O, ilk FLÖRT’ümüz, OLAMAM SENDEN BAŞKASIYLA dediğimiz ilk aşkımız; AH NEREDE diye yolunu gözlediğimiz, kolejli ‘gerçek’ sevgilimiz; belleğimizde düşlerimizde kalan tertemiz bir sevgi pırıltısıydı her zaman. Hep yakınımızdı. Şarkılarıyla en yakınımızdaydı. Şimdi düşünüyorum da, “Söyleyin arkadaşlar, aşk böyle mi başlar?” sorusunun yanıtını bulmamızı sağlayan sahici bir ikondu örneğin. Gün gelir tıpkı onun gibi, “aşk nezlesi”ne tutulurduk. Bütün o yıllardan esen genç, taptaze bir rüzgardı sanki, içimizde kopup savrulan, hiç dinmeyen. Dahası hafızamıza kodladığı ne çok şarkı vardı, değil mi? Haydi, itiraf edelim ki biz onu çok sevdik. Şarkılarını, kitaplarını, sahnede yaşar kıldığı karakterleri, konserlerini. “Lüküs Hayat”ın güzel Şadiye’sini. Kontes Almaviva’yı. Hepsini.

Hatırlıyorum; 1989 yılıydı. Yaz. Aylardan ağustos. Tek bir spot aydınlatıyordu sahneyi.
“Genç yaşta kazandığın ünü kolay taşıyacak mısın?
Severse halkın seni, pek aldırmazsın.
Nefreti yıkar seni,
Tüm genç yaşta ün yapanlar öderler, şöhretin bedelini..”( 1 )

Che Quevera (Neco) hırsla döndü. Müzik devam ediyordu. Eva Duarte Peron (Füsun Önal) tükürür gibi baktı bir an yüzüne:

“Genç, hırslı kadın öyle miyim ?
Belki doğrudur. Bilinen hikaye, fakir kız ünlü bir koca bulur.
Geldim ben, tam yerine, tam zamanında.
Doldurdum bir boşluğu
Şunu bilin ki siz, hiç kimse alamaz yerimi..”( 2 )

“Hair” den, “Evita” ya Füsun Önal’ı düşünüyorum.

İşte yine başladı. Ansızın. Durup dururken. Adımlarını daha da sıklaştırdı Che, hızlandırdı. Her adımda sesi daha da yükseliyordu.

“Ben buradan gitmeden söyler misin ?
Son valsimiz de bitmeden,
Bu sorumu küstahlık sayma,
Ne kadar sürecek oynadığın oyun ?
Ben yok olup gitmeden söyler misin?”(3)

Yıllar yılı bütün dünyada sadece “Evita” müzikalini sahneye koyan ünlü yönetmen Kenneth Urmston’un ‘Türkiye de sergilenen “Evita’’için ilk tercihiydi Füsun Önal. ‘Arjantin Ağlama Bana’ şarkısının bitiminde Açıkhava Tiyatrosu alkıştan inliyordu. “Hair”, “Evita”, “Durdurun Dünyayı İnecek Var” gibi gibi en önemli müzikallerde, oyunlarda rol aldı. Ayakta alkışlandı.

Suskun bakıyordu Eva Duarte Peron.

“Genç, hırslı kadın, güzel ve zirvede
Zengin, yetenekli, şöyle bakınca azize ile fahişe karışımı bir kadın.
Sokaklarda sürterdin.
Tırmalar, dişler, vurur, kırardın.
Genç, hırslı kadın.
Bu sevgiyi ve bu şöhreti hayal eder miydin?
Sürterken barlarda, arka soaklarda
O salaş tiyatroda
Gözlerin hiç parlar mıydı?”(4)

Rutubetten küflenmiş evler arasında, yağmurun çürüttüğü pencere pervazına dayanmıştı Eva Duarte Peron. Kül tablasında yarım bırakılmış bir sigara. Odadan taşlığa sızmış, sırılsıklam bir karanlık. Gece iyice çökmekte. Kırık saksılarda fesleğen ve sakız sardunyaları.

Füsun Önal’ı anlatmak ne kadar zor. (İyi de hangi Füsun Önal? Dünya standartlarında bir şarkıcı ve oyuncu, fotoğraf sanatçısı, besteci, söz yazarı, yazar.) Bu defa farklı bir şey yapayım dedim… Hiç araya girmeden onun anlattıklarını kağıda dökmeye karar verdim. Pink Martini’nin bir şarkısı vardır hani: “Napoli’de bir gece… Ay ve denizle birlikte… Bir melekle karşılaştım!..” İşte aynen öyle. Türkiye’nin en özel kadınlarından biridir o. Seneleri hiçe sayan bir güzellik, asla sönmeyen bir yıldız. 20.yüzyıldan 21. yüzyıla taşınan bir şöhret. En sevdiğim dostlarımdan biri..

“Sevgiyle dolu bir insanım. Sevmeyi seviyorum. Her şeyi seviyorum. Doğayı, hayvanları, çocukları, yaşlıları. Ama doğayı yok eden, hayvanlara zulmeden, onları kobay olarak kullanan, çocuklara kötü davranan insanları hiç sevmiyorum.

Neşeli, sade, alçakgönüllü, ufak tefek, kendine özgü giyimi, davranışları olan, içi sevgi dolu, hayvan dostu, müzik delisi, tiyatro aşığı, yaşamda kendi koyduğu kurallara bağlı, hep çocuk, ebedi genç bir kadınım ben. Koşup durmayı çok severim. Bazen gün yetmez bana.

Daima evde neysem, sokakta, sahnede, ekranda hep aynıyımdır. Dostlarıma, arkadaşlarıma olan sevgim neyse, odur. Sevgimde ikili davranma diye bir şey yoktur. Sevdiğimi, severim anlayacağın, sevmediğimi de belli ederim hemen.

Kadınım, canlılıktan yanayım. Hayatı doyasıya yaşarım, denerim. Kendimle, yüzümle, bedenimle, duygularımla barışığım. Dedim ya, ebedi gencim. Ateş parçasıyım. Bazen çılgın bir rüzgar gibi eserim… Umursamaz davranırken, çok kıskanabilirim. Gülerken duygulanır, bir an ağlar, sonra neşelenebilirim. Çok sinirlenip beş dakika geçmeden her şeyi unutabilirim. Ama üç kağıdı yalanı asla !

Acılar, sevgiler, birlikte yaşanmalıdır Pınar. Öyküler birlikte yaşanmalıdır. Hep sevdim, acı da çektim ama şanslıydım çünkü hep bir öyküm oldu benim.

Ardında pek çok yapıt bırakan, bırakabilen sanatçıdır. Yani, pek çok esere imza atmış, senelerini yaptığı işe adamış olanlara sanatçı denir, bilmem anlatabiliyor muyum? Öyle bazılarının düşündüğü kadar kolay değil sanatçı olmak. Daha doğrusu olabilmek. Kültürlü, disiplinli, yaratıcı olacaksın, arttıracak, okuyacak, dinleyecek, seyredeceksin, izleyecilerine saygın olacak, meslektaşlarınla iyi geçineceksin, yoksa her şey bir balon köpüğüdür.

Müzik dünyam benim, damarlarımda show-business kanı dolaşıyor. Sanat eserinin öncesiz sonrasız özgürlüğüne inanırım.

Halkın arasında dolaşmak keyif verir bana. Onlar beni ‘ben’ yaptı. Neden saklanayım ki onlardan? Gözümde daima kara gözlüklerim vardır. Ama arkasına gizlenmek adına takmam gözlüğümü. Severim insanlarımı, gencini yaşlısını.. Fazla havalı, kibirli olanları pek sevmiyor insanlar. Hatta hiç sevmiyor. İster sanatçı, ister politikacı olsun, kendine yakın olanları benimsiyor halk, yüreğinin kapılarını açıyor ardına kadar. Bana ‘bu kapılar’ açıldığı için mutluyum.

Müziğe başladığım yıllarda Ajda fırtınası esiyordu. Ama ben yine de sesimin ve giyim stilimin, hep kendim gibi olması gerektiğine inandım. Ve yıllarca uyguladım bunu. Taklitler, gerçekleri yaşatır her zaman. Tüketim eşyalarında da böyledir bu.

Radyo ve televizyon kanallarında çalan şarkılar yıllardır birbirlerinin devamı gibi. Nasıl desem, sanki seneler önce bir şarkı çalmaya başlamış da hala aynı şarkı söyleniyormuşcasına tıpatıp benzeyen şarkılar… Şarkıcılar sürekli imaj değiştirmeye devam ediyorlar. Adeta her şarkıya bir başka imaj bulma zorunluluğu. Türkiye’deki ekonomik dar boğaz gibi, onlar da imaj dar boğazına düşmüş ve ne yapacaklarını bilmeden, birbirlerinin eski imajlarını kullanmaya başlıyorlar neredeyse.

Bizim dönemimizde şarkıların modası geçmezdi. Bu nedenle de zırt-pırt plak yapılamaz, böylece de beste, şarkı sözü enflasyonu olmazdı.

Hatırlarsın belki, gece kulüpleri vardı bir zamanlar. Dans vardı. Dans müziği orkestrası ve solistleri vardı. Şıklık, zerafet, kalite vardı. Bu güzellikleri iki, üç yıl da olsa yaşayabildiğim için şanslıyım.

Şarkılar bize can vermeli, şarkılar bize hayat vermeli. Şarkılar bizi karamsarlığa iteceğine, güç vermeli. Teselli bulmalı insan güzel yazılmış sözlerde.”

Herkesin Diva ve benzeri (hak edilmiş/edilmemiş) unvanlara sığındığı günümüzde, Füsun Önal hep bir klasik olarak kaldı. Çoktan kolektif bilinç altımıza sinmiş “Minik Kuş”, “Aşk Nezlesi”, “Oh Olsun”, “Senden Başka”, “Bigudi”, “Ah Nerede”,  “Karasevda”,  “Aç Gözünü ” ,  “Dünya Benim Oldu”  ve benim için çok özel olan “Gel Gel ”adlı şarkılarıyla.

Altın plaklar, plaketler… İlk stadyum konseri… İlk dans grubu önce 11, sonra 21 kişilik… Film çalışmaları… Fotoğraf sergileri, gazete dergi yazıları. Ve Tarık Dursun K.’nın, Aziz Nesin’in teşvikiyle adım attığı yazım dünyası… Üst üste yeni basımları yapılan Füsun Önal kitapları (Bence, anlatım, kurgu,öz-biçim uyumu, şaşırtıcı ruh çözümlemeleriyle üslup açısından seçkin eserlerdir hepsi de. Bir tür hayat tasviridir Füsun Önal’ın kitap kahramanları.) imza günleri, söyleşiler. En son 2007 yılı NTV Radyo “en iyi yazar” ödülü.

Haldun Dormen’in sesini duyar gibi oluyorum bir an: Füsun Türkiye’deki garip fenomenlerden biri hiç kuşkusuz. Onu yıllar önce tiyatro meraklısı genç, başarılı bir şarkıcı olarak tanımıştık. Sonra birdenbireKelebekler Özgürdüroyununda, karşımıza başarılı bir tiyatro oyuncusu olarak çıktı. Şarkıcılıktan, başarılı tiyatroculuğa geçmek kolay değil, ama Füsun bunu rahatlıkla becerebildi. Sonra bir günFotoğraf sergime gelindedi sanki her gün fotoğraf sergisi açıyormuş gibi.”

Müzik, tiyatro ve edebiyat için yaratılmış bir sahne-varyete ustası, teknik bir büyücü.

Güzelliğine, yeteneğine hiçbir söz yetişemez zaten. Geçmiş ve gelecektir o. Hüzne ve neşeye aynı anda sürükleyebilen bir ikonadır Füsun.

Siklamen rengi anılara, sigara külü gibi dağıldı dağılacak sevinçlere getirdim sözü. Gülümsedi. Yapayalnızlıkla kelepçelenişimizin nedenlerini de soracaktım ona, sormalıydım. Vazgeçtim.

Dibine kadar kadar yaşamıştı hayatı da, sevgileri de. Gönlünde vazgeçemediği bir ‘uzun boylu’su vardı nicedir. Uzakta da olsa, bir soluk kadar yanındaydı her zaman, şarkılar söylemiş, dizeler yazmıştı onun için… Çok sevmişti.

Aşk denen o koskoca kayanın minicik bir taş parçasıyla yıkılamayacağını zaten Çiğdem Talu ve Füsun Önal’dan öğrenmiştik.

Ve birden seneler geçti.

Zeki Müren artık uzak, asude bir iklimde. Sevim Tuna da Sevim Deran da Behiye Aksoy da. Şarkılar sustu. Gazinolar kapandı tek tek.

Sevda bahçelerinin çiçekleri hep soldu.

Havalandırma ızgarasının üzerinde, etekleri uçuşan Marilyn, gerisingeri, başladığı yere döndü. Bakışlarında intihar tortusu ve hisarbuselik bir yalnızlık.

Gecenin son demleri.

Füsun Önal bütün güzelliği, o alıp götüren ışıltısıyla çokta eski sayılmayacak zamanlardan yarına doğru yürüyor. Bir yerlerde unutulmuş yakamoz sefaları, ay ışığında birbirine karışan vücutlar, sevişmenin rengini keşfediyor kan ve ter içinde. Yalnızlık çoğalıyor. Anılar kronolojiye isyan etmekte.

İnsanlar değilse de kelebekler özgür müdür sahiden?

(1,2,3,4 ) Evita Müzikali.Çev : G.Gürün