Fransız filozof Simone de Beauvoir, genelde feminizmin ve özelde ise egzistansiyalist feminizmin öncülerindendir. On sekizinci yüzyılın sonlarında ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında teorik ve pratik alan kazanan kadın hareketlerinin –elbette birtakım tarihsel ve güncel bedeller de ödeyerek−; felsefî anlamda doruk noktası Simone de Beauvoir’nın “kadın doğulmaz, kadın olunur” mottosudur. Bu önerme, tüm tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla kadın meselesine varoluşçu bir veçhe ekler. Simone’un başyapıtı İkinci Cins, bugün hâlen feminizmin ve kadın hareketlerinin başucu kitabıdır. Bu anlamda o, geçtiğimiz yüzyılda ve bugün, birçok kadın için referans ve tarihsel bir “kızkardeş”tir. Gelgelelim Simone bu denli popüler ve her çağ güncelken, onun “öz” kızkardeşi Hélène de Beauvoir’nın ismini pek az kişi bilir – ki bu elbette anlaşılabilir bir şeydir. Pekâlâ Hélène de Beauvoir kimdir ve onun, kızkardeşi Simone ile birlikte tarihsel önemi nedir?

Ablası Simone’dan iki sene sonra, 1910’da, Paris’te dünyaya gelen Hélène de Beauvoir, 2001’e kadar sürecek uzun bir yaşamın izsürücüsüydü. Çağın yazgısı, Simone kadar Hélène’i de içine çekiyordu ve her entelektüel çağdaşı gibi o da, bunalım çağının bir neferi olmaktan geri durmamış, kendisini her alanda ve her anlamda mücadelenin bir parçası kılmıştı. Hélène, yirminci yüzyıldaki feminist hareketlere resim sanatındaki olağanüstü yeteneği ile katkıda bulunmuştu. Simone’un yazınsal alandaki yadsınamaz başarısı bugün için ne kadar mühimse, kızkardeşi Hélène’in resim alanındaki başarısı da o kadar mühim görülmedir. Her ne kadar iki kızkardeşin kullandığı araçlar farklıysa da (“yazı” ve “çizi”), ereksel ortaklıkları kadının toplumsal alandaki mücadelesini yukarı taşıyabilmektir. Bu erekte ikisinin de başarıya ulaştığını söylemek hiç de âfâkî olmaz.

Hélène de Beauvoir’nın resimlerinde, dişil imajların görünürlüğü, renklerin özenli kullanımı ve temaların felsefî derinliği (burada açık bir egzistansiyalist eğilimden de pekâlâ bahsedebiliriz), onun, kızkardeşi Simone’un yazınsal alandaki mücadelesine katıldığını gösteriyor. Lâkin yine de Hélène’in, mukayese kabul etmeyecek, özgün bir sanat anlayışına sahip olduğunun altını da özenle çizmek gerekir. Kullandığı renkler, çizgiler ve temalar;  Hélène’in yirminci yüzyıl resim sanatı için apayrılığını ortaya koyar. Çağın bunalımı ve sanatsal/entelektüel ortam da göz önüne alındığında, Hélène de Beauvoir’nın ve onun eserlerinin tarihsel bir yere oturduğu açıktır. Gelgelelim bugün onun –kısıtlı bir entelektüel çevre dışında− az görünür olmasında, Simone de Beauvoir’nın etkileyici dilinin ve kadın hareketi üzerindeki güçlü tesirinin pay sahibi olduğu göz ardı edilemez bir gerçektir. Lâkin yine de Hélène’in etkileyici sanatının, tarihsel bir teveccühle karşılaşacağını ve çağlar geçtikçe, onun gerçek tarihsel yerine konumlanacağını öngörmek zor olmasa gerektir.

Yirminci yüzyılın birçok başrolü olmakla birlikte; felsefeden müziğe, psikanalizden resime, politikadan sinemaya kadar birçok tarihsel kişinin, bu büyük döngünün içinde pek az anımsanacak bir yere konumlandığını söylemek mümkün. İnsanlık hâfızası ve tarihsel bilinç pek çok etkenle oluşur ve gelecek çağlara aktarılır. Hélène de Beauvoir’yı da −şimdilik− tarihsel bilincimizin küçük bir parçası sayabiliriz; lâkin yine altını çizmek gerekir ki: onun gerçek tarihsel yeri burası değildir. Bilhassa feminist hareket için kurucu bir unsur olarak sanatın, en önde gelen temsilcilerindendir o ve egzistansiyalist feminizm için de oldukça mühim ipuçları barındırmaktadır onun sanatı. Tarihsel olarak kızkardeşi Simone ile bir çatışkı içinde sayımaz lâkin yazgı odur ki; aklımız her zaman onları mukayese etmeye eğilimli davranacaktır. Açıkçası kötü bir yazgıdır bu…