Ayşe Erbulak ile ne zaman göz göze gelsem, daha doğrusu ne zaman göz bebeklerinde kendimi görsem o mutluluğu yaşarım.”Tanımla, biraz daha anlat, açıkla” deseniz, beceremem şimdi. Bambaşka bir şey bu. Adeta tayf gibi saran, sarmalayan bir huzur, mutluluk, sevinç. Hepsi bir arada.

Nasıl bir enerjidir ki sahip olduğu? Kitap yazar, çeviri yapar, seyahate çıkar, okul yönetir, tiyatro sahnesinde yer alır. Hiç boş zamanı yoktur, müthiş bir maraton koşucusudur bana göre. Sınır tanımaz heyecanları, yüreğinden taşan sevgiler vardır hep. Minör yalnızlıkları sever, bilirim. An gelir kendi kendiyle baş başa, iç sesini dinler. Haydi itiraf edeyim, yanında şımarabileceğim ender insanlardan biridir Ayşe Erbulak.

“Ödüllü Ölüm”, “Anne Bak Kim Geldi”, “Dokuz Oda Cinayetleri”, “Limoni Ölüm”, “Çok Şekerli Ölüm”ün ardından “Cinayet Sınıfı Başkanı” adlı kitabıyla yine fırtınalar estirmekte. “Cinayet Sınıfı Başkanı” nı elinize aldığınız andan itibaren, nasıl derler, soluksuz okuyorsunuz. Her karakterin sergilediği davranışların kökeninde yatan psiko-dinamikler o kadar güzel biçimde aktarılmış ve doğru ruh çözümlemeleri yapılmış ki zaten, şakaklarınızdan sırtınıza uzanan ince bir ürperme hissediyorsunuz her sayfa çevirişinizde.

Mayıs’ların birinde tanışmıştık Ayşe Erbulak ile, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda. Altan Erbulak’ı anma töreninde (Gözlerindeki,o kalın buğu tabakasından ürkmüştüm, öylesine acılı). Sonra Yazarlar Evi’nde Füsun’un yaş gününde. Ve yıllar sonra Tiyatro Caniko’nun okuma provasında.

Ayşe Erbulak o kadar özel biridir ki hayatımda. Dediğim gibi, fotoğrafını görmek bile mutlu ediyor beni. Hele ki konuşmak, onu dinlemek. Bazen düşünüyorum da, sevgiyle tütsülenmiş biri olduğunu anlıyorum Ayşe’nin. O kadar lekesiz, o kadar açık yürekli. Nice ruh gurbetlerinden, tekinsiz ormanlardan, yalnızlıklardan çıkıp gelmiş. Tortuları eşelemiyor hiç. Unutuluşa terk etmiş hepsini(Çözümsüz kısır döngülere ayıracak vakti yok). Ayrılıklar, ölümler, acı hikayeler. Hasret ve sürgünler. Gün olmuş haşin bir hayatla yüzleşmiş. Eğilmemiş.  Çok muktedir, çok güçlü olanları umursamamış hiç. Bazen yanaklarını ıslatan ince bir yağmurla ödemiş tüm bedelleri. Yeislerini sırlayarak saklamış oldum olası. En küçük bir maske takmamış yüzüne. Dahası, o neşeli, hilesiz kahkahaların ardında hep bir hüzün var, biliyorum. Ve itiraf zamanı, bir benzerimi daha yakaladığımın farkındayım sanki,  bu sığınış ondan.

 

Seferi Ramazan’ın kayınvalidesi İnsaf kimliğinde hatırlıyorum Ayşe Erbulak’ı. Gülsüm’ün annesi İnsaf. Ne gülmüştüm izlerken. Derken “Müfettiş” çıkageldi..

“ Tiyatroyla tanışmam çook eskilere rastlar aslında. Annem ( Hatice Altan Taşdelen ) Dormen’lerde babamla ‘ Cengiz Han’ın Bisikleti’nde sahne almış… Anlayacağın, tiyatro hep hayatımdaydı. Bazen yakın durdum, bazen özellikle kaçtım, uzaklaştım. Sonra tekrar döndüm.

Normal adamın işi değil tabii tiyatro. Hiç değil. Ruh hastası olman şart. Ama öyle, haftalarca neredeyse soluksuz devam eden provalar, mutsuzluklar, yorgunluklar, çekişmeler, hepsi finalde alacağın alkış için, o kadar !” 

“ Haldun Ağabey,söylemişti sanırım: ‘ Tiyatro pahalı bir metres’tir. O kadar doğru ki ! Aslında her şey bir büyü. Adrenalin sağanağı. Diyelim ateşin var, bronşitsin, böbrek taşı sancılarıyla iki büklümsün. Sahnenin eşiğine geldiğinde hepsi biter. Sahnede dimdik olursun. İyileşirsin. Hastalığından, sancından, duygusal kırıklıklarından eser kalmaz. Sonra kulise girer yıkılırsın. Evet,tiyatro perileri var, oyuncuları koruyan. Buna inanıyorum..” 

“Tiyatro sanatçısı olmak lüks. Özel ya da ödenekli tiyatro pek fark etmiyor gerçekte, bu işten para kazanılmıyor.” 

“Altenatif tiyatro dersen sadece özdoyum bana göre..” 

“Belki yapım, kurum tiyatrolarında çalışmaya uygun değil. Ağır, vahşi, aslında sözcüğün tam karşılığı hunharca bir rekabet ortamı var. Ego savaşlarıyla, ayak oyunlarıyla şiddetlenen yıkıcı bir rekabet bu sözünü ettiğim. Ekip ruhu yok bir defa. Olumlu, yapıcı eleştirilerle rakibini yukarı çekmiyor oyuncu. İlle aşağıya doğru süpürme telaşındalar sanki. Bu arada süpürürken, süpürülüyor olmak da var. Dediğim gibi, çok kaotik bir durum bu. Sürekli yakınma, sürekli eleştiri. Dedikodu, beğenmezlik. Kolay değişeceğini de sanmıyorum pek. Ayrıca oyuncuların o ya da bu nedenle bu kadar çok televizyon dizilerinde zaman harcamalarına da karşıyım..” 

“Tiyatro nedir dersen; öncelikle yaptığı işten para kazanacak oyuncu ve devamlılığı olacak yapacağı işin, sahnesi belli olacak. Bak, tekrar alternatif tiyatroya dönelim. Profesyonel ve iyi oyuncular, ekonomik kaygı duymadan, istediği teksti oynayacak. Yeni deneylere yelken açabilecek. Bir tür kendine yatırım, kendini geliştirme diyelim. Ve asıl konu, iki üç çırağı varsa, yani bir usta, iki – üç çırak aynı oyunda buluşmuşsa… İşte o zaman seyirci oyuncu yetiştirir, işte o zaman tiyatronun önünü açarsın.” 

 “Alaylı oyuncu deniliyor ya… Şunu gözardı ediyoruz sürekli; evet ,tiyatro eğitimi almamış, konservatuar mezunu değil, ama bir ustanın rahle-i tedrisinden geçmiş, ne bileyim örneğin Tevfik Gelenbe’den, Gazanfer Özcan’dan yetişmiş… Anlatabiliyor muyum ?” 

 “ Kulis adabı diye bir ders konulmalı bana göre. Sahne gerisi pek bilinmeyen bir buzdağının derinlerde kalan bölümü ama unutmayalım, Titanic’i batıran da bir buzdağıydı. Rekabet, dedikodular, çekişmeler kaç tiyatronun sonu olmuştur, bilsen.” 

“ Mankenden oyuncu olur mu diyorlar. ‘Neden olmasın? ‘ diyorum. Eğer o kişi tiyatro yapacağım diyorsa, birileri de ona bu fırsatı tanıyorsa, bir başka birileri de bilet alıp, gidip izliyorsa söylenecek tek bir şey olamaz. Arz – talep meselesi. Seyirci en doğru hakemdir ve en doğru kararı verecek olandır.” 

“ Sanat özgürdür; engellenemez, sınır getirilemez. Sansüre boyun eğen sanat özgürlüğünü yitirmiştir her şeyden önce..” 

“Hayır, ‘Tiyatro artık öldü’ diyenleri anlamıyorum. Şaşa kalıyorum, çağlar boyu tiyatroyu kim yok edebilmiş, kim, hangi rejim? Örneği yok!” 

 “Evet stand-up gösterileri yapıyorum. Kendim yazıyorum metinleri; kadın gözüyle hayatı, kadın erkek ilişkilerini anlatıyorum. Bir tür minder komikliği aslında işin özü. Metin Zakoğlu,’ Bak Ayşe; ben ticaret adamıyım, beğenmesem sahnemi açmazdım sana’ demişti. Daha geçenlerde Ali Poyrazoğlu geldi izlemeye. Çok doğrucudur Ali ağabey. ‘Evladım yürümüyor, git evine otur, örgünü ör’ diyebilirdi. Tam tersi’ Sakın durma, işe devam et Ayşe. Bana Whoopi Goldberg’i hatırlattın’ dedi.” 

Allayıp pullamamak gerekiyor belki hüznü; madem ki ondan uzaklaşamıyoruz, madem ille de yakamıza bir biçimde yapışıyor, tutsak alıyor… İşte o an, gözlerindeki yalnızlığın tam içindeyim. Kıpkısacık bir an.

Yağmur tanelerine tutunup, herkesin her şeyi ya zifiri kara ya da ıslak gri tonlarda gördüğü bir yüzyıldan uzaklaşmak… Hani bazı insanlar vardır, o insanlar bilmeseniz de yazgınızdır. Hayatınızda olmamaları imkansızdır artık. İşte Ayşe Erbulak öylesine bir dost, koskoca bir yürek, sevgi dolu bir insan benim için.

“Cinayet Sınıfı Başkanı”nı okumanızı öneririm.