Sanat çığırtkandır ve bu çığırtkanlığın en hırçın çocuğu sinemadır. Çünkü sinema ne kelimeler gibi kaçamaktır ne de resimler kadar yoruma açık. Sinema anlattığını göstermek zorundadır. Bu da sinemanın yapımını meşakkatli bir sürece dönüştürür. Çünkü sinemayı yapmak için paraya ihtiyaç vardır. Ve sinema sektörünün manipülatif gücünün farkında olan kişiler bu sermaye ile var olan sistemi ve düşüncelerini insanlara empoze etmek için sinemayı kullanırlar. Kendi söylemek istediklerini anlatırlar, kendi toplumsal normlarını dayatırlar, sadece kendileri gibi olanları rol-model olarak sunarlar ve sadece kendi iyiliklerine hizmet edenleri sevdirirler. Yani stüdyoların sermayesi ile sinema yapmak, dar bir dere yatağından nehir akıtmaya benzer. Siz çok şey anlatmak istersiniz ama toplumsal ve ekonomik kaygılar sizi hep engeller. Bu durum bağımsız sinemanın doğuşuna neden olmuştur. Birçok kurum ve festival yine reklam destekleriyle sinemacılara ödenek sağlayarak “özgür sinema” yapmalarına izin verir. Son zamanlarda festivallerde katılaşıp da yine de Amerika’ya göre Avrupa sinemasının daha geniş ve özgür bırakıldığını görüyoruz (Bizim sinemamız Avrupa sinemasına dahil değildir). Bu güç fark edildikten sonra gişe sinemasına ağır eleştiriler gelmeye başladı. Bu ağır eleştiriler “Neden hayatın gerçeklerine sırtınızı dönüyorsunuz ? – Cidden hayat bu kadar renkli mi ? – Herkes aynı şeyden mi hoşlanıyor?” gibi soruların cevaplarını arıyordu. Özellikle öteki kavramı ana akım sinemanın çok dışında bırakılıyordu. Sonrasında birçok toplu protesto ve sinemanın dinamiklerinin olayın içine girmesi ile birlikte ana akım artık gözü kapalı kalamadı. Ama oto sansürü de elinden bırakmadı. Hala hali hazırda büyük bir gişe filminde eşcinsel bir karakter görmemiz çok zor. Ama en azından artık bu konudan bahsedilenler sektörden aforoz edilmiyor. Öyle ki artık Amerikan bağımsız sinemasında bol bol ötekilerin merkezinde olduğu harika filmler izliyoruz. Bugün de hiç ismini duymama rağmen karşılaşıp izlediğim ve bu yazıma ilham olan filme bakacağız. Love , Simon.

Amerikan bağımsız sineması her sene sürprizler ve güçlü hikayelerle karşımıza çıkıyor. Özellikle bağımsızlık kısmında ana akım sinemanın içinde bir kol gibi durduğu zamanlardan, şu anki haline gelmesi biraz zaman aldı. Birçok yönetmen stüdyolar tarafından ezildikten sonra sektörden uzaklaştırıldı. Ticari mantık işlediği için az ödeneklerle büyük işler yapılması beklendi. Ama çok müdahaleyle. Sonrasında büyük bir mücadele ile şu anki halini aldı. Her şekilde sisteme hizmet etse de en azından artık mesajını vermekten korkmayan ve adına “bağımsız” diyebileceğimiz bir kısım amerikan sineması var. Durum buyken ötekilerle de bir yandan barışan ve çok uluslu bir toplumsal yapıya sahip olan Amerika’ya daha gerçekçi gözle bakmamızı sağlayan filmler yapılmaya başlandı. Bu ötekilerin başında etnik kökenden dolayı Afro-Amerikanlar vardı. Yıllarca ikinci sınıf vatandaş olarak var oldukları için kazanmak istedikleri hakları ve gördükleri eziyetlere sessiz kalanlara karşı sorulması gereken hesapları vardı. İşte bunun için sinemanın gücünü kullandılar. Sanat işinde çok iyi işler çıkardılar ve ciddi anlamda da ses getirdiklerini gördük. Sinemanın bu kadar etkin ve insanlar üzerinde bu kadar güçlü olması diğer ötekileştirilmişlere de ilham oldu. Çağımızın en büyük ötekileri ise kendi kimliğini bulan ve kendi tercihlerini yapma özgürlüğüne sahip olan, eşcinseller. Eşcinsellik konusu bakıldığında afro-amerikan kökenlerin mücadelesine göre daha meşakkatliydi. Çünkü dini topluluklarla, dinle ve en önemlisi tabu ve önyargılarla mücadele edeceklerdi. Ayıptı. İnsanların kendilerine yakıştıramayacağı kadar kötüydü. Olağandışıydı. Hatta hastalıktı. Bununla mücadele edilmesi gerekirdi. Einstein’ın dediği gibi “Önyargıları parçalamak, Atomu parçalamaktan daha zordur” İşte bu parçalama gücünü sanatçılar sinemadan arıyorlar. Bu konuda başarılı da oldular. İşte bu durumun ışında yapılmış bir film “Love, Simon”

Filmin konusu “Simon , Amerika’da bir kasabada yaşayan ve lise okuyan biridir. Yakın arkadaşları Abby , Leah ve Nick ve harika ailesiyle güzel bir hayat geçirmektedir. Okudukları lisenin öğrencilerinin kurduğu ve öğrencilerle ilgili ilginç ve bilgilerin sızdırıldığı bir site vardır. Bu sitede Leah’ın uyarısıyla bir gönderiye bakar. Gönderi de Mavi nickiyle bir kişi gay olduğunu itiraf eder. Kendine bile yeni yeni bunu itiraf eden Simon, kendisi gibi birini bulmanın heyecanı ile Blue ile iletişime geçer. Bir gün mail adresini okulda bir bilgisayarda açık unutması sonucu Martin’in durumu fark eder ve fotoğraflarını çeker. Martin’in bu kozu kullanmak istemesi ile olaylar gelişir. “Konusuna baktığımızda aslında Amerikan ana akım sinemasındaki “ Teenage complex” temalı filmlerinin eşcinsel konulu versiyonu diyebiliriz. Öyle ki yıllardır “15 yaşında dişlerinde tel olan kızların, lise de yüzlerine bakılmazken büyümeleri ve potansiyellerini fark etmeleri sonucu Megan Fox’a dönüşmelerini” izledik. Ve ciddi tekrara düşen bu filmlerden artık seyirci yorulmuştu. Ama hikayesi değişir ve derdi de değişir mesajı daha gerçekçi ve sosyal bir amaç güden bir hal alırsa bu yeni bir şeye dönüşür. Bu dönüşümün sonucu da filmler övgüleri hak ederler. Bu dönüşüm bir şekilde karşılığını bulur.

Love, Simon filminin mutfağında yönetmenlikten çok yapımcılık yapan ve DCEU dizi evrenin bütün dizilerinin yapımcılığını ve senaristliğini yapan Greg Berlanti var. Greg Berlanti gibi ana akım sektörünün göbeğinde filizlenmiş birinin bu tip bir projeye yönelmesi de aslında konunun artık ne kadar da öteki gibi görünse de ana akıma meze olacak hale gelmiş olduğunu da görüyoruz. Senaryosu Becky Albettalli’nin “ Simon vs The Homo Sapiens Agenda” adlı romanından uyarlandı. Oyuncu kadrosunda Jennifer Garner , Josh Duhamel Tony Hale gibi tecrübeli , Nick Robinson , Katherine Langford , Alexandra Shipp , Logan Miller gibi genç yıldızları barındırıyor. Güçlü castının ekmeğini de yiyor. Başarılı ve abartmayan ama Amerikan stüdyo filmi oyunculuğunu da aşamayan yeterli oyunculuklar ile iyi bir iş olmuş. Özellikle oyuncular arasındaki kimya çok iyi yakalanmış ve kimse birbirinin önüne geçmemiş. Zaten asıl olan mesajı iletmek olduğu içinde oyunculuklarla pek ön plana çıkmamış film. Herkes işini yapmış. Ne eksik ne fazla.

Teknik olarak baktığımızda tamamen ana akımın içinde var olan yönetmenimiz kalıpların çokta dışına çıkmamış. Alışıla gelmiş amerikan sineması açıları ve tekniği kullanılmış, tatlı bir komedi atmosferi ile iyi yedirilmiş. Zaten böyle olmasının da bir amacı var belli ki.  Normal bir aile filmi havasında olan filmimizin bu kadar normalmiş gibi gösterilme amacının aslında konununda çok normal ve sıradan bir konu olması. Filmde ekstra fazla şeyin olmamasının yegâne sebebi de bu. Çünkü yönetmen konu aslında mahallemizde, sokağımızda , yan evimizde belki yan odamızda ama tabularımız bunu görmemizi engelliyor demek istiyor.

Filmin asıl önemli kısmı da burada başlıyor. Romana dayandırılan iyi bir hikayeye sahip olan filmin asıl amacı tabiri caizse “ Maymunun gözünü açmak” . Yani izleyicisine artık korkma. Normal diye bir şey yok. Hayatta her şey senin normalleştirme sınırlarıma göre normal. Yani sen korkup kaçsan , sırtını dönsen , ataerkil sisteme kendini teslim etsen bile bu gerçekle elbet yüzleşmek zorundasın. Filmdeki konunun işleniş şekli ve karakter tasvirlerinin bu kadar normale indirgenmesinin sebebi bu. Çoook sıradan ve ekstrası olmayan insanların bile yaşayabileceği, ayıp olmayan ve tamamen tercihe dayalı bir mesele. Özellikle diyalogları ile de üzerine basılması filmin adeta bir kamu spotu edasıyla hikayesini bize sunuşunu görüyoruz. “ Tercihlerimi açıklamak zorunda oluşumu adil bulmuyorum.” Diyalogu da yeterli. Harika hicivi ile konuyu didik didik eden filmde , mahalle baskısı , sosyal öteleme gibi konularda net irdeleniyor. Bu konuda eli öpülecek seviyede bir iş çıkaran senaryo ekibi filmin bu kabulü zor konusunun kabulünü ve özdeşleşmeyi kolaylaştırıyor. Bu da filmi başarılı kılıyor.

Filmin bir diğer güçlü unsuru ise cast seçimi. Konunun bu kadar halka indirgenmesi ile aslında “sıradan” insanlar gibi düşünmeyi de öğrenen ekip cast seçiminde de konunun toplum gözündeki durumunu da göze alarak yapmış. Eşcinsel olan karakterimiz popüler, yakışıklı ve güzel bir hayata sahip. Eşcinsellik hayatın tecrübelerinin ya da herhangi bir kişisel tercihin sonucu değil , tamamen doğal ve değiştirilemez bir yönelim.  Bir ceza ya da kötü bir hayatın sonucu edinilmiş bir alışkanlık ya da hastalık değil de esas kız – esas oğlan tabusunun Esas oğlan- esas oğlana dönüşmesi. Konu tamamen normale indirgeniyor. Amaç bu. Asıl olan başta da söylediğim gibi mesajı iletmek ve konunun kavranmasını sağlamak. Bu konuda da film çok başarılı bir duruş sergiliyor. Filmin masalsı tavrı ve aile filmi sıcaklığının mesajın kavranmasına da yardımcı olduğunu görüyoruz. Filmin yardımcı olarak dramatize etme ve konuyu her ne kadar gözümüze soksa da aşamalarını yumuşatacak öğeler barındırması da Amerikan sinemasının bir geleneği. Halk üzerinde etkisini arttırmak adına bu öğelere başvurulmuş. Bu da filmi tamamen toplumsallaştırmak istenmesi ile alakalı. Malum mücadele ettiğiniz şeyler önyargı ve yüzyılların getirisi toplumsal tabular. Bu gibi duvarları aşmak için bu tip sinema numaralarına başvurmakta bence başarılı olmuş. İnsanların kalbine dokunursanız, ruhuna da işlersiniz.

Film zorlu ama güzel bir hikayeyi, alışıla gelmiş biçimde, halka indirgeyerek sunuş bakımından çok başarılı. Toplumsal farkındalık bakımından da çok başarılı bir iş olmuş. Bizim toplumumuz gibi toplumların biraz daha zaman ihtiyacı olduğu bu tip bir konuda kendi açılarından istedikleri hedefe ulaştıklarını bir proje olmuştur umarım. Mesajını net bir şekilde sunan, akıcı ve tüketimi kolay olan film, seyircisini zorlamıyor sadece dürtüyor. Uyandırmak istiyor. Amacına ulaşmasını ve her türlü ötekileştirmenin bitmesini diliyorum. İzlemeyen herkese “ Kendinizi “Onur”landırın ve izleyin” izleyenlere ise “Onurlar olsun” la diliyorum. Bir hatam olduysa affola . Saygılar …