“Gerçek bir vasatlığı sahte bir mükemmelliğe tercih ederim. Bir şeyin sevilmesi için kusursuz olması gerekmez.”

 Burak Aksak

Ev ile iş arasında sıkışan bir hayatta, geçmekte olan günlerin birbirinden farkı kalmıyordu artık. Hangisi perşembe? Hangisi salı? Statik bir rutinin içinde günlerin isimleri önemsizleşiyor, hepsi birbirine benziyordu. Sanki tüm amaç tek tatil günü olan pazara ulaşmak oluyordu bir süre sonra. Tüm hafta boyunca kendim için yapmak istediğim her şeyi tek bir güne planlamak ve yine de başaramamak daha da yıkıcı olmaya başlıyordu zamanla. Günlerin farksız, renklerin soluk olduğu sert bir kış devam ederken; her sabah geçtiğim daracık sokaktaki küçük sinemanın, bordo duvarları üzerinde bulunan film afişleri kısa süreli de olsa beni olduğum yerden başka yerlere götürmeyi başarıyordu. Alışveriş merkezlerindeki büyük ihtişamlı sinemalara inat varlığını sürdürmye çalışıyor, üç adet salonundan en küçük olanında her çarşamba tek bir seansta popüler izleyici kitlesine sahip olmayan bağımsız filmlerin gösterimi oluyordu. O sabah gördüğüm mavi tonlardaki afiş ‘PATERSON’ filmine aitti, Jim Jarmusch filmlerini seviyordum. Sıradan insanların, sıradan hayatlarına açmış olduğu pencere sayesinde içlerinde barındırıkları coşkuya şahitlik edip karakterlerle özdeşlik kurmama olanak sağlıyordu. İşe yetişmek zorunda olduğum için bileti alamadan hızlıca geçtim, akşam yine hızlı adımlarla sinemaya geldim. Her zaman oturmaya çalıştığım, ortanın ortasına denk gelen D8 koltuğunu almak istiyordum ancak geç kalmıştım. Merdivenlerden geçerek alt katta bulunan küçük salona girdiğimde tek başına gelmiş olan insanların çoğunlukta olduğunu görmek bana kendimi daha iyi hissettirdi. Filmin bitmesiyle birlikte sıkışık olan merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya çalışırken, bir yandan da insanların kendi aralarında yaptıkları film eleştirsine kulak kabartmaya çalışıyordum. Sıkıcı bulanlara kızıyor, kendinden bir parça bulanlara sempati besliyordum içten içe. Hemen önümde ilerleyen çift ise filmin kritiğini bitirdikten sonra kendi hayatlarıyla ilgili kritik yapıyorlardı; kız sevgilisine dönüp  “Sence de fazla içimize kapalı yaşamıyor muyuz? Sadece fotoğraf çekiyor, film izliyoruz,” dedi. Benim rutinlerimden sıyrılmaya çalıştığım eylemlerin, başkalarının rutini olmasına içerleyerek çıktığım salondan, köpeğimi gezdirmek ve sabah işe geç kalmamak için sinemanın dar sokağından geçip eve doğru yola koyuldum.

Doğduğu ve büyüdüğü şehir olan İstanbul’dan ilham alarak görsel hikayelerini oluşturmaya başlayan Erdem Varol, 2013 yılında kurulan Mahzenphotos kolektifinin kurucu üyeleri arasında yer almıştır. İlk büyük sergisini 2015 yılında Fotoİstanbul kapsamında “Serbest Düşüş” başlığıyla gerçekleştiren Erdem Varol bu tarihten itibaren değişmeye başlayan bir üretim motivasyonu ile birlikte, severek takip ettiği ve biriktirdiği fotoğraf kitaplarına yönelik kişisel bir yolculuğa çıkarak, 2015’teki sergisi ile aynı ismi taşıyan; ancak tamamen farklı fotoğraflardan oluşan Free Fall ( Serbest Düşüş)  kitabını 2017 tarihinde kendi imkânları ile yayımlar. Kitabı oluştururken çeşitli yardımlar almış olsa da; üretimin her aşamasına dokunarak, fiziksel süreçlerin öznel hikâyesi ile olan bağı koparmasının önüne geçmiştir.

Bir şehir hikâyesi olarak başlayan “Serbest Düşüş”, Erdem’in hafızasındaki İstanbul’u;  kendi yaşam temposu ve rutini içindeki arayışına tanıklık ederken sayfaları çevirdikçe değişime karşı direnemeyen şehirin tam ortasına serbest bir düşüş gerçekleştiriyor, kaos ve belirsizliğin bizi hikâyenin içine çekmesine izin veriyoruz. Öznel bir anlatının izinlerini sürerken, izleyicinin kendinden çeşitli anları yakalayabileceği bir yapıya sahip olan “Serbest Düşüş” aynı zamanda kentin utangaç ve içe dönük yüzünü de bize aktarmaya çalışıyor. Kitabın editini oluştururken sinematografik bir anlatı kurma çabasında olan Erdem Varol, bu süreçte sevdiği yönetmenlerden beslendiğini ve çoğunlukla Jim Jarmusch sinemasına yoğunlaştığını ifade etmektedir. Bu durumun etkilerine, hikayede yer alan karelerde sıklıkla rastlayabiliyoruz.

Erdem, kitabın oluşum sürecinde yaşamış olduğu sorunlar ve gözlemlediği eksiklikler üzerine, benzer bir süreçten geçmiş olan İbrahim Karakütük ile birlikte Suimasen Editions’ı meydana getirerek çalışmalarına yayıncılığı da dahil etmiştir. Bu sayede aktif olarak yeni görsel hikâyelerini oluşturmaya devam ederken başka insanların hikâyelerine de çeşitli yollar açmakta ve ortak paylaşım imkânı sağlamaktadır.

Sürekli bir arayış içinde olduğumuz bugünlerde, uzağında kalmış olduklarımıza sonsuz bir arzu duyarken, var olanı kendi içimizde soldurmaktayız. Oysa insan kendi içinde, kendini aramaktadır daima ve dönüp dolaşıp geleceği yer yine kendi olacaktır sonunda mutlaka.