“Hayat ön provası yapılmamış bir tiyatro gösterisidir. Bu, alkışı olmayan tiyatronun perdesi kapanmadan; gülün, şarkı söyleyin, dans edin, âşık olun.”

 

Sessizlik kimi zaman en büyük silahtır. Kelimelerin gücü yetmez içindeki kasırgaları anlatmaya. Herkes konuşuyordur ne de olsa! O, sessizliğiyle atar çığlıklarını. Kimi zaman da vücut dili yardımına koşar. Paytak bir yürüyüş, melon bir şapka, durmadan ustalıkla sallanan bir baston ve gönderme içeren bir bıyık! Dört unsur senin kelimelerinden daha güçlü hale gelebilir kimi zaman! Üstelik sadece yaşadığı topraklarda değil, dünyada bir anti-kahramana dönüşüverir aniden.

Beyaz perdenin aykırı ikonudur o.

Charlie Chaplin olarak tanırız onu. Tam adı Charles Spencer Chaplin’dir. 16 Nisan 1889 Londra doğumludur. Müzikhol ve tiyatrolarda çalışarak geçimini sürdüren anne ve babası, Charlie henüz bir yaşındayken boşanır. Charlie, bu boşanmanın ardından annesi ile kalır, bir de üvey kardeşi Sydney ile.

Annesiyle beş yaşındayken şarkı söyleyip dans eden Charlie, sahne tozunu erken yutar. Ancak annesinin sesini kaybetmesi, işsiz kalması henüz hayatının başlangıç noktasında zorluklara iter. Annesinin kaybettiği sesi sadece ekonomik durumlarının bozulmasına neden olmaz. Annesi psikolojik olarak da yıkımdadır ve kliniğe yatırılması şarttır. Annesinin klinik günleri, Charlie’nin babası ile yaşaması zorunluluğunu doğurur. Ancak bu kötü günler baba ile oğlu yakınlaştırmaz. Babasının oğluna sahip çıkmak gibi bir derdi olmadığı gibi alkole düşkünlüğü de başka sorunlara yol açar. Maalesef alkol babasının sonu olur.

Babasının ölümü, Charlie ve ağabeyinin evsiz kalmasına neden olur. Annelerinin hastanede kalma periyoduna göre kimi zaman bakımevinde kimi zaman da sokaklarda yaşar. Haliyle düzenli bir eğitim alma şansı elde edemez.

Ancak annesi onun oyunculuk kariyeri için önemli bir eğitmendir.

“Annem olmasaydı, böylesine bir pandomim sanatçısı olamazdım. O, gördüğüm en iyi pandomimciydi. Bütün gün camın önünde durur, yolda olup biteni izlerdi. Ve ben onu seyrederek, yalnız duyguları ellerimle yüzümle yansıtmayı değil, aynı zamanda insanları incelemeyi de öğrendim… İşte annemin bana öğretebildiği en değerli şey bu izleme, inceleme gücüydü.”

“Eight Lancashire Lads” (Sekiz Lancashirelı Delikanlı) adlı dans topluluğu ile dokuz yaşında ilk profesyonel sahne deneyimini icra eder.

İlerleyen yıllarda “Jim: A Romance of Cockayne” oyununda yer almayı başarsa da bu kariyerindeki uzun soluklu projelerden biri değildir. Charlie için kariyer basamakları sadece merdivenleri tırmanarak ilerlemez şüphesiz. Zorluluklarla başlayan yaşam, masalvari devam etmemiştir tahmin ettiğiniz üzere. Şanslı doğmadığı gibi kendi şansını da kendi yaratmak zorundadır. Talihi ise rol almaya başladığı Sherlock Holmes ile dönmeye başlar. Ekiple İngiltere’de birkaç yıl boyunca turneye çıkarak bu oyunu sergileme fırsatı yakalar.

Hayata tutunma çabasında ağabeyi de bir hayli yol alır. Dönemin ünlü Fred Karno Kumpanyası’na katılan Sydney, Charlie için de umut olur. Bu kumpanya ile Amerika turnesine çıkma şansı elde eder. Bu gösterilerden birinde Kanada asıllı Akademi Ödülü sahibi ABD’li yönetmen, yapımcı, aktör, senaryo yazarı ve besteci Mack Sennett’in dikkatini çekmeyi başarır. Böylece Keystone Stüdyoları ile anlaşır ve ilk kez kamera karşısına geçer. Sinema kariyerine Henry Lehrman yönetmenliğindeki “Making a Living” (Yaşıyor Gibi Yapmak) filmi ile adım atar.

Mack Sennett, Charlie’nin kamera karşısında dönüştüğü bambaşka adama karşı ilk zamanlar mesafelidir. Çünkü Charlie çoğu kez senaryoya bağlı kalmadan doğaçlamalar yapabilecek ve beden dilinden yeni bir dil yaratacak kadar yeteneklidir. Bu durum da Sennett’in temkinli davranmasına neden olur. Yetenek çoğu kez korkutucudur!

“Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa çalışarak gerçek yerinizi bulun.”

Charlie, yavaş yavaş kendini dünya sinemasına hazırlıyordur adeta. Şarlo karakterinin ön çalışmasıdır oynadığı filmler. Adım adım inşa eder Şarlo’yu ve “Kid Auto Races at Venice” (Venedik’te Çocuk Otomobil Yarışları) filminde artık Şarlo vücut bulur. Henry Lehrman’ın yönettiği filmdeki performansı ile Şarlo fenomene dönüşür.

Şarlo karakteri melon şapkası, bastonu ile komik yürüyüşü ve bıyıklarıyla seyircinin hafızasına kazınır hemen. Boyundan büyük ayakkabıları ile sakarlıkları seyirciyi bolca güldürür.

“Gülmek ya da güldürmek için önerdiğim yöntemler her zaman başarılı olmayabilir. Ancak, seyirciyi türlü bayağılıklar ve kabalıklarla güldürmektense, hiç güldürmemeyi yeğlerim. Gülmek, güldürmek de bir düşünce ürünü olmalıdır. Seyirciyi güldürmenin gizli, saklı ya da tılsımlı bir yanı yoktur. Benim tek gizim, gözlerimi her an açık, aklımı zinde tutmaktır. Sürekli olarak insanı inceledim. Çünkü insanı tanımadan mesleğimde hiçbir şey yapamazdım. Tüm başarının temelinde insanı tanımak yatar.”

Altmış filmde, birbirinden farklı konulara aynı karakter “Şarlo” ile bakış açısını ortaya koyan Charlie Chaplin, Şarlo ile otoritenin en büyük düşmanı olur. Ezilen insanın yanında tavrıyla otoriteye kafa tutan ve halkın sevgisini kazanan bir ikondur artık Şarlo.

Üstelik Şarlo “The Kid” (Yumurcak) filmiyle de Yeşilçam sinemasına ilham olur. Filmde kimsesiz küçük bir çocuğu himayesine alan Şarlo, merhameti ile Yeşilçam’ın unutulmaz karakterleri Sezercik, Ömercik gibi karakterlerin doğmasını sağlar.

Şarlo’nun Türk sinemasına etkisi bununla sınırlı değildir. “City Lights” (Şehir Işıkları) filminde Şarlo sevdiği görme engelli kadının gözlerinin açılması için kendini zengin bir beyefendi olarak tanıtması ve kadının ameliyatı için verdiği mücadele Yeşilçam’da “zengin kız- fakir oğlan” ya da “zengin oğlan-fakir kız” gibi birçok hikâyenin doğmasını sağlar.

Bu filmi çektiği sıralarda dünyada sesli sinema modası başlar. Charlie, bir çığ gibi büyüyen bu modaya rağmen City Lights filmini de sessiz çekmeyi tercih eder. Chaplin’e göre sinemanın büyüsü sessizliğindedir.

Onun bu konudaki kararlılığı eleştirmenler tarafından da takdirle karşılanır ve birçok eleştirmen City Lights filmini başyapıt olarak değerlendirir.

“Dünyanın en güzel sesine de sahip olsam filmlerimde sessiz kalacağım. Pandomim, duyguları kelimelerden çok daha iyi yansıtır. Üstelik, pandomimin sözden üstünlüğü de evrenselliğinden gelir. Çinli çocuklar Hintli çocuklar, hepsi ben, kolaylıkla anlıyor… Çince ya da Hintçe bile konuşsam, beni bundan daha iyi anlayacaklarını sanmıyorum.”

Bu filmin bir başka özelliği de Charlie Chaplin’in bestecilik yönünün doğmasıdır. Bestecilik kariyerini Modern Zamanlar filmindeki “Smile” şarkısı ile taçlandırmıştır. Üstelik “Smile” Michael Jackson tarafında da yorumlanır. Oyunculuk kadar iyidir bu konuda. Hislerini aktarmanın binbir yolunu bulur. Her defasında samimiyetini daha da hissettirerek başarır. Akademi ekibi de bundan etkilenmiştir ki 1952 yılında “Sahne Işıkları” için bestelediği şarkıyla Oscar Ödülü ile onurlandırılır.

“The Gold Rush” (Altına Hücum) filminde de unutulmaz bir sahneye imza atar. Filmde Alaska’da altın madenleri bulununca insanların zengin olmak hayaliyle yollara düşmesini konu edinir. Bu insanlık dramını ayakkabı yiyerek ortaya koyar. Rolü gereği yediği ayakkabı meyan kökünden yapılmıştır. Mükemmeliyetçilik özelliği nedeniyle bu sahne altmış üç kez tekrarlanmak zorunda kalır. Ancak meyan kökünün içindeki şeker oranı nedeniyle hastaneye kaldırılır.

Modern Zamanlar filminde ise Şarlo’nun kapitalist düzen nedeniyle delirişini ortaya koyar. Bir fabrikanın montaj hattında çalışan Şarlo, açlığın ve yoksulluğun sonuçlarını daha doğrusu sistemin çarklarının bozukluğunu fabrika aracılığıyla bize sunar.

“Bütün filmlerimin dayandığı düşünce şudur: Çevremde olup biten, benim ya da başkalarının başına gelen tüm tersliklere karşın ciddiyeti elden bırakmamaya (umutsuzca) çalışırım. Bir de başıma ne gelirse gelsin, o her zamanki, olağan küçük ‘gentleman’ görünümünü sürdürmek isterim. En olmayacak anlarda sopamı yakalamam, kravatıma ya da melon şapkama çekidüzen vermem ondandır. Şapkamı düzeltirken kafam çatlamış, orası önemli değil…”

1940 yılında ise ilk sesli filmine imza atar. Yine çok ses getirecek bir konuyu işler bu filmle. Tarihin en acımasız diktatörüne Adolf Hitler’e eleştiri getirdiği “The Great Dictator” (Büyük Diktatör) filmiyle unutulmaz bir politik komedi sunar izleyiciye. Güç deyince diktatörleşecek nice insan var bu dünyada. Bu nedenle bu filmde sadece Hitler’i eleştirdiği söylemek yanlış olacaktır. Mussolini de Chaplin’in eleştiri oklarının hedefindedir. Ancak tahmin edeceğiniz üzere film, İtalya’da yasaklanır. Üstelik yasak kalktıktan sonra bile Mussolini ailesinden çekinildiği için filmin sansürsüz hali ancak 2002 yılında yayınlanabilir.

Bu film aslında Amerika için bir uyarı niteliğindedir. Amerika’nın resmi olarak savaşa girmediği yıllarda çekilen film, savaşın yakıp yıkan ruhuna dikkat çeker. Filmden geriye ise unutulmaz bir final sahnesi kalır:

“Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim.

Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.

Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekâmızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekâdan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz…”

Büyük Diktatör’ü çekmeyi düşündüğü sırada Amerika ve Almanya arasında siyasi ilişki neredeyse pürüzsüzdür. Bu nedenle Charlie Chaplin, filmi çekmek için yatırımcı bulamaz. Bu büyük bütçeli filmi kendisi finanse etmek zorunda kalır. Çünkü konu itibarıyla ülke arasındaki ilişkiyi fitilleyebilecek güce sahiptir. Charlie Chaplin’in filmi kendisi finanse etmek ve çekmek istemesinin bir diğer nedeni de bir başka kişiyi tehlikeye atmak istememesidir. Tutkuyla bağlı olduğu sinema yüzünden birilerinin acı çekmesini istemez. Film hakkında zaman zaman kaygılansa da ilginç bir olay da yaşar o günlerde. Amerika’nın otuz ikinci başkanı Franklin D. Roosevelt (halkın deyimiyle FDR) Charlie Chaplin’i filmi çekmesi için yüreklendirir.

Üstelik bugünlere dair Türkiye ile de ilgili bir anısı vardır. Sunay Akın’dan dinlemiştim yıllar önce:

“7 Aralık 1942. İkinci Dünya Savaşı günleri. Türkiye’de “Amerika’nın Sesi” radyosu canlı yayın yapıyor. Amaç biraz da Türkiye’yi Amerika’nın yanına savaşa almak. Çok ünlü bir sinema oyuncusunu konuk ediyorlar programa. Bütün Türkiye radyo başında. Spiker soruyor ona: “Türkiye’de şu an sizi dinliyorlar. Onlara ne söylemek istersiniz?”

“Onlara bir Nasrettin Hoca fıkrası anlatmak istiyorum. Hoca’nın bir gün kapısı çalınıyor. Komşusu eşeğini ödünç almak istiyor. Hoca vermek istemiyor. Eşeğim burada değil diyor. Komşu giderken eşek ahırda anırıyor. Komşu ‘Hoca, utanmıyor musun koca sakalınla yalan söyleme?’ diyor. Nasrettin Hoca da ‘Be adam! Bana mı inanacaksın, eşeğin anırmasına mı?’ diye cevaplıyor.”

Radyoda bu hikâyeyi anlatıyor ve ekliyor:  “İşte beni Türkiye’den dinleyen sevenlerime şunu söylemek istiyorum: ‘İnsanlık, artık bir karara varsın. İnsanların sesini mi dinleyecekler, eşeklerin anırmalarını mı?’”

Ertesi gün o yılların Vatan gazetesinde tam sayfa bu röportaj ve o ünlü oyuncunun Hitler’le dalga geçtiği filmdeki fotoğrafı.

Hayatında bir kez bize seslendi, onda da Nasrettin Hoca fıkrası anlattı.”

Sunay Akın çok da güzel özetler bu konuşmayı: “Biz ona hayranız, o Nasrettin Hoca’ya.”

Şarlo’nun yer almadığı ilk film ise Charlie Chaplin’in Orson Welles’ten senaryosunu aldığı ama senaryosunda bir hayli değişikliğe gittiği 1947 yapımı “Monsieur Verdoux” (Mösyö Verdoux) ‘tur. Bu film, Charlie Chaplin’in filmleri aracılığıyla ilettiği düşüncelerinden rahatsız olanları daha da rahatsız eder. Ailesinin geçimin sağlamak adına zengin kadınlarla birlikte olmaya çalışan bir adamın hikayesini ele alan filmden sonra hakkında adeta karalama kampanyası başlatılır.

Filmlerinde bir sosyolog gibi davranır. Hayatı, küçük yaşlardan tecrübe etmeye başladığı için bilir insanlık hallerini. Gözlemlerini şu cümlelerle ortaya koyar: “İnsanların içgüdülerinde şu iki nokta dikkatimi çekti: Biri zenginliğin cezalandırılmasından hoşlanmaları, öbürü perdedeki ya da sahnedeki bir oyuncuyla aynı duyguları kolaylıkla paylaşabilmeleri. İnsanların onda dokuzu yoksul olduğundan ve bilinçaltlarında, zengin olan onda biri kıskandıklarından filmlerimde hep olmayacak şeyler zenginlerin başına gelir. Örneğin, filmde çok şık bir hanımın yakasından içeri buz parçası atıldığında seyirci güler. Hem buzun verdiği ürpertiyi bildiği için, hem de olay bir zenginin yani bunu hak etmiş birinin başına geldiği için. Yoksul bir kadının elbisesinden içeri atılsaydı buz, seyirci yine aynı duyguyu paylaşabilir, ancak asla gülemezdi.”

Filmlerinde savaşa, otoriteye, diktatörlüğe, faşizme karşı olduğunu belirtmekten asla çekinmez. Bu belirli çevreleri rahatsız eder. Mösyö Verdoux ile de dikkatleri üzerine bir hayli çeker, Amerika’ya karşı duyduğu sevgi ve sadakat sorgulanır. Bütün bu gelişmelerin ardından 1952 yılında FBI tarafından sınır dışı edilir.

“Ben Charlie Chaplin, Hollywood’un can çekişmekte olduğunu ilan ederim. Artık Hollywood’un bir sanat olan ve olması gereken sinemayla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Hollywood’da yapılan tek iş kilometrelerce ve kilometrelerce film harcamaktır. Ve burada yalnız ve yalnız para babalarının sözü geçer. Hayır, sakın bir devrimci ya da Bostonlu bir gazetecinin yazdığı gibi sabotajcı olduğumu sanmayın. Anlaşılan büyük bir suç işledim: Vatan sevgimin ya da dünya görüşümün sınır tanımadığını söyledim. Sınır tanımamam politika için olduğu kadar, sinema için de geçerlidir.”

Ancak gitmeden Amerika’da son bir film çeker: “Sahne Işıkları”. Bu filmde otobiyografik unsurlar çok fazladır. Filmde eski tanınmış, görkemli günlerini geride bıraka komedyen Calvero’nun intihar etmek üzere olan genç balerin Terry’i kurtarmasını ve himayesine almasını anlatır.

Bütün bu olanların için de belki de en acısı Charlie Chaplin’i itibarsızlaştırmak için özel hayatını kullanmalarıdır. Düşünce olarak ezemedikleri Chaplin’i, özel hayatı ile vurmak istediler. Birikmiş vergi borcu ve özel hayatı gözler önüne serildi.

1952 yılında sınır dışı edilen Charlie Chaplin, ömrünün sonuna kadar kalacağı İsviçre’ye yerleşir. Ancak Amerika’ya karşı tavrını ortaya koymaktan geri kalmaz. 1957 yılında çektiği “A King in New York” (New York’ta Bir Kral) filmi ile yine eleştiri oklarını yine Amerika’ya doğrultur.

1966 yılında ise son filmi “A Countess from Hong Kong” (Hong Konglu Kontes) ‘ta sinemanın efsanevi isimlerinden Marlon Brando ve Sophia Loren rol alır. Bu film, sınır dışı edildiği ülkeden bir ödül kazanmasını sağlar. 1972 yılında Oscar Ödülü ile bir anlamda “iade-i itibar” gerçekleşir. Charlie Chaplin sahneye çıktığında dakikalarca ayakta alkışlanır.

Onun itibarı şüphesiz ki bir ülke tarafından yok edilemez ya da iade edilemez. Çünkü o, gerek Charlie Chaplin’i gerek Şarlo’yu ilmek ilmek işler.

“Şarlo tipini nerden bulduğum çok soruldu. Yanıtım hep aynı: Londra sokaklarında gördüğüm binlerce adamın senteziydi o…”

Richard Attenborough, Charlie Chaplin efsanesine kayıtsız kalamaz ve onun hayatını beyaz perdeye aktarmak için 1992 yılında kolları sıvar. Robert Downey Jr. , Moira Kelly, Anthony Hopkins gibi usta isimlerin yer aldığı filmde Charlie Chaplin’e Robert Downey Jr. can verir. Film, Chaplin’in yokluk içinde geçen çocukluğundan başlayarak ölümünden dört yıl öncesine kadar olan kısmı konu edinir. Üstelik filmde annesini canlandıran kişi de öz kızı Geraldine Chaplin’in ta kendisidir.

Onun ölmeden ikonlaşan düşünceleri ve hareketleri yaşamında da birçok trajikomik anıya malzeme olur. Şarlo’yu en iyi taklit edenin ödüllendirileceği bir yarışmaya katılan Charlie Chaplin, yarışmadan üçüncü olarak ayrılır. Kendisini dahi taklit edemeyecek kadar samimidir o.

“Ayna benim en iyi arkadaşımdır çünkü ben ağladığımda o asla gülmez.” sözleri öylesine dökülmez dudaklarından.

Hissettiği gibi yaşamış, düşündüğü gibi konuşmuş ve korkmamıştır. Nitekim hayatının en acı günlerinden biri olarak nitelendirdiği annesinin ölümünün ardından suratındaki ifadeyi görmek için doğruca aynaya koştuğu da ona dair anlatılan sıcacık hikâyelerdendir.

25 Aralık 1977 yılında aramızdan ayrıldığında geride birçok film ve ölümsüz düşünceler bırakır. İsviçre’de defnedilen Charlie Chaplin’inin naaşı fidye amaçlı çalınsa da kısa sürede failler yakalanır.

Dirisi de ölüsü de insanların ilgi odağıdır.

O sadece bir aktör değildir. “Time” dergisine kapak olan ilk aktör unvanına sahiptir. 1975’te “Sir” unvanı verilir. Bestecidir, yönetmendir, sette diğer insanlar gibi çalışan işçidir. O bir sinema emektarıdır.

Ölümü onun efsanesi için bitiş değildir. Nitekim ölümünden sonra şapkası ve bastonu 150 bin dolara alıcı bulacaktır.

Bir Rus gök bilimci 1981’de keşfettiği bir gezegene “3623 Chaplin” adını vererek onu bir kez daha ölümsüzleştirir.

Üstelik onun adını yaşatmak isteyen sadece Rus gök bilimci değildir. 1960’lı yıllarda ailesiyle İrlanda’nın küçük bir köyüne giden Charlie Chaplin’in anısına 2011 yılından bu yana bir komedi festivali düzenlenmektedir.

16 Nisan 2016’da doğumunun yüz yirmi yedinci yılı şerefine İsviçre’de yaşadığı ev müzeye dönüştürülmüştür. Müzede Charlie Chaplin’in özel eşyalarının dışında da filmleri de gösterilmektedir.

Eleştiri oklarının hedefindeki en büyük isim Adolf Hitler’den dört gün önce dünyaya gelen Chaplin, ondan otuz iki yıl daha fazla yaşayarak dünyayı güzelleştirmeye devam eder.

“Benim acım birinin gülüşüne sebep olabilir. Ama benim gülüşüm asla birinin acısına sebep olmamalı.”

“Benim hayatımdaki en büyük düşman, zamandır.” dese de Charlie Chaplin zamanı yenerek zamanın çok ötesine adını yazdırmayı başarmıştır. Hem de altın harflerle!

Her zaman kötüler kazanmıyor sevgili okur!

“Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar.” sözüyle haklıdır Charlie Chaplin. Diktatörler kaybetmiş, Charlie Chaplin kazanmıştır.

Bu hayatın galibi Charlie Chaplin’e sevgilerimle…