Ne kadar çok konuşulur sevgiden, her şey nasıl da bağlanır sevgiye, onun eksikliğidir dünyamızı durduran sözde. Bakışlar sevgi pırıltısından bir kıvılcım bile taşımaz oysa çoğunlukla. Uzak ve haşin yüreklerinden karanlık taşar o insanların, boğar o içten, cıvıl cıvıl hisleri. Ağızlarından o sihirli kelime düşmese de kalpler siyah bir saraydır güvercinlerin hiç uğramadığı. Sevgili güller onlara sevgiyle eğilecek yüzleri, incitmekten korkarcasına okşayan dokunuşları bekler öyle boşuna bazen. Ama gül, sevda tutkusundan vazgeçebilir mi ruhu bedenini terk etmedikçe, bülbülün sesini duyduğunu zannettiğinde iç titremeleri nasıl yok olur, yok olup gitmedikçe?

1992 yapımı Ali Özgentürk’ün yönettiği beyaz perdenin sisli büyüsüyle çevrili “Seni Seviyorum Rosa” filmi sevginin ve sevda tutkusunun yolunda bir hayatı capcanlı gözlerimizin ve yüreğimizin önüne seriyor. Öykü öylesine güncel ki, tekrar tekrar izlenip Rosa’yla hemdem olup sevgisizlik meselesine ayna tutmak gerekiyor. En önemli yazarlarımızdan sevgili Sevgi Soysal’ın 1968 yılında yayınlanan kadınların toplum içindeki tutsaklığını konu edinen “Tante Rosa” adlı eserinden uyarlanmış film. Filmi izlerken toplumun genelinde kadınların özelinde yaşanan sorunların pek de değişmediğini görüyor insan Rosa’yla gözyaşı dökerken. Rosa’yı başarılı tiyatro oyuncumuz Sumru Yavrucuk ölümsüzleştirmiş, hiç değişmeyecek, terk etmeyecek bir sevgiliye tutulmuş Rosa’nın umutsuz aşkını Mahir Günşiray, ilk defa Rosa’ya prenses olduğunu müjdeleyen ve onun hikâyesinde hepimize eşlik eden büyücüyü canlandıran Ayla Algan, İsmet Ay, hepsi bugün özlediğimiz inanılmaz bir oyunculuk sergiliyorlar. Sumru Yavrucuk, gözleri, bakışları, mimikleri, devinimleri, her şeyiyle Rosa, nefes alan, bizlerden biri olan bir kadını önümüze seriyor.    

Sevgisizliğin buzlu bakışlarıyla çevrili Rosa, donuk çehrelerin simgelediği, insanı buzdan zincirlerle esir edip kalbine ulaşıp öldürünceye kadar uğraşan dondurucu pençeler. Rosa, sevgiye susuz Tante Rosacık, ne güzel gülümser, evrenin sunduğu bütün sevgi onun o tatlı gözlerinden yansır sanki. Toplumun sevgisizlik zehri sarar Rosa’yı, ama o sever, son nefesine kadar. Çocukluğunda bir sirk gösterisinde izlediği o çok ünlü “tehlikedeki hanım”(damsel in distress) temalı oyun, onun hayat yolunu çizecektir adeta. Avrupa’nın ünlü Orta Çağ öykülerinin temel konusu, beyaz atlı prensini bekleyen prenses ya da soylu genç hanım, işte Rosa budur ve bu olacaktır. Hayal ve gerçeğin birbirleriyle sarmaş dolaş olduğu karelerde hayal ön plandadır. Ara ara gelir prensi, iyice yaşlanıp bir umutsuzluk gölgesi düştüğünde üzerine son defa görüşürler. Evde başlar sevgisizlik çemberi, eğitim için gönderildiği manastırda cendereye almaya başlar onu. Parmaklıkların üzerinde özgürce uçan beyaz güvercinin kanadına tutunmak ister gibi bakar Rosa, sadece o bakar. Tanrı’nın sevgisine hayatını adayanlar, bu sevginin apaydınlık, cıvıl cıvıl yansıması üzerinde parladığı için karanlık bir mahzene atarlar onu. Mahzenlerin karanlığı falan karartmaz onun ışığını.

Buğulu aşk düşlerinin oluşturduğu bir gecenin sonucu, evlenir Rosa. Kaçar sonra, yine kasvetli bir gün, her gün gibi, dizleri kanasa da düştüğü yerde, o buzlu pençelerin kavrayışından kaçar. Delacroix’ın ünlü “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosundaki kadın gibi, camı kırdığında onu boğan bu hayatta nefes almak için, prensini görüp koşar gider Rosa. Heinrich Böll’ün “Palyaço” romanında bahsedilen “ırz düşmanının biriyle” istemediği şeyleri “evlilik sözleşmesi” gereği yapmak zorunda olan kadınlardan biri olmaya son verir. Bu kadar tutkulu bir kadını yavaş yavaş çürütmekte olan bu dünyadan, kocasının, çocuklarının olduğu bu dünyadan çıkıp gider. Düşebileceği dibin daha dibinde bile ayağa kalkar Rosa, yürür ileriye. Kendi hayatı, sefillik dese de başkaları, bitmeyen sevgi arayışı, hiç bitmeyen sevilme ateşi. Pamuk bir nine olduğunda, komşunun torununun avucunun içindeki benin onun çok mutlu bir yaşantısı olacağını simgelediğini ne de tatlı anlatır. Ona gülmeyen talihin yaşama yeni adım atan bir bireyde belirtisinin görülmesi nasıl da keyif verir ona.

Yüreğimizi yakar Rosa ama o meşale ışık da tutar yolumuza. En olmayacak zamanlarda yeni sevinç kaynakları bulduran ışığı ona, hep canlıdır. Düğün fotoğrafları çekilirken yerde gördüğü bir kaplumbağayı kucağına aldıran, çok yaşlandığında bir papağanı görüp delice bir mutluluğa kapılmasını sağlayan o ışık, evet, ona muhtacız işte. O ışığı taşıyanları kucaklamaya mecburuz bu tünelden çıkmak için, o ışıkla alev alev yanmalı dünya. Bırakmalıyız kendimizi bu pırıl pırıl yola, Amorphis’in “Amongst Stars” (Yıldızların Arasında) şarkısında dediği gibi, “Gözlerini kapa ve teslim ol geceye. Yıldızların üzerinde süzül, unut geride kalanı. Batan güneşe de bakma şafağın ışığına da.”    

Not:  İngilizce yazılarımı blogum artidelight.com takip edebilirsiniz.