Triyandafilis, duyunca unutulmayan isim, Triyandafilis, tanıyınca bağra basılan kız, yüreğe hem ferahlık hem sızı, boğazı düğüm düğüm edip gözleri buğulandıran keder. Sevmeden durulamayan, çocuk bakışları hep üzerinizde, öyküsünden bahsetmeden duramayacağınız, sabah gözlerinizi açmadan gördüğünüz, düşünüzde beraber dolaştığınız. Kendiliğinden yazdığı kalemin, sözcüklerin birbiri arkasından geldiği, film karelerinin yazıya döküldüğü, yazının film karelerinde nefes aldığı öykü. Triyandafilis, gitmeyecek hiç, biliyorsunuz, kalbinizde kurduğu tahtta artık o, işte gülümsüyor bile ve dökülemeyen yaşlar, göz pınarlarında birikip boğazınızı yakan yaşlar yine, izlediğinizde olduğu gibi filmi.

“Sen de Gitme Triyandafilis” eşsiz yazar Ayla Kutlu’nun düşle gerçeği olağanüstü bir şekilde kaynaştıran dokuz öyküden oluşan kitabının adı ve ilk öyküsü, belki de en unutulmaz olanı. 1990 yılında Sait Faik Hikâye Ödülü’nü kazanan bu kitapta kadınlar, kadınlarımız öykülerin kahramanları, Ayla Kutlu bu kadınlarımızı oldukları gibi, sineye çekilmiş görünen, ince ince sızıları, yaraları, kendileri olmasınlar, olamasınlar, iple bağlı kuklalar gibi verilen rollerini sessizce oynasınlar diye hırpalanan, delice uğraşılan kadınlarımızı büyüleyici cümleler, tadına doyulmaz ifadelerle sözcük sözcük anlatıyor, adeta sözcüklerden ilmek ilmek kilimler dokuyor, eski zamanlarda sözlü öyküleri yüzyıllarca belleklerden silinmeyen öykücüler gibi. Hatay vardır öykülerin başkahramanı gibi, Ayla Kutlu’nun memleketi, kadim topraklar, varoluşundan beri kültürel zenginlik alemi, destansı ırklar, milletler çeşitliliği. Kendisiyle yapılan röportajda “İskenderun’da değil de bir başka kentte yetişmiş olsaydım, bu öyküler çıkmayabilirdi,” diyor. Yer yer masalsı ögeleri barındırır bu öyküler, “Altın” öyküsünde parmakları altına dönüveren, kadın olmanın bedelini çok acı ödemiş olan ninenin öyküsündeki gibi. Kadın olmanın ne olduğunu bilmiştir ama nine, “durgun denizler gibi uzak” görünse de şimdi, altınını bulmuştur, kendisine bakan kıza iletir altınını, güneşe keser her yanı “Ben hiç yaşlanmayacağım. Ellerim çirkinleşmeyecek, yüzüm buruşmayacak, içim korkularla dolup taşmayacak…” derken kız.

Benim Triyandafilis’le tanışmam öyküyle aynı adı taşıyan 1996 yapımı filmle oldu, birkaç ay önce daha. Tunç Başaran’ın, benim en sevdiğim, filmlerini o yıllarda özellikle sinemada izlemeden duramadığım sevgili yönetmenin yönettiği “Sen de Gitme Triyandafilis”i nasıl duymamışım, o zamanlarda sinemada izlemenin tadına varmamışım, hâlâ hayret ediyorum. Bazı güzellikler sonradan buluyor bizi galiba, bazı dostluklar ilerleyen zamanlarda elde ediliyor, Ayla Kutlu ve Triyandafilis de öyle benim için. Senaryosunu sevgili Başaran’la birlikte Macit Koper ve Ayla Kutlu’nun yazdığı film, “En İyi Senaryo” dalında Altın Koza Ödülü aldı, Altın Portakal Film Festivali’nde ve yabancı film festivallerinde de birçok ödülü var. Devlet tiyatrolarında da aynı adla sergilendi. Triyandafilis rolünde Olivia Bonamy vardır karşımızda, babası Fikret Hakan, Triyandafilis’in bakıcısı, can yoldaşı Sultan rolünde Işık Yenersu’yu görüyoruz. Önce filmi izlemiş biri olarak çok başarılı bulduğumu söylemek istiyorum uyarlamayı, birtakım küçük farklarla zihnimizde canlandırdığımız öykü capcanlı karşımızda, bir daha gözlerimizin önünden gitmemek üzere. Triyandafilis, çok güzel Rum bir genç kızdır ama zekâ yaşı on bile değildir. Dışarıyı merak eder hep, kitabın kapağında da gördüğümüz gibi, demir parmaklıkların arkasından hüzünle dışarıya bakar, kaçmak ister, görmek, tanımak ister dünyayı. Onu korumak içindir bu parmaklıklar ama kendisinden kim koruyacaktır onu, hiç algılayamayacağı cehennem yanından dünyanın? Aynaya bakıp güzel olup olmadığını sorduğunda anlar Sultan, yaşamdaki tek dayanağı, bakıcısı, her şeyi, bu demir parmaklıkların artık onu tutamayacağını. Çok varlıklıdır Triyandafilis’in ailesi. 1930’lar Hatay’ındayızdır, Fransız işgali altındadır şehir, babası Fransızlarla pek içli dışlıdır, hep iş üstündedir, hiç kıyamaz ona, “sen de gitme” der, “sen de gitme”. Ablası, acımasız kardeşleri uğraşıp durur onunla, hep kilitlidir kapılar, kaçmaya kalkışır hep Triyandafilis. Bir gün bahçede görür onu Sultan, bir Fransız askerle el ele, işte dünya gelmiştir eline Triyandafilis’in, karışamaz Sultan, karışamaz kimse, ama işte ilk sevinç, ilk acıya karışır çok kısa sürede ilk “gitme” deyişi Triyandafilis’in, Fransızlar çekilmektedir artık. Evde de bir telaş, onlar da gidecektir başka yere, farklı yönden esmektedir siyasi rüzgarlar. Daha küçücükken ezilen, bütün suçların yöneldiği, dağlar gibi yükü sırtına bindirilen dünyanın kadınlarından farklı gibidir Triyandafilis durumundan dolayı.

Aşk yasaktır kadına sanki, töre, gelenek zincirleriyle bağlıdır kadın, ölüm kol gezer başının üstünde, ayaklarının altında  ya da “Gülperi” öyküsünün kahramanı gibi, “on iki yaşında, önüne tek yol” çizilen, “kötü kadın” denilen biri olacaktır. Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” kitabındaki Aysel karakteri gibi, bugün de soluduğumuz kötü havanın, çarpık ahlak kurallarının kurbanları. Marguerita Duras’nın “Konsolos Yardımcısı” kitabındaki Çin-Hintli köylü kız, hamile olduğu anlaşılınca annesinin kovduğu, gitmezse zehirlemekle tehdit ettiği, nereye gideceğini aynı Gülperi gibi bilmeyen, suçunun ne olduğundan habersiz, dilini bilmediği yerlerde yitip giden kız gelir aklımıza, kadın hep suçludur. Yılmaz Güney’in “Yol” filmindeki kadınlar gelir gözümüzün önüne, yaşam koşullarının en ağırını taşıyan, kendi varlıklarının ne olduğunu bilmeleri yasaklanan kadınlar, sessiz, ürkek, hüzünlü bakışlarıyla ancak konuşabilen kadınlar, onları un ufak edip cansız bırakan töre, dinin namus bekçiliği, ayağı sürçen kadını öldürme mekanizması olduğu zannedilen yerler. “Hakkari’de Bir Mevsim” filminde de yine yüce dağların gölgesinde çetin yaşamların boynu bükük kadınlarını görürüz, sorgusuz sualsiz ne denirse yapılması istenen kadınlar. Samim Kocagöz’ün öykülerinde de gördüğümüz, hep tarlada çalışan, ocağı daima tüttüren, kızlarına da daha bir gelecek vaadi asla veremeyen kadınları anlatan çoğunlukla Ege öyküleri, küçücükken babası öyle istiyor diye, annesi ne kadar ağlasa sızlasa da hiç tanımadığı yaşlı bir adamın peşinden bilmediği bir hayata yürümek zorunda kalan kızcağız, evrensel bir acı, kadının çaresizliği. Kutlu’nun da belirttiği gibi bu öykülerde en çok kadınlığını yaşayabilen Triyandafilis’dir ama kötülük sarmalından o da alır payını. En acı, o evden kaçıp asker kamyonuna bindiği anda aklımıza düştüğünü bile kendimizden saklamaya çalıştığımız “sakın” diye başlayan, maalesef daha kötüsü bile olan korkularımız. Onu bir annenin beklediği kadar bile bir karşılık beklemeden seven Sultan, sarar yaralarını, girmediğimiz savaşın getirdiği yoksulluk bükse de bellerini. Sonra hiç beklenmedik anda gelen aşk, kadın yüreğinin vazgeçilmezi o büyü çalar kapısını yine. Güzel Triyandafilis, güzelliğini çok da bilmeden, ama derinden sezerek o çocuk bakışlarıyla, yaşar doyasıya aşkı, gökkuşağının bütün tonlarında. Ama zaman, tutsağı olduğumuz mekân, kaçamadığımız, kıskıvrak yakalar zincirleme olaylar. O güzel sesiyle yankılanır kulaklarımızda “Savaş bitti!” Oysa bitmez savaşlar bu kavga dünyasında, onun da bulaştığı, yaralandığı cehennemde.

“Gitme” diyorlar ona ama herkes gidiyor, Triyandafilis kalıyor, o “gitme” diye yalvaran ses perişan ediyor bizi, “gitme” diye yankılanıyor kulaklarımızda. Gidiyor herkes, gidiyor candan öte sevdikleri, hep Triyandafilis kalıyor, tek başına, uzak bir hayal gibi. Zihnimizde de kalıyor, onu bir gören bir daha unutamaz, yüreğimiz sıkışıp gözlerimizde buğu buğu keder olur, kalır hiç gitmemecesine. Triyandafilis istedi onun hakkında yazmamı, Ezginin Günlüğü’nün “Yastıklı Şarkı”sında diyor ya “Sevmesen ölürdün” diye, onu sevmesem, yazmasam olmazdı, olamazdı, bırakmadı beni, gitmeyecek ama biliyorum, ben zaten unutamam gitse de unutmak istesem de unutamıyorum ki değer vermiş olduğum kimseyi, The Doors’un “I Can’t See Your Face in My Mind” (Yüzünü Zihnimde Göremiyorum) şarkısını söyleyemiyorum işte, güçlü hafıza, artık eskisi kadar güçlü olmasa da, zarar verebiliyor insana. Olsun, Triyandafilis yanımda, ben de ona diyorum, “Sen de Gitme Triyandafilis”, gülümsüyor, biliyorum, dostum o benim.      

Not: İngilizce yazılarımı blogumdan https://artidelight.com/ takip edebilirsiniz.