“Günaydın Sayın Solucan Yargıç!

Adalet ortaya çıkaracaktır ki,

şu an önünüzde duran tutuklu,

insan doğasına ait duygularını açığa vururken suçüstü yakalanmıştır.

Ayıp!” 

-Roger Waters / Pink Floyd The Wall

 

Selam, değerli okuyucu. Umarım güzel bir gün geçiriyorsunuzdur veya geçirmiş ve şu anda günü atlatmanın tatlı rahatlığı ile elinizde kahveniz, dizinizde bilgisayarınız bu yazıyı okuyorsunuzdur; çünkü ben kendi adıma oldukça iyi bir gün geçirmekteyim. Böylesine içimi dökmek istediğim bir konuda da yazabilmek her şeyi taçlandırmakta. Tabii ki, bir İncelemeci olarak size de kendi hissettiklerimi yaşatabilmek en üst vazifem olmalı ve umarım bu yazıyla da umduğum gibi yerime getirebilirim görevimi. İncelemeci ne mi demek? Görevlerin en yücesi, en soylusu, en özeli. Zamanı gelince anlatacağım, her şey zamanı gelince. Şu anda önemli olan, burada, değerli zamanınızı bana ayırmanız ve buna ne kadar müteşekkirim anlatamam. Belki başlık hoşunuza gitti, belki konu ilginizi çekti, belki Camus okuyucususunuz, belki de bir tanıdığınız tarafından yönlendirildiniz ama şu anda burada, benim yazımı okuduğunuza göre lütfen sormama izin verin: size hizmetlerimi sunabilir miyim sayın okuyucu, canınızı sıkmadan?

İsmim, anlatacaklarımın içeriği yanında çok da mühim sayılmaz ama madem değerli dakikalarınızı bana ayırma cömertliğinde bulunuyorsunuz, ben de size ismimi bahşedebilirim elbette; bana Arda deyin. İsmimden daha önemli olarak size anlatacaklarım ise, yakın zamanda elime aldığım ve açıkçası beni baya da bir uğraştıran bir kitap hakkında: Albert Camus’nün Düşüş’ü. Bu arada, yakın zaman dediğime kanmayın tabi, birkaç ay evvele tekabül etse bile o toz pembe günler, şu anki kişiliğimi yoğurmuş İncelemeci kimliğimi edinmediğim dönemlere tekabül etmekteydi. O zamanlar, toplumun birçok kesiminden yöneltilmiş, istemli veya istemsiz sayısız baskıyla yoğrulmuş, ancak buna rağmen ironik bir şekilde ölümüne tekdüze olan bir uğraşla, Modern Talebelik ile uğraşan ve boş vakitlerinde de yazdığı yazılarla sanat dünyası üzerinde belli üne sahip kişiliklerin eserlerini irdeleyen, çevresinin kendisine yönelttiği yüksek akademik beklentilerden ziyade, ortalama sosyal beklentilerin belirlediği standartları aşarak daimi bir mutluluk ve tatminkarlık hissiyatı içinde yaşayan bir gençtim. Hayat, adrenalin yüklü bir engelli koşu havasında geçiyordu benim için, anlarsınız ya, atletin aklında bitiş çizgisinden çok hemen önündeki engelin olduğu ve yarıştaki sıralamanın önem kaybederek, saniyelik aralarla, varoluşlarının tüm meselesinin o engeli aşmaya döndüğü soluk soluğa bir yarış. Olimpik bir atlet olmak için eğitim gören bir arkadaşımın engelli koşu yarışına gittiğimi hatırlıyorum. Tanıdığım en hızlı koşan gençti kendisi ve o gün kendisinden yaşça büyük rakibine karşı kıl payıyla da olsa galip gelmişti. Aralarındaki az farkı kendisine belirttiğimde bezgin bir surat ifadesiyle “Ne bileyim oğlum, önüme mi bakayım, herifi mi takip edeyim?” diyerek yanıt vermişti. Şu an düşündüğümde bu lakayt açıklamada yadsınamaz bir bilgelik parıltısı seziyorum. En küçük şeyler, sayın okuyucu, en küçük şeylerden bile öğreniyor insan, bakmasını bilince. İzninizle, sıcak çikolatam bitmiş, onu doldurup geri geleceğim.

Sosyal hayatım ise, apartmana kapalı bir çocukluğun dört duvar arası tatlı ama yalnız günlerinden sonra hızla yükselerek her açıdan fazlasıyla tatmin edici bir gidişat izlemekteydi. Şu ana kadar büyük ihtimalle gözünüze çarpmış, “düşük çenelilik” değil de, konuşkanlığıma bile huzurla katlanabilecek kadar saygı gördüğüm -ve dolayısıyla da saygı gösterdiğim- bir çevreye sahiptim. İzninizle belirtmeden geçemeyeceğim, bu aşağılık “düşük çeneli” etiketi beni oldum olası tiksindirmiştir. Eminim ki, her etiket gibi bu da doğru yer ve zamanda, doğru kişinin üzerine oldukça yakışacaktır, buna şüphe yok. Ben de birçok düşük çeneli insan tanıdım ve her biri konuşurken, modern toplumun devamı için gereken saygıyla, sesimi çıkartmadan her birini dinledim. Bu saygı sessizlikti, tüm o kendini tekrar eden, eksik ifade edilen, ifade edilemeyen, çalıntı, eksik çalınmış ve benzeri ehlileştirilmemiş düşünce dalgalarına rağmen, ki çenesi düşüklük işte tam olarak budur, bireye bir birey olduğundan dolayı saygı göstererek susuyor ve onların nutuklarını bitirmelerini bekliyordum. Ardından gerek zıtlaşan gerek de destek veren, kendi görüşlerimin ifadesine geliyordu sıra. Bu alanda yıldızım parlıyordu işte. Hayır, kendimle övünmek değil de, daha çok çevremden gelen dönütlerin beslediği bir gurur hali olarak alın bunu. Umarım da çevremdekilerin belirttiği gibi iyi bir hatibimdir, öbür türlü, bu monologum ile sizi sıkıyorsam lütfen en ufak bir çekince duymadan bunu belirtmenizi rica ederim. Ah, sorun yok demek. Memnun oldum. Siddhartha’daki bilge kayıkçıyı hatırlatıyorsunuz bana, insanın sizinle konuştukça konuşası, tüm içini dökesi geliyor. Heyecanımı mazur görün, izninizle devam edeyim.

Nerede kalmıştık? Ha, evet. Dediğim üzere, kendimi bildim bileli, bir ortama alıştığım andan dönen muhabbetin iplerini ellerime almak bir vazife konumunda olmuştu benim için. Herkesi dinledikten sonra sıra bana geldiğinde elbette bol konuşurdum, ama anlatım sanatlarının sınırlarından bolca faydalanan ve zekice şakalarla ilgiyi canlı tutacak, tatlı bir dille şekilde. Bolca okuyan biri olmamın bunda payı yadsınamazdı elbette. Kültürüm, çok üst olmasa da, çevremin ortalamasından fazlasıyla yukarıdaydı ve bu bana daimi bir statü kazandırıyordu. İnsanlar en başta, konularla ilgili görüşlerimi bu nedenle merak ediyor ve öğrenmek için ısrar ediyorlardı. Etrafımda, bir sorunu olan, herhangi bir tavsiye arayışına girmiş tüm kayıp ruhların derman limanı olmuştum çok geçmeden. İnsanlar önüme gelip içlerini döküyorlar ve kendi ettikleri tüm kusurlar için benden af dileniyorlardı. Ben de gerçek bir dost olarak onlara duymak istedikleri yalanları söylüyordum, asla içine bir sorgulama veya eleştirme katmadan. Gözümüzün önünde parıldamasına rağmen kokusunu aldığımız anda yolumuzu değiştirdiğimiz sosyal bir gerçekti bu: insanlar hiçbir zaman gerçeklerin varlığından değil, varlıkların getirecekleri yargılamalardan çekinmişlerdi. Ancak fizikte her etkinin tepkiyi doğurduğu gibi, modern toplumda da her eylem farklı doğrultularda da olsa birçok yargının önünü açıyordu. Bunun bilincine çevreme göre çok daha erken vardım, bu da bana ister istemez, belli sosyal çevreleri manipüle etme hakkı tanıyordu. Başvuracağım klişe için affınıza sığınarak bu türlü sosyal dinamikleri buzdağı metaforu üzerinden açıklamak istiyorum: Şimdi sayın dinleyen, teorik olarak, belirli bir ortamda dönen iletişimin görünen tarafı söylenenler, jestler, mimikler ve benzeri eylemlerdir. Herhangi bir objektif -ve dolayısıyla da mantıklı- bir sınıflandırmada da merkeze alınan veriler haklı olarak bunlardır. Ancak, zamanla şunun farkına vardım ki, bu dinamiklerin çarkları çok daha aşağılarda, zihinlerimizin kuvvetli mancınıklarının fırlattığı, kalelerimizin duvarlarını yerle bir ederek içimize işleyen yargılarla dönmekteydi. Elbette keskin bir zihin bunu buzdağının su üstündeki kısmının detaylarından çıkarabilir, ama çoğu kişi bu bilinçaltından yürütülen muharebeden habersizdi. Ben de bunun avantajını kullanarak ipleri elime alıp bir kukla ustası edasıyla herkesi yönlendirirdim. Hayır, hayır, bana öyle bakmayın lütfen, bunun sinsilikle alakası yok. Şurada biz bizeyiz, size yalan mı söyleyeceğim? Bunu daha çok, işlerin çığırından çıkıp da birini incitmesine karşın aldığım bir önlem olarak düşünmenizi rica ediyorum. Ama işte, kör anlatıcınız ne yapsın, meğerse başkalarının gerdiği yayları gözetirken sırtından nice oklar yiyormuş. Bunu çok sonra anladım ve İncelemeci’liğimin de önünü bu yegâne aydınlanma açtı. İşte şimdi işler ilginçleşecek sayın dinleyen, o nedenle bir işiniz varsa şimdi halletmenizi tavsiye ederim. Sıcak çikolatamın son kullanım tarihi geçmiş, bu arada ben de onu yenileyeyim.

Evet değerli okuyucum, düşüşüm tam olarak da, ironik ve bir o kadar da trajik bir şekilde, bu aydınlanmanın yaşandığı gün başlayacaktı. Kültürü ve mantıklılığıyla havadan sudan bir mesele hakkında bile derinlikli muhabbetlere girmesiyle kendisiyle konuşmaktan, sizinle olduğu kadar olmasa da, oldukça zevk aldığım bir arkadaşımla muhabbetteydim. Konu nasılsa arkadaşın o sıralar okuduğu kitaba geldi: Albert Camus’un “Düşüş”’ü. Camus’un “Yabancı” kitabını okumuştum yıllar önce ve kendisinin “saçma” felsefesinin kabataslak bir tanımı dışında pek bir bilgim yoktu konu hakkında. Açıkçası o an eksik hissettim biraz, en çok güvendiğim duvarımda devasa bir delik açılmış misali. Ama yargılara karşı kendime özgün savunma mekanizmamın da yardıma yetişmesiyle, şu an size açmaktan bile utanç duyduğum cahilliğimi zar zor gizleyerek birkaç gün içinde elime geçirdiğim gibi başladım Düşüş’ü okumaya. 100 sayfalık, oldukça kısa bir kitaptı ve hızlı bir okuyucu olarak, dürüst olmak gerekirse, kitaba birkaç günlük süre biçmiştim. Yanılmışım. Kitabın beklediğimden çok daha ağır olduğunu ilk sayfayı üçüncü okuyuşumda farkına vardım. Jean Baptiste Clemence isimli bir avukatın Amsterdam’ın köhne bir barındaki monologuydu tüm roman. Pek sempatik bir karakter değildi açıkçası kendisi: egoist, narsist, bencil, yapmacık ama inanılmaz derecede empatiye açık bir modern burjuvazi üyesi. Kitap fazlasıyla iyi yazılmıştı, ona en ufak bir laf söylemek haddime olmazdı ama yalnızca sürükleyememişti beni. Eğer düzenli bir okuyucuysanız bu duyguyu mutlaka anlıyorsunuzdur: herkesin deliler gibi övdüğü bir kitapta diğer okuyucuların bulduğu parıltılardan talihsiz bir şekilde mahrum kalma ve sonucunda kitabın yalnızca “ilerleyen sayfalarda iyileşmesi” umuduyla ilerleyen bir mücadeleye dönüşmesi. Açıkçası bunu entelektüel bir tartışma ortamında söylemekten çekinirim -ki Tanrı’nın hepimizi günümüz entelektüellerinin narsist zırvalama seanslarından korumasını da yürekten dilerim. Bu muhabbetler, cehennemin dip halkasıdır adeta. Ortasında mahsur kalmış açık bir zihni sağdan soldan iter kakalar, kendi boy aynalarından oluşan devasa bir labirente sokarak bu masum zihnin kendi hain yargılarının tuzaklarına sürükler. İnsanın içine işler bu, en derin yarayı açan oku atmak için gerilen yaydır bu: insanın kendisine sapladığı ok, bireyin kendini yargılaması.

Düşüş’ü okumam böylece günlere, haftalara yayıldı. Bir şey vardı kitapta beni yavaşlatan, masanın üstünde açık olan kitabı yatağımdan korkmuş bakışlarla süzmemi sağlayan. İşte olay da buydu; on numara derinlikte bir karakter, müthiş bir dil kullanımı, başarılı aforizmalar vesaire de vesaire. Ben bir kitaptan korkuyordum. Bana öyle bakmayın değerli okuyucu, bu kesinlikle sandığınız gibi boş bir bahane değil. Bu romanı okumuş olma şerefi -veya kahrına- erişmeden anlaman da tam mümkün değil zaten. Bir incelemede okuyacaktım çok sonradan, “Okurken sayfalara kanımı akıttım.” demiş bir yazar. Daha doğru bir tanım olamaz. Bir saldırıydı bu kitap, bardaki taburesine kurulmuş Clemence adım adım düşüşünü anlatmaktaydı: bir köprüden geçerken duyduğu asılsız bir kahkaha sesi. Soğuk bir alay, küçümseyici bir kıvılcım, uçurumun önünde kayan bir çift ayak. Açıkça anlatmam gerekirse: Clemence, yazar Camus’un elinden kaçarak sarıldığımız tüm modern değerlere “sadistçe” denilebilecek bir sertlikte saldırmakta ve bundan zevk almaktaydı. Korkunç bir şeydi bu, hafif bir yargıdan kaçış uğruna çok daha sertine tutulmak. Ben bunları hak etmiş miydim, tüm bunlar doğru olabilir miydi?

Bu şüpheydi beni gözlemci mevkiine ilk olarak iten galiba. Bir sanatçı edasıyla nakşediyordum her sosyal dinamiğin detaylarını hafızama, yapılan her erdemden sonra çevreye atılan bakışlarda parıldayan, en ufak bir takdir uğruna yakarışlardan tut, yanındaki sevgilisini belinden kavramış adamın omuzları dik, yeni aldığı bir şehre ilk adımını atan asker gibi gururlu bir edayla yürüyüşüne kadar. Aquinas okur musunuz hiç? Yapmayın ya, oysa çok sevdiğim bir filozoftur kendisi. Kilisenin dogmatik gölgesi altında yaşamasına rağmen ne dininden ne biliminden ödün vermemiş biri. Ki bu sorun hala geçerli günümüzde. Neyse, “Integritas” der Aquinas, sanatçının çevreden soyutlanarak göz önünde olmasına rağmen gündelik hayatta kolay kolay görülemeyen detayları sermesi göz önüne, günlük hayatın büyüsü, sanatın olduğu kadar, yaşamın da gayesidir bu. Planım da buydu, oldukça mekanik bir örüntü içerisinde, çevremde şekillenen modern toplumun kaba taslak bir anatomisini çıkarmak. Ama, değerli okuyucum, bu asil amacımın nasıl raydan çıkacağını kimse öngöremezdi: büyük tabloyu görmek için geriye atılan bir fazla adım ve uçurumdan aşağı yuvarlandım. Satre’nin Roquentin’i misali, kuşkusuz, ayarı kaçmış bir soyutlanmaydı bu. Bir uzaylı gibi kaldığımı hissettim ortada, çevremde akıp giden hayat değişmiyordu, tüm o suratlar, rutinler, gülüşmeler, ağlaşmalar, sevişmeler, doğumlar, ölümler, hepsi yerli yerindeydi ve ben de her zaman olduğu gibi tam ortalarında işime bakmaktaydım ama içten içe, bir şey değişmişti, anlıyor olmalısınız, bir şeyin şüphesiz değişmiş olması gerekiyordu. Yıllar boyunca kabullendiğim tüm değerleri tanıyamaz hale gelmiştim. Az önceki örneğim Roquentin gibi kendimi denizler ötesine atamadım elbette, hala aynı düzenin bir ferdiydim. Uyanıyor, okula geliyor, derslerde uykuya karşı savaşıyor, teneffüslerde arkadaşlarımla muhabbet ediyordum; ama uyanmak artık gereksiz, okul şehrin en iyi okulundan ziyade bir hipodrom, koridorda karşılaşıp gülümsediğim arkadaşlarım birer hain olup çıkmıştı. Birbirlerine yardım edip takdir topluyorlardı, biriyle arkadaş olup arkasından kuyusunu kazıyorlar, birini sevip romantiği oynuyorlardı. Duyguları yapaydı, eylemleri kılıfları. Gözlemciliğime zaman yatırdıkça yepyeni örnekler sunuluyordu önüme. Arkadaşlarını kaybedip daha başsağlığı dilemeden sosyal medya paylaşımlarını ihmal etmeyenler gördüm sayın okuyucu, nice sevecen insanlar teselli etmeye koştu. Bu nice sevecen teselli meraklılarını gördüm, birkaç haftaya o tatlı dilleriyle aşık ettiler kendilerine bu meraklıları ve sokaklarda kol kola dolaşmaya başladılar. Kol kola yürürken, yanındaki kızın belindeki eli kalçasına hafifçe indiren erkeğin “Bu benimdir!” diye dile gelmeye müsait, şehvetle karışık gururla parıldayan bakışlarını gördüm çevresine. Dostlarının yüzlerine toz pembe yalanlar kusarak kendilerine “arkadaş” denilmesini göğsünü kabartarak dinleyen utanmazları gördüm. Bu aşağılıklara karşı tüm sevgimi yitiriyordum. Saygı gideli çok olmuştu, kalbim ise mantığımın terk ettiği bu çorak topraklarda son anlarını yaşamaktaydı. Size de mutlaka yaşanmıştır bu nöbetimsi haller, kimi “bunalım” der, kimi “kriz”, kimi “depresyon”, kimi “asilik”. Ben “aydınlanma” demeyi tercih ediyorum. Güneşe aşkından ona yakın uçarak kanatları alev alan Icarus gibi, çok yakın, çok fazla. Bir anlığına ışıktan körelmiş, sendeleyip düşmeye başlamıştım. Düşerken ise, ilk kez görmeye başladığımı hissettim, daha karanlık, daha içten, daha vurucu bir tabloydu bu: insan kendini sevmeden sevebilir miydi? Kendinden nefret eden insan, başkalarına karşı ne besleyebilirdi? Gözü açılarak herkesi yargılamaya başlayan bendeniz, neyi eksik yapıyordu da düşmekteydi her saniye? Sorun belki de bendeydi, kendime yöneltilen her türlü yargıya daha sertiyle cevap vererek senelerimi geçirmiştim ama ne malumdu ki onların haksız olduğu? Sonuçta her şey, her zamanki gibi akmaya devam ediyordu ve kimsenin bundan bir şikâyeti yoktu, ortada tek başına durarak her şeyi aşağılayan bir genç, benim dışımda. Ben kendimi toplumdan ittikçe, kimse bana ısrar etmiyor, beni kendilerine geri çekmiyordu. Sayısız kere tekrarlanmalarına rağmen “asılsız” diyerek omuz silktiğim ve suçunu modern toplumdan bildiğim onlarca yargı anlaşılan benim kuduz köpek misali her yere saçtıklarımdan çok daha geçerliydi. Ben mi herkese düşmandım, herkes mi bana? Bunu cevaplayın lütfen sayın okuyucu. Bana düşman mısınız? Yoksa sizi sıkıyor muyum? Tabi ki sıkmıyorumdur, sonuçta duymak istediğim cevap bu. Yo, çatmayın kaşlarınızı, çok yapmıyor muyuz ki bunu? Her yalan kötü olmak zorunda değil zaten, üstelik gerçeği duymaktansa bunu tercih ederim. Mükemmel bir arkadaşsınız, teşekkürler.

Şu an ne haldeyim sayın okuyucum? Tuşları dökülen eski bir bilgisayara kendimi döküyorum, sen diğer taraftan okuyorsun. Ne düşünüyor olabilirsin benim hakkımda acaba şu an? Bunu bilmeyi inan bana çok isterdim. Sadık Hidayet nasıl döküyorsa düşlerini duvardaki başsız gölgesine, ben de yalnızca bilgisayar ekranındaki bulanık yansımama da konuşuyor olabilirim, inan bana bilmiyorum. Eğer oradaysan bana acıyorsundur, sempati ile tiksintinin şeytani çocuğu. Beni tanısaydın birinci elden, tüm bu konuşma apayrı bir yola da sapabilirdi. Uzun süre önce sevgilim olmuş bir kızla karşılaştım mesela yakın zamanda, bir kasa sırasında. Sizin de mutlaka olmuştur böyle bir anınız, anlayabilirsiniz beni. Anneme alışverişinde yardım etmek için oradaydım, belki de hiç girmeyecektim o, şu an adını bile hatırlamadığım, lanet mağazaya. Ama girmiş ve hafızamın bu bulanık figürünün yanında dikilirken bulmuştum kendimi. Bir süre göz ucuyla inceledim onu, görmesinden korkarak. Sarı saçlarını omzuna kadar kestirmiş, bir tutamını inceden maviye boyamıştı, boyu uzamış, oldukça tatlı yuvarlak bir gözlük kullanmaya başlamıştı. Ben aynıydım, saçım, gözüm, boyum, duruşum: bıraktığı gibiydim. -Başka bir arkadaşımı hatırladım, “bıraktığın gibi” denilmesinden nefret ederdi. Birinin diğerini bırakma düşüncesi katlanılamazdı çünkü onun için. Üzüyordu beni, onu bıraktım.- Aniden döndü o an bana doğru, elektrik çarpmış misali. Yanında olduğumu fark etmişti. Bu anı tasarlayarak saatler geçirdiğim günlerim olmuştu ama orada yapabileceğim tek şey çatlayacakmış gibi sıkılmış dişlerimin arkasından dilimi kanatırcasına ısırmaktı. O ise dümdüz gözlerime bakıyordu. Göz teması daimî bir sorundu benim için. Korkardım birinin ta gözlerine bakmaktan veya birinin bana öyle bakmasına. Gülen gözler olsun, öfkeli gözler olsun, ağlayan gözler olsun, seven gözler olsun; hepsi aynı esrarın pencereleriydi benim için. Çünkü biliyordum -hem de kendimden, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bu dünyada duygular yalan söylemezdi yalnızca. “Hiç kimse zevklerinde iki yüzlü olamaz.” diyor Clemence ve bardağını rakıyla dolduruyor yeniden. Ama karşımdaki kız bir şey demiyor, dümdüz gözlerime bakıyor. Kıvranıyorum içten içe, bir nefret kıvılcımı görsem oysa, ne kadar rahatlayacağım! Hayır ama, onun yargısı sessizliğinde, esrarlı gözlerine kalın perdeler inmiş. Ne hissediyor o an, beni ne olarak görüyor? Ben nasıl bakıyorum, gözlerim ne diyor, o ne anlıyor? Yıllardır kaçtığım şey için kıvranıyorum adeta, en sertinden bir tokat, bir küfür istiyorum ama o para üstünü alıp gidiyor. Ter içinde kalmış genç kasiyer bana dönüyor ve ne alacağımı soruyor.

Kanatlarım kül oldu o an, güneşe bir bakış uzaklığa gelecek kadar sokulmuştum ve ateş almıştım. Çevremdeki herkesi yargıladığım yıllar boyunca herkesin de beni yargıladığına o an uyandım belki de. Daha kaç kişi bakmıştı belki arkamdan, yargılarının yanan okları ciğerimi delerken gülümseyerek devam etmiştim hayatıma? Üstelik, modern toplumun sıradan her ferdi gibi, nice maskelerim vardı özene özene boyadığım ve taktığım ortamdan ortama. Hepimizin yaptığı bir şey değil mi ki bu, hiçbirimiz iki yüzlülük demiyoruz ama adına, bizler için bu maskelerin sayısı ve başarısı, bir bireyin sosyal ortama uyum sağlayabilme başarısının temsili, hem de görünce elini sıkıp tebrik ettiğimiz cinsten. Aileye karşı bastırılmış, arkadaşlara karşı anlayışlı, düşmanlarıma karşı sert, kızlara karşı kibar ve nice maskeler de maskeler. Hepsi yargı korkusundan, oysa farkına varmıştım ki bu bir kaçış olamamıştı ve olamayacak gibi de duruyordu. Bir oyun oynanmış ve -hakkıyla veya değil- kaybedilmişti. Ben de kartları masaya açacaktım. Dürüstlük belki de anahtardır diye düşündüm.

Ancak yanıldığımı ve kimsenin dürüstlüğü aramadığını fark etmem çok sürmedi. Birkaç hafta denedim bunu galiba, çevremde kim varsa olduğum gibi davrandım, maske veya bir kısıtlama olmadan. Artık ya durmadan -ve ciddi konularda neredeyse patavatsızca- konuşuyor veya sonuna kadar susuyor; benimkilere karşı fikirleri olanlara arsızca saldırıyor veya susarak onların kendilerini mahvetmelerini izliyor; önceki ben’le kaldıkları yerden devam etmek isteyenleri yeni ben ile tanıştırıp korkutuyor veya ortamdan arkama bakmadan kaçıyordum. Kız arkadaşım ayrıldı önce benden, bir ay boyunca neredeyse en ufak bir şey demediğim için. Onu aslında sevmiyor muydum? Yo, elbette seviyordum. Camus’a göre, tarihçilerin “gazete okuyan ve zina edenlerin çağı” olarak yazacakları bu dönemde dünyaya gözlerini açan bir genç olarak, tabi aramızda, belli sayıda sevgililerim oldu. Ben ve diğer gençler için bunlar yalnızca deneyimdi. Sizin için belki cinsellik odaklıdır bu etkileşimler. Veya bir başkası için ciddi bir müessesenin temelleridir. Bilemem. Ama ben fazlasıyla zevk alıyordum açıkçası tüm bu tatlı telaştan, acemilikten, sevgi sözcüklerinden, onun elinin benimki içindeki sıcaklığından ve nice minik detaydan. Öyle pek de baskın taraf da olmadım ilişkilerimde, tam tersine oldukça alçakgönüllü ve nispeten sessizdim. Politik anlamda cinsiyet eşitliği bir kenara, romantik ilişkilerde kuşkusuz kadın daha yüksekteydi. Buna lafım yoktu, hala da yok. Yeterince el üzerinde de tuttum hepsini. Ama o an bakınca anladım ki, böyle yükseğe koyarak hepsini ironik bir şekilde kullanmıştım aslında. Her birine aşırı derecede değer veriyor ve ne dilerlerse yapmaya çalışarak kendilerini özel hissettirmeye çalışıyordum; bu da onları, alttan alttan da olsa, bana bağlıyordu. Asla dışarı yansıtmadığım kıskançlığımı böyle dizginleyebiliyordum ancak. “Biz neyiz?” gibi belirleyici sorulardan belki de bu yüzden korkuyor ve sorulduğunda kavga çıkaracak kadar sinirleniyordum. Gerek romantik, gerek de arkadaşlık ilişkilerimde özgür kalmaya çalışmıştım, gereken değerle ilgiyi sağlamış ve karşılığında onların beni rahat bırakmasını ummuştum. Her birini sevmiş, ama beylik deyimiyle, hiçbirini de sevmemiştim. Tiksindiriciydi bu, çevremde kaçındığım şeylerin yine ortasında bulmuştum kendimi. Ama maskeyi attığımda ise onlar beni sevmeyi bırakmıştı. Karşılarındaki kişi sessiz, onlara eski ilgiyi göstermeyen, içine kapanık biriydi çünkü. Ne yapacağımı bilemiyordum bu konuda ve açıkçası oldukça üzülüyordum da. Ailemle de durmadan tartışıyordum, çünkü artık onların koyduğu hedefler de dahil olmak üzere çoğu şey eski anlamını ve önemini yitirmişti gözümde. Arkadaşlarımın suratına ne ölçüde olurlarsa olsun tüm tiksintilerimi püskürtüyordum ve sık sık kavgalara girişiyordum bu nedenle. Bir gün ölümsüz olduğumu düşünürken, diğer gün yalnızca o günü atlatmayı hedefliyordum. Anlayacağınız, olmuyordu. Kimse dürüst değildi ve dürüst birine de hiçbir zaman ihtiyaç duymamışlardı, hele etrafları toplumun istekleri bağlamında davranan yüzlerce bireyle doluyken. Birey demek bile komik geliyor, bu maskelerin arkasında bir birey olduğunu unutuyorum çünkü bazen. Siz de benim gibi düşünüyorsunuzdur muhakkak ama ikimiz de biliyoruz ki, mutluluk ile farkındalık arasında ilk seçeneği seçmek, az yaptığımız bir şey de değil. Hatalı mıyız? Hem de nasıl. Mantıklı mıyız? Ne yazık ki, evet. Ah, lanet olsun, sıcak çikolatam soğumuş. Dökmem gerekecek, iki dakika sabredin; çünkü İncelemecilik zanaatını edindiğim bölüme oldukça yaklaştık. Hemen geliyorum.

Evet işte değerli okuyucum, işte böyle. Bir anda yeniden yalnız kalmıştım. O an gidip de bir Budist manastırına keşiş olabilirdim fırsatım olsa. Düşüş bitmiş, dibe ulaşmıştım herhalde. Biri yoktu burada, mutlak karanlık: ne bir dost, ne bir düşman, ne bir yargı. Okula gidip geliyor, herkese selamımı veriyordum, onların selamını alıp, günümü geçiriyordum. Önceki herkes yine etrafımdaydı, ama kimse yanımda değildi, yaklaştırmazdım da. Günler böyle ilerlemeye devam etti bir süre. İnsanların -iyi veya kötü- gitgide daha az umurunda oluyordum. Bundan şikayetçi de değildim ama bir terslik de vardı işte, dipte olmama rağmen bu sefer de yerin dibine giriyormuş gibiydim an be an. Tahammül sınırlarım aşılmıştı artık, çevremi yitirmenin sınırına gelmiş, başarımı oldukça düşürmüş, sevdiklerimi kendimden itmiş ama kendimi daha da beter bir yerde bulmuştum işte. Deliriyordum sayın okuyucum, düşüşümün hala benimle planları bitmemişti. Dipte beni beklemekte olan canavarın asıl hatları gözükmeye başlamıştı bile. Korkuyordum sayın okuyucum. Bu korku da, ölüm korkusunun tıbbı veya insan korkusunun hukuku geliştirdiği gibi, benim yeni bir sistem geliştirmeme yol açacaktı: İncelemecilik. Mesela siz, değerli okuyucum, belki başlık hoşunuza gitti, belki konu ilginizi çekti, belki Camus okuyucususunuz, belki de bir tanıdığınız tarafından yönlendirildiniz ama bir şekilde bu yazıma denk geldiniz. Kendimi açtım size, aklınıza bir portremi çizdim. Buraya kadar normaldi, ta ki kendi kusurlarımı masaya dökene kadar. İnsanlarla olan ilişkilerimi, hedefsizliğimi, hatta göz teması kurmaktaki zorluğumu, birçok insanın ağzından normal durumlarda duymayacağınız kadar itiraf bahşettim size. Tüm şema basitti: size kusurlarımı saymaya devam ederken fazlasıyla seçici davranmak. Nice söylemediğim tarafım vardır, ki anlattıklarım da ne kadar tamdır, ne kadar az çarpıtılmıştır, o bende saklı. Ama ortaya bir şeyler döktüm, kartlarımı masaya açtım bir kere ve satır aralarında özneyi “biz” yaparak oyunumu oynamaya başladım. Aynı kumaştanız hepimiz şunun şurasında, hepimizin özel kusurları genel pürüzlere çıkıyor. İncelemecilik ise yalnızca bu derin gözlem ve incelemelerimi kullanma şansı veriyor bana, böylece sözde kendimi eleştirdiğim süre boyunca en ufak özne değişiklikleri bana sizi yargılama hakkı verir. Bir bakmışsınız, kendimi yargılamaktan genel yargılara geçmişim ve yayım gün gerilir, size doğru gerilir. Üstelik siz bana karşılık vermek için ağzınızı bile açamazsınız, çünkü sanıyorsunuzdur ki ben kendimi yermekle meşgulüm. Yavaş yavaş sizi de iterim uzun zaman önce sürüklendiğim uçurumun kenarına ve ne zaman size de sorgulatmaya başlarsam, işte o zaman rahatlarım. İşte böyle sefil yaratıklarız biz. Ama güvenin bana, değerli okuyucum, siz kendinizi yargılamaya başladığınızda, ben burada büyük bir zevkle sizi dinlemeye hazır bulunacağım. Sonuçta, ne olursa olsun, iyi bir dostum ben, her itirafınızdan sonra size duymak istediğiniz yegâne şeyleri söylemek benim boynumun borcu.

Vedalaşma zamanımız geldi galiba sayın okuyucum, satırlarım büyüsünü kaybedeli çok oldu, maske düştü. Birazdan yazım bitecek ve bilgisayarı kapatacağım. Kapkara ekran kaplayacak bu uzun paragrafların yerini. Çukurun dibindeki gerçek canavarı orada göreceğimi biliyorum: bir çift göz, burun ve ağız. Kendime bakıyor olacağım yeniden, o tek canavara, tüm yolculuğun son noktası başlangıcı olacak anlayacağınız. Tepede de vardım ben, düşerken de, en dipte de. Yalnızken de, etrafım doluyken de. Seviyorken de, nefret ederken de. Ben hep buradaydım sayın okuyucu, sen de hep oradasın, ben kendimle, sen kendinle, daimi yargıçlarımız yine kendilerimiziz. Her ne kadar da başkalarını türlü türlü yöntemlerde yargılayarak özgürlüğümüze ulaşsak da bu çok sürmeyecek. Özgürlük her zaman zor olacak çünkü, ve köleliğe yeniden koşacağız büyük bir hevesle. Kimi zaman aile şefkatinde arayacağız sahiplenilmeyi, kimi zaman işteki patronların emirlerinde. Göklere adaklar adayacak, dualar edeceğiz. Deliler gibi seveceğiz, nice kızların kapıları altında sabahlayacağız. Birbirlerine pranga sırasında, özgür olduğunu fısıldayan köleler gibi mutlu olmaya devam edeceğiz. Ama bileceğiz ki, yolun sonunda yargı hep olacak, kendimizi yine biz yargılayacağız. Çünkü, o ışığı, kendini bağışlayabilen kutsal insanların masumiyetini düşürdük belki de sabahları işimize yetişmeye çalışırken ve kaybettik. Bu yüzden, sabah evden çıkmadan büyük bir özenle seçip takacağız maskelerimizi. Bu dünya dürüstlere göre değil çünkü, hele en büyük düşmanımız yine kendimizken.

Artık tüm bu olanlar hakkında pek de bir şey hissetmiyorum sayın okuyucum. Belki bir gün karşılaşırız ve tüm bu yazdıklarımın ne olduğunu sorarsın. Albert Camus’un Düşüş isimli eserinin irdelemesi olduğunu söylerim sana gülerek. “Elbette ciddi değildim yazdıklarımda. Kitabı oku hele, anlarsın.” Böylece bu yazının aklında benimle ilgili oluşturduğu tüm yargılar uçup gider herhalde ve ben de yine kendimle kalırım. Her şey olup bitti çünkü ve geçmişe tozlu bir pencereden bakıyor gibiyim, gördüğüm ama dokunamadığım onlarca bulanık simanın yavaşça yitişini izliyorum. Ara sıra kasa sırasındaki o bakışmayı düşündüğüm oluyor, o soğuk mavi gözlerin arkasında neler yatıyordu, neler hissediyordu, merak ediyorum. Ama bir gün bunlar da yitecek. Şu an ise başladığım yerdeyim ve mutluyum. Belki bir gün onla karşılaşır ve tüm bunları sorarım. Ancak çok geç artık, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!