İrlandalı yazar James Joyce, The Portrait of An Artist As a Young Man  (Sanatçının Genç bir Adam Olarak Portresi) adlı kitabında, herhangi bir sanat eserini değerlendirmede üç ölçüt öneriyor. Bunlardan ilki integrates, tümsellik, başka bir deyişle parçalarının bir bütünü oluşturmada birbirleriyle bir araya gelmesi ve evrende yalnız ve yalın olarak o bütünü oluşturması. İkincisi claritas, başka bir deyişle eserin berraklığı, güneş vurmuşçasına bütünün parlaklığı, açıklığı. Son olarak da consonante, bütünün bir ahengi yansıtma gücü. Kanımca bu ölçütler yalnız sanat için değil, insanlığın bilim alanları dâhil ürettiği tüm eserler için geçerli. Hatta bu üç ölçüt insanları değerlendirmemiz için de kullanılabilir.

Herhangi bir tiyatro eseri en yalın bir şekilde üç ögeden oluşur. Bunlar, konu, ortam ve karakter olarak ayrıştırılabilir. Eserin konusu, zaman ve mekân nitelikleri sadece o esere özgü bir ortam içinde yer alır. Karakterler o özgün ortamda açılımlarını oluşturur ve canlanır. Ülkemizde tiyatro eserleri tartışılırken yapılan değerlendirme ve yorumlarda, yapıt içindeki karakterleri izleyici ile karşı karşıya getiren, onları yansıtan ve yaşama geçiren oyuncular ön plana çıkarılıyor. Ancak görsel tüm sanatlarda, eserin yorumunu yapan ve karakterlerin belirli bir ortamda oluşan konu içindeki önem ve yerlerini belirleyen, hangi artalanda davranışlarla nasıl yoğurulacağını saptayan ve bu anlamda ortam, konu ve karakter ögelerini bir bütün içinde yaşama geçirerek sahne aracılığı ile izleyici ile buluşturan esas belirleyici yönetmendir. Bu konu üzerine başka bir zaman eğileceğim.

Burada üzerinde duracağım esas konu, eserin ortamını görsel hale getirerek yaşama geçiren ve belki de bilinç düzeyine ulaşmadan, daha oyuncuların tek sözcüğü bile kullanmalarına gereksinim olmadan, hangi artalanda nelerin önemli oluğuna dikkat çeken ana öğe, tiyatro eserinin ortamını seyirciye sunan sahne tasarımıdır. Sahne tasarımı, ayrıca, bir tiyatro eserini roman veya hikâyeden ayıran ana unsurları içerir. Roman veya hikâyede artalanı okuyucu, yazarın sözcüklerine dayanarak hayal etme ve göz önüne getirme durumundadır. Çoğu zaman yazarlar sözcüklerle, sahne tasarımcılarından çok daha etkin bir şekilde ortamın okuyucuya ulaşmasını sağlarlar. Ancak herhangi bir tiyatro eseri içinde, sahnede sözcüklerin yanında seyirciye ortamı somut bir şekilde görsel uyarıcılarla sunan kişi sahne tasarımcısıdır.

Sahne tasarımcısı, bir edebiyatçı, bir tarihçi, bir toplum bilimcisi, bir mimar ve bir mühendis olmak zorundadır. Başka bir deyişle bu kişi, düşünceyi gerçek görsellere dönüştürebilen bir bilim insanı ve bir sanatçıdır. Mimarlık gibi, karşıt yaklaşımları bir sentez içine sokma zorunluluğu olan nadir insan uğraşlarından biridir, sahne tasarımcılığı.

Uzun yıllardır görsel sanatların içinde olmadığımdan ve sanatla çok küçük yaşlardan gençliğime kadar uğraşıp, sonra yaşamımda bambaşka bir yönde yürüdüğümden, bale dışındaki camiayı kişiler olarak hiç tanımam. Birbirleri ile mesleki ilişkilerini bilmem. Bu nedenle, sahne tasarımcılarının yönetmenlerle ne denli beraber çalıştığından emin değilim. Ama ortam-konu-karakter üçlemesindeki bütünlüğün sağlanması açısından, o ilişkinin eserin sunumundaki gerekliliği, en azından kuramsal olarak ortada.

Burada şunu ifade etmekten gerçekten bir haz duyuyorum. İki buçuk yıldır eski öğrencim Pınar Çekirge vasıtasıyla Şehir Tiyatrolarındaki eserlerin çoğunu izleme fırsatı elde ettim. Sahne tasarımı açısından, yaşadıkları bütün sıkıntılara karşın Şehir Tiyatroları dünya düzeyinde, hatta zaman zaman dünya düzeyi üzerinde bir edim sergiliyor. Tiyatro ile ilgilenen eleştirmenlerimiz ve seyircilerimiz bunu ne kadar önemsiyor, bilmiyorum. Ben eski bir sanatçı ve yaşamını bir akademisyen olarak yaşamış biri, ülkemde böyle bir düzeyin gerçekleşmiş olmasıyla iftihar ediyor ve sahne tasarımcılarımızı, onlara bu olanakları tanıyan ortam ve kişileri kutluyorum.

İşte bu düşüncelerle, İstanbul Rotary Klüpleri adına Can Şengel’in 28 Mayıs 2015 düzenlediği tiyatro ödülleri çerçevesinde,  jüri üyeleri Pınar Çekirge ve Yavuz Pak’a sahne tasarımı alanında bir ödül olup olmadığını sordum. Olmadığını ifade ettiler ve böyle bir ödülü o yıl oluşturdular.  Jüri 2015’teki Sahne Tasarımı ödülüne Barış Dinçel’i lâyık görmüş. Buna çok sevindiğimi belirtmek isterim.

2014-2015 tiyatro döneminde, Pınar Çekirge, Can Şengel ve Yavuz Pak ile 33 ayrı tiyatro eseri gördüm. Gördüklerimden, Hıdrellez, Komşum Hitler, Terzi, Şekerpare, Yolcu, Ateşli Sabır ve İstanbul Efendisi olarak yedisinin sahne tasarımı Barış Dinçel’e aitti. Bir süre sonra, kendine has bir tümsellik, açıklık ve ahenk sergileyen bu sahne düzenlerini tanımaya, belirleyebilmeye başladım. Ancak, Barış Dinçel’i hayatımda ilk kez 28 Mayıs 2015’teki ödül töreni esnasında şahsen tanıdım.

Şimdi, Barış Dinçel’in dünya düzeyinde olan iki çok farklı sahne tasarımından söz etmek istiyorum: Bunlardan ilki Hıdrellez, ikincisi ise Komşum Hitler’deki sahne tasarımları. Hıdrellez’deki sahne, roman bir ortamı gerçekçi bir şekilde, evlerin verandalarındaki bitkilere, elektrik direklerine varana kadar yansıtıyor. Artalana uzanan sokak, Utrillovari bir perspektif içinde arkaya sağa dönen bir köşeyi yansıtıyor. Bunlar o kadar gerçekçi ki seyirci kendini mahallenin içinde yaşar hissediyor. Seyirciye göre sağda yer alan bir yapı var.  Mahalledeki gerçekçi evlerden çok daha büyük ve konkav hatları olan bu ev, sahnenin düş ürünü olduğuna vurgu yapan özet bir post-modern sembol. Konkav eğrinin üst kısmı dairevi bir hatla uzatılırsa, sahnenin en üstünde havada yer alan,  oradaki yaşamla ilgili büyük boydaki sembollere işaret ediyor; bir tef, bir tarak ve bir limon. Kanımca, konu ve karakterlerle tamamen örtüşen bu tasarım dünya düzeyinde bir birleşimi, açıklığı ve ahengi seyirciye sunuyor.

Bundan çok farklı olarak Komşum Hitler’deki sahne tasarımı, gerçeği sembolik bir şekilde ima eden post-modern sürrealisttik ögelerden oluşuyor. Eugène Ionesco’nun Gergedan oyunundaki gibi Ali Cüneyd Kılcıoğlu’nun bu eseri, modern insanın kendi üzerindeki sosyal algılardan oluşan baskılar sonucu bireysel özgürlüğünü kaybedebildiğini, sosyal kalıpların yalnız parçası değil, ileticisi olabileceğini ve sonunda sarmal bir şekilde kendine ve başkalarına zarar verme eriminin tüm toplumu kapsayabileceğini gösteriyor. Barış Dinçel’in sahne tasarımı, konuya uyumlu bir şekilde absürt ve hicivci ögeler taşımakta. Yine Utrillo vari bir perspektif içinde, kırmızı kapılar sonsuza doğru siyah beyaz karolarla döşenmiş zemin üzerinde uzanıyor ve her kapı bu zemine açılıyor. Kırmızı kapılar, sonsuza kadar tehlikenin hepimiz için geçerli olduğuna işaret ediyor. Bundan daha da önemlisi, kapıların önünde ve arkasında her birimizin bu tehlikeyi iletmede araç olabileceğine vurgu yapılıyor. Sahnenin önünde yer alan ve ucu havada bir ark çizen post-modern yemek masası, bu tehlikenin yemek yemek gibi sosyal içeriği olabilen doğal süreçler vasıtasıyla bile yaygınlaşabileceğini gözler önüne seriyor. Konuyla birebir örtüşen bu sahne tasarımı yine kanımca büyük bir yaratıcılık örneği olarak seyirciye iletiliyor.

Bu yıl, 2016-2017 tiyatro döneminde beş eser gördüm ve sahne tasarımı açısından dördünün değişik yaklaşımlarını çok etkileyici buldum. Bunlar arasında, Almila Altunsoy ve Cihan Aşar’ın gerçekçi ögelerle bezenmiş, Memet  Baydur’un kaleminden çıkan ve günümüzde retro unsurları daha fazla olarak algılanabilecek, Yangın Yerinde Orkideler adlı eseri için oluşturdukları sahne tasarımı var. Acaba duvarlardaki grafitiler, ABD’dekilere benzeme yerine ülkemize özgü daha savruk ve daha tek çizgili olabilir miydi sorusu aklıma gelse de, çalışmayı eserin bütünüyle ahenkli buldum. Sanatçıları tebrik ediyorum. Keza Hisse-i Şayia’da, Eylül Gürcan’ı gerçekçi ve gözü okşayan renkler ve şekillerle bezenmiş sahne tasarımı için kutluyorum. Saadet Hanım’da Emre Albayrak Şahin’in steril (arınık), mekanik ve gerçekçi sahne tasarımı yine eserin tümselliğine katkı yapar nitelikte. (Konu olmadığı halde, bu oyunda eserin üzerine çıkarak onu yücelten Nilgün Kasapbaşoğlu’nun dünya düzeyindeki edimine değinmekten kendimi alıkoyamıyorum). Ve tabii, M. Nurullah Tuncer ile Sırrı Topraktepe’nin, Martı’daki çok boyutlu, çok ortamlı sahne tasarımları dünya düzeyinde, hatta üzerinde bir yerlerde. Benzer düşünceler, 2015-2016 tiyatro döneminde izlediğim, Tennessee Willams’ın, Sırça Hayvan Koleksiyonu’nda (The Glass Menagerie), Cem Yılmazer’in sahne tasarımı için de söz konusu.

Daha önce belirtildiği gibi Şehir Tiyatrolarının önemli katkıları arasında, eserin yalnız o esere özgü ortamını seyirciye iletmede sahne tasarımına gösterdiği özen var. Her türlü sıkıntıya karşın, sahne tasarımı sanatçılarına olanak sunan Şehir Tiyatrolarını kutluyorum.  Sahne tasarımcılarımızla iftihar ettiğimizi belirtiyor, toplum olarak katkılarını daha özenle değerlendirmemiz gerektiği düşüncemi paylaşmak istiyorum.

 

[1] Yazar 1965’te İstanbul Belediye Konservatuvarı Bale Bölümü’nü, Rezan Abidinoğlu ve Madam Olga Nuray Olcay’ın öğrencisi olarak tamamlamış ve ABD’de bir yıl Jan Collins Company’de bulunmuştur. Psikolji ve Felsefe çift anadal, Edebiyat yandal eğitimini 1969’da ABD’de University of Puget Sound’d tamamlayan yazar, 1973’te Hacettepe Üniversitesi’nde Klinik Psikolojisi, 1977’de ABD’de Chicago Üniversitesi’nde Eğitim Psikolojisi alanında doktora eğitimini tamamlamıştır. ABD, Türkiye ve Hollanda’da akademisyen olarak çalışan ve ABD University of Puget Sound’dan akademik çalışmaları nedeniyle fahri doktora almış olan yazar, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı ve daha sonra Eğitim Fakültesi Dekanı olarak hizmet vermiş; Haziran 2014’te emekliye ayrılmıştır.