji bir kereliğine bırakmasına sebep olan duygusal çöküşlerinin haftalık hale gelmesiyle okula da veda etmek zorunda kaldı. Öğrencilerinden Bennett Sims hatırlıyor:

“Ayrılışından hemen önce okulun yakınındaki bir kafeye oturmuş ve gelecek hakkında konuşmuştuk. Ayrılmadan önce aniden ağlamaya başlamıştı, bizi ne kadar özleyeceğini söylüyordu durmadan. Dave’i önceden hiç ağlarken görmediğimden dolayı şaka yaptığını sanıyordum. ‘Hadi gülün, işte ağlıyorum.’ dedi o an. Ama harbiden hepinizi çok özleyeceğim.”

Tedavi bulamayan doktorlar elektrokonvülsif tedaviyi önerdiler, on iki seans denendi, ancak bir şey değişmedi. Son çare olarak Nardil’e tekrardan başlaması ise sonuçsuz kalacaktı, çünkü haplar etkilerini yitirmişlerdi. Wallace, yıllar önce düşmekten son anda kurtulduğu karanlığa çakılmıştı ve yapılacak pek bir şey kalmamıştı. Wallace’ın “Harper’s” Dergisi’ne, 90’ların en önemli eserlerinden biri olmuş “Prozac Nation” isimli depresyon güncesinin yazarı ve aynı zamanda David’in arkadaşı Elizabeth Wurtzel’den esinlenerek yazdığı “A Depressed Person” hikâyesinin giriş cümlesi, belki de durumunu en iyi açıklayan pasajlardan biriydi:

“Depresif İnsan berbat ve aralıksız bir duygusal acının içindeydi ve bu acıyı belirtmenin veya paylaşmanın imkânsızlığı, acının asıl nedenlerinden biri ve tüm her şeyin temelinde yatan dehşetine katkıda bulunan etkenlerden biriydi.”

Bu zor süreçte, adına vergi dersleri aldığı ve vergi dairesindeki türlü türlü karakterler üzerinden Infinite Jest’te de irdelediği “sıkıntı” ve “monotonluk” kavramlarını daha detaylı inceleyen yeni romanı “The Pale King” üzerindeki çalışmaları da hatrı sayılır derecede aksamıştı. Ancak her şey, bir gecede daha da sarpa saracaktı. Franzen hatırlıyor:

“Haziran’ın sonlarında Berlin’deyken bir gece uyandım ve David’le normalde ritmik bir şekilde ilerleyen iletişimlerimizin bayadır aksamakta olduğunu fark ettim. Karen’i aradığımda ise hemen gelmemi istedi:

David intihara kalkışmıştı.”

Franzen’ın karşısındaki David bir yılda otuzdan fazla kilo vermiş ve tamamen çökmüştü. David de, çevresindekiler de, herkes olanların farkındaydı ancak kimse söylemeye cesaret bulamıyordu. David, “Bu Su” konuşmasında intihar hakkında bunları demişti ve anlaşılan oydu ki, David’in kötü efendisi, kendisini ele geçirmekteydi:

Ateşli silahlarla intihar eden yetişkinlerin kendilerini nerdeyse her zaman kafalarından vurmaları hiç de tesadüf değil. Kötü efendiyi vuruyorlar. Filhakika, bu müntehirlerin büyük bir kısmı da tetiği çekmeden uzun bir süre önce ölmüş oluyorlar.”

Ziyarete gelen ailesi, David’in yanında on gün kaldı. Annesi onun en sevdiği yemekleri yaptı, hep birlikte köpekleri gezdirdiler, David’in favori dizisi olan The Wire’ı izlediler. Wallace çevresindekilere göre, uzun süredir ilk kez bu kadar mutlu gözükse de bile tüm bunlar bir veda özelliği taşımaktaydı. “Ona hep, hayatta olduğu için ne kadar mutlu olduğumuzu belirtsek de,” diyordu annesi, “o zaman bile, dünyayı terk etmekteydi.”. Annesi ayrılmadan önce onu kolundan tutmuş ve “Annem olduğun için çok mutluyum.” demişti. Annesi ona sıkıca sarılmış ve oğluna son lafını fısıldamıştı:

“Benim için bir onurdu.”

İki hafta sonra Karen, dışarıdaki birkaç saatlik işini hallettikten sonra eve döndüğünde karşısında karanlıkta havlayan köpekler, Wallace’ın senelerdir üzerinde çalışmakta olduğu romanı The Pale King’in taslakları, Karen’a birkaç sayfalık not ve tavandan asılmış bir şekilde David Foster Wallace duruyordu.

“Tablo aklımdan çıkmıyor. David ve köpekleri, karanlıktalar.” diyor kız kardeşi ağlayarak. “Eminim ki onları teker teker öpmüş ve her şey için özür dilemiştir.”

Kitabın ağır kapağını yavaşça kapatıyorsun. Sokaktaki karlar eriyeli haftalar olmuş, ilkbaharın ışıkları pencereden sızmakta. Kanepeden kalkıyorsun ve elindeki kitabı usulca salonundaki kitap raflarının en ön sırasına, sergilenecek bir başarı misalinde yerleştirip iç çekiyorsun. Aylar sonra, işte bitti. Normalde iyi bir kitap okuduğunda hemen telefona sarılır ve herkese tavsiye ederdin ama böylesine bir kitabı da ilk kez okuduğunun farkındasın. Bu, adını hiç duymadığın “David Foster Wallace”’ın hala kim olduğunu tam anlamıyla bilmiyor olsan bile emin olduğun bir şey var ki, dışarıda bir yerlerdeki bu adam senin hayatını değiştirdi. Kitaptan sıyrılıp önünde uzanmakta olan gerçek dünyaya bakıyor, pencereden sokağı, güneşi, işlerine, okullarına, sevdiklerine, hedeflerine, dört bir yana koşuşturan insanları, devasa reklam panolarını, vız vız geçen arabaları, yaprakların üzerindeki damlaları, kaldırımlardaki su birikintilerini, tomurcuklanan çiçekleri izlemeye başlıyorsun ve bir yandan da fısıltıyla kendi kendine tekrar ediyorsun:

“Bu, su.”

“Bu, su.”

“Bu, su.”