Ömrümün fotoğraflarına bakıyorum; fedakâr anaların ellerinde büyüyen, hasta olduğunda ateşi çıkan çocukları, vişneli şurupları, vicksi, soğuk su ile sıkılmış havluları, sabahlara kadar çocuklarının başlarında bekleyen o pamuk elli anaları görüyorum; “Ne güzel büyütülmüşler,” diyorum. Çocukluğumu görüyorum. Dizleri yaradan bereden kurtulmayan, annemin tabiriyle dizlerini paralayan haylazı görüyorum. Gece geç saatlere kadar hiç yılmadan üç işyerinde çalışıp evinin geçimini sağlayan emekçi babam aklıma geliyor. Uyanık gördüğünde kızacağını bildiğim için gece geç saatlerin sessiz ve yorgun adamını, yer döşeklerinde gözlerim kapalı beklediğim o günler aklıma düşüyor. Her döneminde ruhsal geçişler yaşadığım okul dönemlerini; öğretmenlerin, başarılı olduğundan değil, sessiz sakin ve tonton yanakları sıkılası olduğundan sevilen o çocuk aklıma düşüyor;  günbegün, anbean büyüdüğümü hissediyorum. Büyüdükçe geçirdiğim çocukluğumun kasetini başa sarıp sarıp dinliyorum.

Yarım kalmış bir dille masa altlarında saklanan, kalabalıklar arasında saklambaç misali görünmeyen; ağzımızı açmak istediğimizde sözü kesilen çocuklardık.  Büyükler kendi aralarında konuşacak bir şeyler bulurlardı muhakkak, biz ise dinler anlamlı, anlamsız kelimelerin kalabalığında ilgi bekleyerek büyürdük. Bazen yalnızlığı oyuncak araba tekerleklerinin koltuk üzerinde sürtünerek bıraktığı seslerle telafi eder, bazen de yaramaz çocuklarız ya canımız sıkılınca halıların üstlerinde yuvarlanıp, toz bulutlarını odalara yayar anaların zılgıtlarıyla, terlik fırlatmalarıyla, sokaklarda bulurduk kendimizi. Eksik olsa da arada bir aklından geçiriyor çocukluk yıllarını insan; gerçi hiç geçecek gibi de durmuyor. Ara sıra bir ıhlamur çayı gibi içip şifa buluyorum çocukluğumla; sallanan masamda çocukluk hikâyelerimle demleniyorum, ancak böyle anlam kazanıyorum.

Yaşamak dediğinin üçte ikisi çocukluk, geri kalanı çocukça olmalı diye düşünüyorum. Bence her yaşa bir mum dikmek yerine gökyüzüne uçurtmalar salmalı, uçurtmaların özgürce uçuşunu seyredip yaşının geçtiğini manzarasından anlamalı. Kıyafetlerin solukluğundan, saçının, sakalının aklığından değil de maviliğinden anlamını taze tutmalı insan. Ya hasta olursam kaygılarını bir yana bırakıp hasta olmamak adına hareketsizlikten kurtulup, her güne bir günaydın bir iyi günler bırakmalı, merhabaları da unutmamak lazım tabii ki.

Sallanan masamın olduğundan bahsetmiştim sanırım, heh işte o dört ayağın bir tanesi kırık, diğerlerine göre daha kısa; işte o kısa olan ayağı çocukluğumla tamamlıyorum. Zaman büyütse de beni hayatta tutan o çocukluk hiç büyümüyor; ben hala lolipop yiyen, mahalle aralarında top koşturan, komşusunun bahçesinden mandalina çalan çocuğum. Bahçesinde büyüyen çiçeklerin suyunu veren, kedi ve kuşlarıyla sarmaş dolaş olan sevgi yumağıyım, kim öldürebilir ki çocukluğumu.  Bu cümleleri kurarken her seferinde başa dönüp bir daha okuyorum yazdıklarımı, her okuduğumda yüzümde bir tebessüm oluşuyor. Yüreğimde hoş bir sıcaklığın etkisiyle o çocuk aklıma geliyor. Büyük ellerin güzelleştiremediği o minik eller ve o minik ellerin bıraktığı izler aklıma geliyor.

Çocukluğumdan kalan odama usulca giriyorum. Kapımın gıcırtısı,  naftalin kokulu yatağım, yazılarımı aydınlatan gece lambam, odamın duvarlarında çocukluk sesim kayıtlı, duyabiliyorum. Yatağımın yanı başında komodinimin üzerinde günlüğüm gözüme çarpıyor, tozlar dağılmasın diye yavaş yavaş açıyorum kapağını; ilk sayfasındaki mısralar, o ilk yazdığım gün gibi taze hâlâ kurumamış, Aziz Nesin’ in “Çocuklarıma” şiirinden bir alıntı;

“Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler.”

Bak yine bir tebessüm doğuyor yüzümde, her okuduğumda daha güçlü ve daha umutlu bakıyorum hayata…