İnsan, çok gelir-geçer bir bilgiyle “düşünen hayvan”dır. Ayrı bir familyadır biyolojik olarak evet ama “hayvan” tabirinden tam olarak koparılamaz. Bunu sebebi ise içgüdülerdir. İçgüdüler insanların asla kopamadığı, atalardan aktarılan, belki de ilk insan ile şu anki zamanda yaşayan insanın tek ortak özelliğidir. O içgüdüleri kontrol edebilmeyi öğreniyor insan geçen zamanda. Bunları kontrol edebildiği sürece dürtülere karşılık vermemeyi bir nevi “ insan ” olmayı başarıyor. Ama bu dürtüler o kadar temeller ki insan için her an içgüdüsel olarak ortaya çıkabiliyorlar. Bunu kontrol edebiliyoruz ama söküp atamıyoruz. Atamadığımız için de insan için tehlike teşkil ediyor. Çünkü içgüdüsel davranışlar bir yerden sonra kontrol edilmezse cezalandırılması gereken boyutlara ulaşıyor. Bu içgüdülerin en temellerinden biri de şiddet. Şiddet insanın hayatında hep var olan ama bunu bir şekilde toplumsal normlar, medeni duruş, kendini kontrol edebilme gibi kendi içimizdeki yasaklarla kontrol altında tutuyoruz. Kendi kurallarımızla otokontrolü sağlıyor önce insan sonra toplumsal birey oluyoruz. Çünkü toplum bizden bunu bekliyor. “İnsan olmak” toplumsal birey olabilmek demek bir nevi. Yani topluma ayak uydurabildiğin sürece insan olup olmadığının değeri var. Bir döngü söz konusu.

Yaşantılarımızı maalesef ki biz seçemiyoruz ve hayat maalesef bu konuda adaletli davranmıyor. Bu her açıdan değerlendirilebilir. Coğrafi durum, ekonomik durum. Ama en temeli aile. Ailemizi seçme şansımız maalesef yok. Biz toplum olarak buna kader diyoruz, başka isimleri de vardır elbet. Kadere ayak uyduruyoruz. Yazgımız neyse onu yaşıyoruz. Bugün size aktaracağım film de tam da bu eksende bir film “YOU WERE NEVER REALLY HERE (HİÇ BURADA OLMADIN )” . Normalde filmleri anlatırken önce mutfağından başlarım ancak bu filmde bir torpil yapmam gerekecek. Herkesin hayran olduğu kişi ya da kişiler vardır. Bu kişiler, o kişilere göre işlerinde enlerdendir. Bugün benim enim olan “Joaquin Phoenix” e torpil yapıp filme öyle giriş yapacağım. Joaquin Phoenix’i ben ilk gladyatörde “Commodus” olarak gördüm. O performansından beri de göz aşinalığım var kendisine. Lakin kendisine hayran bıraktığı birçok performansı var ki hangisinden başlasam bilemiyorum. Babam bir itfaiyeci o yüzden de her türlü bu mesleğe bir sempatim, özdeşleşmem mevcut. Hal böyle olunca “Ladder 49 (Ekip  49)” filmini izleyip etkilenmemem mümkün değildi. Joaquin P. Orada kendini birilerini kurtarmak için feda eden bir memurdu. Sonrasında birçok filmde izlesem de kendilerini “ The Master” da bir büyülenmiştim. Kendisi Paul Thomas Anderson’la ilk kez bu filmde çalıştı. Sonra bir ustalık eseridir ki “Her” de tek başına destan yazdı. Onunla beraber o sese aşık olduk. Onunla beraber yıkıldık. Muazzam performanstı. Ama benim için en ucu “ Inherent Vice (Gizli Kusur)”dır. Bu film de harika ötesiydi. Yani anlayacağınız ben bir hayli hayranım J. Phoenix’e. 🙂 Ama benim hayran olmam övmem için yeterli mi? Hayır. Zaten kendisi bol ödüllü bir oyuncu. Durum böyle olunca “Cannes Film festivali – En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü aldığı filmi yorumlamamak bence benim hayranlık çerçeveme sığmazdı. Filmde sadece J.Phoenix mi var? Hayır tabii ki. Filmin duruş sahibi bir yönetmeni var. Lynne Ramsey. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” ile adını duyuran yönetmen. Her daim kendi çizgisi olan bir yönetmen. Bir de bu zamanda çok zor bulduğumuz tür yönetmeni. Yani bir türe ait. Gerilim –Drama. Senaryolarını  bu türle hayata geçiriyor. İşinde de başarılı. Rüştünü de ispat etmiş bir yönetmen-senaristtir. Altın Küre ödülü adaylığı gibi büyük festivallerde de var. İskoç yönetmen daha sektörde yeni yeni var olsa da takip edilen ve belli bir kitlesi olan bir özelliğe sahip. Tavrı ve tarzı bağımsız – alternatif sinemada şık bir duruş olarak nitelendirilebilir.

Film mutfak ve cast açısından iyi bir durumdayken film ne alemde? Filmin önce konusuna bakalım.  Joe, hayatının her evresinde şiddet olan biridir. Daha sonra polislik mesleğine yönelir ama şahit olduklarına katlanamayıp mesleği bırakır. Sonrasında ise seks ticaretinde kullanılan kızları kurtaran bir kiralık katil olur. Senatörden aldığı iş teklifiyle hiç beklemediği bir şekilde bir kendini bir kumpasın ortasında bulan Joe, kendisini öldürmek isteyenlere karşı mücadele edecektir.”  Konusuna baktığımızda aslında çok alternatif bir konu değil. Hatta ana akım sinemada bu konuya benzer konulara sahip belki yüzlerce aksiyon filmi var. Ama burada yönetmenin tavrı ve tarzı devreye giriyor. Genelde aksiyon filmlerine malzeme olmuş bu senaryo, yönetmenimizin tercihiyle gerilim – korku türünde çekilmiş. Bence çok da iyi olmuş.  Zaten film ana akım sinemaya dahil olmadığı için o yolu izlemesi saçma olurdu, alternatif duruşunu türünde göstermesi ayrı bir tarz olmuş. Bu türde başarılı da bir film olmuş açıkçası. Gerilim düzeyi hep yukarıda yeri geldiğinde drama unsurlarıyla bu gerilimi daha da güçlendirebiliyor. Filmde karakterimizi kısa flashbacklerle tanıyoruz. Günümüz hayatını onunla birlikte yaşarken, bazı kısımlarda bu flashforwardlarla karakterimizin geleceğine küçük girişler yapıyoruz. Bu flashforwardlar karakterimizin evrilişini bize anlatmak için konulmuş gibi gözükse de gerilimi arttırmak ve şiddet düzeyinin yükseleceği mesajını vermek gibi bir misyonları da var. Filmdeki karakterimiz bir anti-kahraman. Yani bildiğimiz o uçan, zıplayan, ölmeyen ve bir şekilde rol model olarak kabul edilebilecek bir kahraman değil ama yine de kahraman. Anti kahraman sineması çok zordur. Böyle bir türde iç içe geçmesi belki daha basit olmuştur lakin yine de zordur. Çünkü anti-kahramanlar günümüzde rastlayamadığımız ve görmeye alışık olmadığımız kahramanlar oldukları için seyircinin karakterle özdeşleşmesi de zordur. Büyük ihtimal filmdeki drama sahneleri bu özdeşleşmeyi kolaylaştırmak için kullanılmış. Ayrıca anti-kahramanı oynayacak kişi de çok iyi seçilmelidir. Çünkü ciddi bir performans gerektirir. Bu filmde öyle bir sorun yok. Hatta filmin en güçlü tarafı oyunculukları. J.P dışında Nina’yı oynayan Ekaterina Samsonov da kısa kısa görsek de gayet başarılı bir performans sergiliyor. Filmi izlerken ister istemez Leon filmiyle benzerliğini düşündüm ama bu benzerlik bir “hommage”  ile bu benzerlik düşüncesi yerini hafif bir esinlenmeye bıraktı. Bu kısımlar filmin iyi olduğu yönleri. Gelelim diğer yönlerine. Diyalog konusunda büyük sıkıntıları var filmin. Yani hiçbir şekilde karakterlerinin tavırlarını, hayatını yansıtacak bir diyalog olmamasıyla birlikte bir de olaylara eğilim konusunda da açıklayıcı değil. Yani resmen siz kendi gördüklerinizle filmi pekiştirmek durumundasınız. Evet bu bir tarz olabilir ancak seyirciyi yorar ve filmden koparır. Böyle olduğunda ise olay amacından uzaklaşır. Film görüntü anlamında çok güçlü zaten anlatısını da görüntülere dayandırıyor. Diyaloglarla anlatmak sinemada çok geri plandadır evet ama bir şekilde yine de diyaloglarla film desteklenmelidir. Bazı yerlerdeki anlaşılamayacak kadar anlamsız konuşmalar mevcut. Bu konuşmadaki ketumlukla ne anlatılmaya çalışıyor diye kendinize film boyunca sormaktan alıkoyamıyorsunuz. Hal böyle olunca da görüntülerin gücüyle film bir şekilde yürüyor. Bu ciddi bir eksik ama film çok mu kötü? Hayır. İyi bir film, diyalogları kuvvetli olsaymış mükemmel olurmuş. Flashforward konusunda da filmin akışına göre kullanılabilir, biraz daha detay verilebilirdi. Yönetmenler seyircisine saygı duymalıdır. Kesinlikle bundan yanayım. Her şeyi yönetmen verdiği zaman seyircinin önemi azalıyor. Ama bunun bir dozajı olmalı. Çünkü bir yerden sonra filmden kopup bazı yerleri tamamlamaya çalışıyorsunuz. Bu da yönetmenin kendi tercihi tabii ama bana göre biraz aşırı olmuş. Yerinde olsa dediğim gibi iyi film yine mükemmel olabilirmiş. Çok güçlü görüntülere sahip film. Görüntüden aldığı gücü de iyi kullanıyor aslında. Renk kullanımı – ışığın doğal oluşu sadece kapalı mekan sahnelerinde ışık kullanılmış olması da filme ayrı bir tat katmış. Bu konu da çok başarılı. Senaryo Jonathan Ames’in aynı adlı romanından uyarlama olduğundan yönetmenin elinde olanı işlemek kalmış ama maalesef diyalog kısmında yetersiz bir film. Bu diyalog azlığı – çokluğu kısmında değil.

**Bu kısımdan sonrası bol bol spoiler içerir bilginize. Filmi izlemediyseniz okumanızı tavsiye etmiyorum. Diğer kısımlar size yeterli olacaktır.

** Teknik konuları geçersek eğer ciddi anlamda sanrılı bir hikayeye sahip film. Başkarakterimiz aile içi şiddetle büyümüş ve o zamandan sonra şiddet hayatından hiç çıkmamış bir karakter. Babasının annesine uyguladığı şiddete şahit olan ve her seferinde bir şey yapamamanın çaresizliğiyle kendini odasının dolabına saklayan Joe, burada bir poşeti kafasına geçirerek bazı şeyleri duymamak için elinden gelen her şeyi yapıyor ama kaçamıyor. Sonrasında bir diyalog var “Düzgün dur. Düzgün dur. Sadece korkak küçük kızlar böyle kambur durur.” Bunu söyleyen babası. Bunu da net bir şekilde yorumlayamasak da babasından taciz gördüğünü anlayabiliyoruz. Yönetmen filmin hiçbir rahatsız edici yönünü gizlememiş ve seyircisinin rahatsızlık duymasını istemiş. Artık saklanamayacak kadar net ve iğrenç bir hal alan bu durumları insanların görüp rahatsız olmasını istemiş. Türün de verdiği serbestlikle güçlü görüntülerle iyi iş çıkarmış. Babasının annesine ve kendine şiddet uygularken kullandığı aleti özellikle gözümüze sokuyor yönetmen. ÇEKİÇ. Öyle ki hayatında daha sonradan böyle kötü adamlara karşı savaşan bir iyi adam olmayı tercih eden Joe, polis olmuş. Fakat polis olduğunda da buna zamanında engel olamadığını gördüğünde kendine başka bir yol çizmiş. Bir nevi kendi kanunu kendisi yazmış. Onun için bu kötü adamların hepsi bir adama tekabül ediyor: Babası. Bu yüzden olacak ki bütün işlerini gerçekleştirirken silah yerine ÇEKiÇ kullanıyor. Belki de onları kendi silahıyla vurduğunu düşünüyordur. İyi bir kılavuz kavram bu anlamda çekiç. Hikayenin bir diğer dikkat çeken yönü ise başkarakterimizin başına ne gelirse gelsin asla kendisi büyük zararlar görmüyor, sürekli çevresindekiler zarar görüyor, onları kaybediyor. Durum böyle olunca da Joe’nun aslında şiddetle kavrulan hayatının en büyük korkusu da şiddet. Kendisinin şiddet uygulamasının yegane sebeplerinden biri de çevresindeki sevdiği insanların zarar görmesini engellemek. Bu konuda ne kadar başarılı olduğu meçhul. Lanetlenmiş bir hayata sahip olan Joe şiddette kavrulan hayatını bir düzlüğe çıkarmak için çabalıyor. Bir yandan düzlüğe çıkmaya çalışırken bir yandan sevmeye korkuyor. Çünkü bir şekilde çevresindekiler zarar görüyor. Hikayemizin ana çatısı da bu. Filmde özellikle kült sahneler mevcut. Joe’nun evini basıp annesini öldüren tetikçiyi vuruyor. Sonrasında o can çekişirken onunla beraber yerde yatan Joe, tetikçinin birden şarkı söylemesine şaşırıyor ve onunla beraber şarkı söylüyor. Bu kısımda Joe’nun ölecek olana saygısı olarak da yorumlanabilir, kendini ölenin yerine koyup bir şekilde intikamını alabildiği için kutlama yapıyor da denebilir. Bu tamamen size kalmış. Filmde annesi dışında bağ kurduğu tek karakter olan Nina bir yerden sonra Joe için hayat mücadelesine dönüşüyor. Film finalindeki çarpıcılıkta aslında bu bağ ile birlikte çözümleniyor. Hayatta yaşamak için hiçbir sebebi kalmadığını düşündüğü anda hayatın ona sunduğu bir sebep olan Nina varlığıyla bir nevi Joe’nun hayatta kalmasını sağlıyor. Her zaman yaşamak için bir sebep vardır.

Lynne Ramsay’in güçlü görüntüleri, Jonathan Ames’in güçlü hikayesi ama yetersiz diyaloglara sahip bir film olmuş “You Were Really Never Here” .  Joaquin Phoenix yine şaşırtmıyor ve küçük partneri Ekaterina Samsonov’la iyi bir bağ kuruyor. Mesajının ve amacının net olması ve buna inanması da filmi güçlü kılıyor. Seyircisine saygı duyan bir film olduğu için bile izlenmeyi hak ediyor. Herkese sinema dolu günler ve saygılar sunuyorum…