Sizin gözünüzden şiiri anlatır mısınız? Şiirinizin meselesi nedir? Niçin şiir yazıyorsunuz?

Öznesi veya nesnesi olunan onca şeyden sonra (bazen olay, bazen durum, bazen de kısacık bir ânın ta kendisi) herkeste bir iz kalır. İçeride sıkışıp kalmak istemeyen bu iz kendine başka bir form arar ve yeni varlığını öyle bulur. Ben herhangi bir ize yeni bir form vermek için şiir yazıyorum. Benim için şiirin karşılığı buradan gelir. Ama şiirle olan bu ilişkilenme biçiminin de bıçak sırtında yaşandığını belirtmek gerek. Sadece kendi yaşantısından beslenen, başka bir oluşa, hatta yokluk biçimine zihnini veya gönlünü açmamış, “ben, ben, ben,,,” diye yazıklanan o zavallı anlatıcıyı fazla dinlememekte fayda var.

“Şiirimin meselesi şudur,” gibi bir cümle kurmak bana tehlikeli gelir açıkçası. Bu durumun şiiri bir araç hâline dönüştürdüğüne inanırım. “Şu şiirimde şu ülküye doğru canımı dişime takıp koşmalıyım,” gibi bir hedefim hiçbir zaman olmadı. Daha doğrusu herhangi bir şiire öyle başlamadım. Elbette uzun bir zamanın ardından kendi yazdıklarıma dönüp baktığımda şiirlerimin bir merkez etrafında şekillendiğini, bu merkezin de “disiplinler / metinler / türler / kimliklerarası” olduğunu, akışkanlığından ötürü tanımlamamayı tercih ettiğimi, dolayısıyla da “queer yazın ve varoluş biçimi”ne yaklaştığını, ama sadece yaklaştığını, söyleyebilirim.   

Benim şairim, benim şiirlerim dediğiniz biri ya da bir kitap var mı?

Bu soruya verilmesi gereken birkaç cevabım var aslında. Ben metinleri yeniden ve yeniden okumayı, her okumada da başka bir alan keşfetmeyi severim. Ama bu metinlerden sadece “bir”i benim olacaksa Bezik Oynayan Kadınlar’ ı, hâliyle Edip Cansever’i tercih ederdim.

Sizden önceki dönemin şiirlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şiirin tarihini birkaç cümleye nasıl sığdırırım, sığdırdığım takdirde zalimleşir miyim bilmiyorum ama sevdiğim şiirlerin Klasik şiir geleneğinde, Servet-i Fünûn’da, İkinci Yeni’de ve 1980’den sonra yazıldığını söyleyebilirim. Forma olan bağlılığı dışında Klasik şiirde sevmediğim hiçbir özellik yoktur, hatta âşığın muktedir sevgilisi karşısında asla vazgeçmediği sadakati ve muhalif isyanı her zaman dikkatimi çeker. Servet-i Fünûn’ da ve İkinci Yeni’de dilin, imgenin ve bireyin daha farklı ve daha kuvvetli bir şekilde inşa edilmesinden etkilenirim. 1980’den sonra yavaş yavaş yükselen çokseslilik de “Başka bir şiir mümkün. ” cümlesine inandırır beni.      

Bugün yazılan şiiri nasıl buluyorsunuz, eskisi kadar güçlü mü sizce toplum üzerinde?

Söyleşileri yasaklanan veya sosyal medyadan apaçık tehdit edilen şairleri düşündüğümde, şiirin gayet güçlü olduğunu söyleyebilirim.

Geçmişten bugüne toplumsal değişimin izini şiirde görebiliyor muyuz? Ya da görmeli miyiz?

Toplumsal değişimi ilk okumada görmeyebiliriz ancak etraflıca düşünerek ve yapıyı sökerek görmek mümkün. Bu durumun en güzel örneklerinden birini “Geyikli Gece” verir bize. Öykü için de aklıma ilk gelen örnek Yanık Saraylar. Toplumsal değişim ya aleni ya da gizli bir şekilde sanatın ana damarlarından biri olmaya devam edecek. Bireyden aileye ve aileden topluma kadar karşılaştığımız ve maruz kaldığımız onlarca mekanizma, eylem ve durum varken, hatta bütün bunlar birbirini şiddetli bir şekilde değiştirirken tanıklıklarımız metinlerimizi nasıl etkilemez? Ben buna inanmıyorum. O yüzden ikinci sorunun yanıtı “Görmeliyiz,” veya “Görmemeliyiz” değil, “İstesek de istemesek de göreceğiz. ” olmalı.   

Neden az okunuyor şiir, roman neden hep daha ön planda? “Şiir bitti” diyenler haklı mı?

Öğrencilerime “Neden şiir yerine romanı tercih ediyorsunuz?” diye sorduğumda hemen hemen aynı yanıtları alırım: Şiir anlaşılmaz, kapalı, fazla yoğun; roman ise daha anlaşılır, sürüklediği için sıkıcı değil… Ben bu bakış açısını değiştirmek için izlencemde elimden geleni yapıyorum ama bu yanıtları 19-20 yaşındaki bir üniversite öğrencisi veriyorsa lise edebiyat kitaplarına bakmak gerek. Sözlü edebiyatın ardından yazılı edebiyatı öğretmek için Orhun Yazıtları’yla başlayan müfredat Dîvân şiirinden bugüne kadar geliyor. Hâlbuki bir tür tersine mühendislikle bugünden başlayıp geriye gidilse, on beş yaşındaki bir öğrenciye gerçek şiir zevki aşılansa, o öğrenci beş sene sonra da şiir okumaya devam edecek. Köklü bir şiir geleneğine rağmen 100 Temel Eser’de 52 romana (32 yerli) karşılık neden 15 şiir kitabının olduğunu da sorgulamalı. Edebî veya popüler roman, sadece insanları kendi gündelik yaşamlarından kurtarması ve başka bir hayat ihtimalini hatırlatmasıyla bile daha çok ön planda olmaya devam edecek. Tüketim, satış ve pazarlama da romandan yana. Ama şiirin ölmesi mümkün değil. Dil ölmediği sürece şiir niye ölsün?

Sizce günümüzde şiir hak ettiği değeri yayıncılık dünyasında görüyor mu? Yeni dönem şairler, kitaplarını yayımlatmakta zorlanıyorlar mı?

Mesele ana akım yayınevlerinden birine dosya kabul ettirmekse, ne yazık ki “büyük” yayınevleri şiir basmaktan yana değil. Gençlerin şiirini basmak ise külliyen reddedilir. Bu şartlar altında kitabınızı kendi imkânlarınızla bastırmayı göze alırsanız işiniz kolay ancak bu da yeni bir ahlak sorununu beraberinde getirir.   

Şiir öğretilir mi, herkes şiir yazabilir mi?

Şiirin tarihi, biçim bilgisi, imge, mecaz, metafor, anlam / yorum gibi konular elbette öğretilir ama şiir yazmak öğretilemez gibi geliyor bana. İster mevhibe-i ilahi densin, ister yetenek, ben şiirin içeride olduğuna inanırım. Dışarıda olan içeridekini sadece geliştirmeye yarar. Şiir yazmaya yeni başlamış bir kimseye en fazla yol gösterilebilir ama o kadar.

İlk şiiriniz nerede ve ne zaman yayımlandı?

İlk şiirimden nefret ettiğim için kimseye okumadım veya okutmadım, durum böyle olunca da nerede yayımlandığını gerçekten unuttum. 2012’de yayımlandığına eminim sadece.

Çeviri şiir hakkındaki fikirlerinizi paylaşır mısınız? Sizce şiirde çeviri bir aktarma mı bir yeniden yaratma mıdır?

Şiirin çevrilemezliğinden yakınırlar, ancak çevirmen şairse veya ritmi, imgeyi, metaforu büyük bir titizlikle gözeten biriyse çeviri şiirin yazıldığı dile yakınlaşacağını düşünürüm.  Bu da direkt aktarma ile değil, yeniden yaratımla mümkündür hâliyle.

“Şiirsokakta” hareketi ile ilgili fikirleriniz neler?

Şiirin insanı dönüştüren bir gücü olduğuna inanıyorum, bu yüzden de #şiirsokakta hareketini destekliyorum. Tabii bu hareket birçok sahte şiiri doğurdu, işin bu tarafı tehlikeli. Ama şiirin sokağa inmesinde, hatta bir şiir dergisinin markette satılmasında ne gibi bir sakınca olabilir ki? Geçtiğimiz aylarda bir kitabevi zincirinin işçileri maaşlarını alamadıkları için patronlarını protesto ettiler ve yaka paça dışarı atıldılar. Şiir o kitabevi zincirindense mahallemdeki markette satılsın, bu daha iyi.

Ödüller hakkındaki düşünceleriniz neler, ödül şaire ne gibi avantaj ve dezavantajlar sağlıyor?

Ödülün şaire kazandırdığı tek avantaj görünürlüğünü artırmak, hâliyle ilişkiler ağını kuvvetlendirmektir. Ama o ödüle yakışır bir yazın yaşamının garantisi şairin kendi ellerinde. Çağdaş edebiyatın tarihi kendi zamanının “büyük” ödüllerini almış ancak şimdi hatırlamadığımız isimlerle dolu. Bu yüzden bir ödülü kazanmanın da kaybetmenin de herhangi bir hükmü olduğuna inanmıyorum. Ödül meselesinde her zaman dile getirdiğim iki örnek var: Sevim Burak ve Leylâ Erbil. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanamadılar. Ama bugün öykü tarihimizden Yanık Saraylar’ı ve Gecede’yi çıkarın, büyük bir irtifa kaybı yaşarız. Kalbe doğru adım adım yürüyen o iğneden, haksız tarih yazımına söve söve yüzen o “Vapur”dan bize kalan bir ödülden katbekat fazlasıdır.  

Şiir yıllıkları, şiir seçkileri hakkındaki fikirleriniz neler?

Yıllık veya seçki sayısında ciddi bir artış var. Birçok dergi ve yayınevi şiir yıllığı/şiir seçkisi yayımlıyor artık. Okur gözüyle hazırlanan, bloglarda veya internet sitelerinde yayınlanan çalışmalar da var. Bu çeşitliliği seviyorum. Ancak yıllıkların/seçkilerin editörlerin kendi zevklerini yansıttığını da unutmamalı. Editörün de “Şiirimiz budur, bu kadar isimden ibarettir,” deme gafletine düşmemesi gerek. Unutulan veya inatla görülmeyen şiirler mutlaka olacağından bir şiir toplamı çıkarmak zaten mümkün değil. Sözünü ettiğim bir gaflet ihtimali varsa da yıkıcı olmayan bir dille eleştirilebilir. 

OKAN YILMAZ; Kadıköy’de doğdu. 2017’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Şiirleri yazıları ve söyleşileri Varlık, Kitap-lık, Yasakmeyve, Mühür, Yeni e, gibi dergilerde yayımlandı. Şiirleri İngilizceye, Arapçaya, Almancaya, Rumenceye çevrildi. Uluslararası şiir festivallerinde performanslar sergiledi, yurt içinde ve yurt dışında çeşitli antolojilerde yer aldı. Senaryo çalışmalarına Stüdyo Angarya’da devam ediyor. Yeni Türk Edebiyatı üzerine lisansüstü eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi’nde sürdürüyor. Queer aktivist. Öğretim görevlisi. Şiir kitabı Yeniay Mahvı 2018 yılında yayımlandı.

Derleme

Periler Aşka Uçar – Haydar Ergülen Kitabı (2017)

Milenyum’da Şiir – 2000’ler Şiiri, Akademi-Şiir İlişkisi, Kuşak ve Antoloji Tartışmaları (2018)

Size Bakmanın Tarihi – Hilmi Yavuz Sempozyumu Kitabı (2019)

Yalnızlığın Başkenti – Ölümünün Otuzuncu Yıl Dönümünde Cemal Süreya Kitabı (2020)

Sosyal medyada Okan Yılmaz: